bilim felsefesi kolesterol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilim felsefesi kolesterol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2011 Perşembe

Kolesterol yüksekliğini anlama kılavuzu (1. Bölüm)













Gerçekler daha ne kadar gizlenebilir?

Çünkü karaciğerde fazla kolesterol üretimi yoksa

kandaki kolesterol yüksekliği üretimden kaynaklanmayan

partikül birikimine bağlı göreceli bir yükseklikse, ilaç kullanmak ve

karaciğerin kolesterol-steroid üretimini engellemek akla ve mantığa ihanettir.




Günümüz tıp bilimlerinde de kanda kolesterol yüksekliği bulgusu bize göre gerçekte asla anlaşılmamış, bu yüzden kolesterol konusuna yaklaşımda sürekli hatalar yapılmıştır. Çünkü yapılan akademik çalışmalar tek yönlü verilmekte, karşıt görüşler ortaya çıksa da çeşitli şekillerde insanlara duyurulmamakta, kapitalizm ve bireysel çıkarlar bilimin ışığını söndüremese de, geçici bir süre gerçekleri gizleyebilmektedir.


Sizlere söylenen şudur: Kolesterol sorunu kalp krizi yapar, bu bilimsel gerçektir. Kolesterol konusu tartışmaya açık değildir binlerce üniversite, on binlerce akademik yayın, yüz binlerce profesöre göre her şey apaçıktır. Kolesterol konusunda bütün sorunlar günümüzde statinlerle (kolesterol düşüren ilaçlarla) çözülmektedir.

Acaba söyledikleri gibi mi?


Kolesterol yüksekliği sorunu gerçekten çözüldü mü?




************************
Ciddi bir problemi çözmenin ilk gerçekçi yolu problemi ve sorunu bütün yönleri ile anlamaktan geçer. Çünkü anlaşılmayan bir problem, siz ne yaparsanız yapın –çözüldü, bitti deseniz de-, asla çözülmüş sayılmaz.


Bazıları ‘kolesterol yüksekliği ve hastalık ilişkisi bilimsel gerçek’ deyiminin arkasına saklansa da, anlatılan ve gösterilen kolesterol konusu günümüzdeki kolesterol gerçeğini tümüyle yansıtmaz ve eksiktir. Konu anlaşılmadığı içinde yanılgıya düşmek ve hata yapmak kaçınılmazdır. Kolesterol konusunda öncelikli olarak kolesterol kötüdür düşüncesini taşıyanlara bazı paradoksları verelim:


1. Ölüm oranları (mortalite), kolesterol yüksekliği ve yaş dikkate alındığında (1) kolesterolü yüksek olanlar daha şanslıdır, ölüm oranları-kolesterol düzeyleri konusunda hep yanılgıya düşersiniz(2). Yani kolesterol ilacı almakla, kan kolesterolü düşürmekle ömrünüz uzamaz… Yani ‘kolesterol ilacı kullandınız, kolesterolünüz düştü ömrünüz uzadı’ gibi bir yalana artık sizde kanmayın(3).



2. Sağda solda kolesterol yüksekliği ve kalp krizi yapar nutukları atıp kendinizi bireysel olarak nutuklarınızla tatmin ederken, en az %50 bazılarına göre % 75 olan normal kolesterol düzeylerindeki kalp krizi vakalarını görmezden, duymazdan ve hatta hiç söylemezden (?) gelirsiniz(4). Ve normal kolesterol düzeylerinde kalp krizi-kolesterol ilişkisini kuramaz, kendinizce başkaca ve daha zor anlaşılır ‘multi’ nedenler bulur, kendi kendinizi kolesterol konusunda sahtekâr durumuna düşürürsünüz. Kısaca yüksek değil, kolesterolü normal ya da düşük olanlar (daha fazla) kalp krizi geçirmektedir, (ben değil) istatistikler böyle söylüyor! İstenirse şeytanın avukatlığına soyunur, bu bulguyu farklı değerlendirebiliriz. Yani konu kalp krizi ve kardiyoloji ise, kolesterol yüksek olanlar değil,kolesterolü normal olanlar daha büyük risk altında da diyebiliriz! Sizi kolesterol ile korkutmaya çalışan bir doktara sorulacak en gıcık ve acımasız sorulardan biri şudur: “Yani kolesterolü normal olanlar daha çok kalp krizi geçirirmiş değil mi?” dediğinizde, kardiyoloji servisine gidip kalp krizi geçiren hastaların kolesterol değerlerine bakmaya utanacaktır…



3. Hayırlı, iyi, manken gibi, fıstık ve sizlerin 90–60–90 ölçülerinde değerlendirdiğiniz, yüksekliğinin kalp hastalıklarından koruyucu olduğunu söylediğiniz HDL kolesterol yüksekliğinin, aslında hiç de düşündüğünüz gibi olmadığını gösteren (ACCORD vb) araştırmalar ortaya çıkmaya başlayınca neden bu araştırmaların birdenbire durdurulduğu üzerine kafa hiç yormazsınız(5). Ve böylece iyi dediğimiz HDL kolesterol yüksekliğinin şeker hastalığı ve statin ilaçlarıyla ilişkili bağlantıyı küçümsemek zorunda kalır (6), bu durumu ‘ama’ ve ‘fakat’larınızın yanı sıra ‘göreceli risk, mutlak risk’ gibi insanlarca zor anlaşılan kavramlar ve laf cambazlığı ile geçiştirmeye çalışırsınız.



4. Kolesterol molekülünün iyisi kötüsü olmaz, kolesterol molekülü tek bir moleküldür ve evrensel yapısı uzun zamandan bu yana bellidir. İyi veya kötü deyimleri kolesterol molekülüne göre değil, kolesterolün bağlandığı diğer bileşenlerle (apolipoproteinler, yağ asitleri vs) ve kolesterolün yapıldığı organlarla ilgili bir kavramdır. Doktor dostlarımıza bir biyolog olarak anlatamadığımız şudur: Kolesterol molekülüne başka bir molekül ya da moleküller bağlandığında artık o çok farklı bir bileşen olur, ve ortaya çıkan bileşen sadece kolesterol ile değerlendirilemez. Yani suyun içinde, su molekülünün yapısında hidrojen ve oksijen olarak iki farklı bileşen vardır. Suyu sadece hidrojen ya da oksijen moleküllerinden biriyle tanımlayamazsınız! Kandaki iyi ve kötü dedikleri kolesterolün durumu da suyu hidrojen ya da oksijen molekülü ile tanımlamaya benzer, bazı farklı partiküllere bağlı kolesterol molekülleri vardır, fakat bu partikülleri sadece kolesterol üzerinden değerlendirmek tümüyle yanlıştır. Ancak mecbursanız kanda iyi yada kötü partikül tanımlaması yapabilirsiniz, kolesterol tanımlaması değil çünkü kanda partiküller üzerindeki kolesterol miktarı ölçülmektedir! Tek başına, partiküllerden (LDL, HDL vs) bağımsız bir tek kolesterol molekülü dahi kanda dolaşamaz, kanda kolesterol molekülleri tek başına dolaşır diyebilen konuyu hiç bilmiyordur.


5. Bir yandan insanlara sürekli ‘yüksek kolesterol damarları tıkar’ nutukları atarken, aslında damarlarda kolesterolden çok daha fazla kalsiyum birikimi olduğunu (7), damarlarda kalsiyum birikiminin evrensel bir risk olduğunu fakat bunun kandaki kalsiyum veya kalsiyum içeren besinlerle ilişkili olmadığını söylemeyi hep unutmak zorunda kalarak kendi zekânızı kendiniz küçümsemek durumunda kalırsınız (8). Kısaca damarlarınızı tıkayan bir aterom plağının yapısı büyükten küçüğe şu şekildedir: % 50 kalsiyum, % 45 makrofaj ve hücre kalıntıları, % 3 kolesterol, % 2 diğerfarklı bileşenlerdir. Bu tabloya göre kolesterolün damarlarınızı tıkaması imkânsızdır, bu tabloya göre ilk sırada kalsiyum olmalıdır…


6. Karaciğerdeki bir hata veya hatalar nedeniyle (LDLreseptör bozukluğu, apo B bozukluğu vs) ve kanda artan LDL partikülleri nedeniyle yükselen kolesterol değerini düşürmek için, genetik kolesterol yüksekliğinin tek çözümünün ilaç kullanmak (statin) olduğunu düşünmek zorunda kalır ve karaciğer nakli ile de bu hastaların bir daha geri dönmemek üzere iyileştiğini görmezden gelirsiniz. Çünkü genetik kolesterol başta olmak üzere, bütün genetik hastalıklar en az bir hücre, doku ve organla ilişkili olmak durumundadır. Şayet hastalığın ilişkili olduğu organ biliniyorsa, organ değişimiyle genetik hastalıkta son bulur! Yani genetik, ailesel kolesterol yüksekliğinden kurtulmanın yolu, ilaç kullanımından değil karaciğer naklinden geçer, özellikle bebek ve çocuklarda mutlaka denenmeli ve karaciğer nakli yapılmalıdır. Karaciğer nakli ile sağlıklı karaciğer ile kanda kolesterol ve partikül birikimi olmayacağı için kolesterol değerleri de düşer… Genetik kolesterol yüksekliği aşırı kolesterol üretimi değil, kanda aşırı partikül birikimi olayıdır. Aşırı partikül birikimi nedeniyle rastlantısal zorunluluk gereği kolesterol de kanda yüksek çıkar, fakat bu yükseklik hücresel üretimle ilişkili değildir. Genetik kolesterol yüksekliği, sonradan ortaya çıkan kolesterol yüksekliğinin nedenini de açıklamaktadır fakat sadece anlayana ve aklını kullanmasını bilenlere (9)…


7. Kötü dediğimiz LDL kolesterol ile ilgili paradokslarortaya çıkınca, small LDL, small LDL ile paradokslar ortaya çıkınca ultra small LDL üzerinde kafa yorarsınız (10). Fakat İngilizce “small LDL cholesterol’ kelimelerinden ‘small’ kelimesini profluk unvanı gibi kendi kişiliğinizle bir bütün gibi algıladığınız, small kelimesinin üzerinde durmadığınız için, ‘küçük’ düşünmeye başlarsınız ve LDL partiküllerinin neden gittikçe ‘küçükleştiğini’, partikülde hangi moleküllerin eksik olduğunu değil, partikülde eksiklik olabileceğini bile kavrayamazsınız. Dahası bu LDL partiküllerindeki söz konusu küçülmelerin neye yol açtığını biliyor görünseniz de aslında sonuçta sizin mantıksal olarak bağladığınız noktada hiçbir şey bilmiyorsunuzdur! ‘Karmaşık bir cümle oldu’ dediğinizi duyar gibiyim. Açıklamama izin verin: Küçülen partiküller karaciğere geri dönemez, kanda birikir ve zorunlu bir partikül (LDL) yoğunluğu oluşur; kandaki söz konusu partiküllerdeki kolesterol ölçüldüğünde ise ‘siz kolesterolü çok yüksek’ bulursunuz. Kanda biriken partiküller (LDL) nedeniyle kolesterolün yüksek çıkması aslında mantıksal olarak beklenen sonuçlar arasındadır ve bu sonuç partikül artışına göre normaldir fakat nihai sonuçta siz ‘karaciğer fazla kolesterol yapıyor, üretiyor’ gibi kendi uydurduğunuz bir sonuca ulaşmak mantıksızlığın en üst zirvesidir, gerçekliği sıfır olan bir yalana gönül bağlamak bütün var olan mantıksal kurguyu berbat eder. Sapla- saman karmıştırılmıştır. Çünkü bu tabloda yani kanda biriken partiküller nedeniyle kanda kolesterolün yüksek olmasıyla, karaciğer hücrelerin fazla kolesterol üretimi aynı şey değildir! İşte konusunda uzman olduğunu düşünen birçok akademisyenin yanılgısı budur. Anlaşılmayan (özellikle genetik kolesterol yüksekliğinde) kandaki kolesterolün üretim fazlalığı nedeniyle değil, birikim nedeniyle yükseldiğidir. Yani anlayacağınız kolesterol yüksekliğinin gerekçesi kandaki partikül çokluğuna bağlı kolesterol birikimidir, karaciğerin fazla kolesterol yapması söz konusu bile değildir. Burada araştırmacılar tarafından bir kapitalizm saçmalığına da imza atılır: Karaciğer hücreleri fazla kolesterol üretmesin, kanda kolesterol yükselmesin diye insanlara tonlarca statin adı verilen ilaç yutturulur, ilaç hücre içinde kolesterol yapımını engeller çeşitli yan etkiler ortaya çıkar (11) ve karaciğer yetmezliği, katarak, böbrek yetmezliği, cinsel fonksiyon bozukluğu gibi onlarca yan etkileri görmezden gelirsiniz. Çünkü söz konusu statinler fungi adını verdiğimiz mikotik canlıların (mantarların), diğer canlılar için geliştirdiği bir savunma molekülüdür, çabuk ve hızlı hücre öldürür. Söz konusu statin adı verilen moleküller bakterilerde (12) dahil her türlü hücreyi öldürme özelliğine sahiptir, canlılardaki kolesterol dahil bütün steroid sistemi yok ederek yapar bu işi. Memeli canlılarda görülen, kandaki gördüğünüz ‘yüksek kolesterol’ üretim kaynaklı değidir yani kandaki yükseklik hücresel molekül üretimiyle ilişkili bir kolesterol yüksekliği değildir ve statin ilaçları bu nedenle göründüğünden çok daha fazla zararlıdır ve hücre için öldürücüdür. Kısaca karaciğer hücrelerinde üretim kaynaklı bir kolesterol yüksekliği olsaydı, bizim ilaçları (statinleri) eleştirmemiz elbette biraz daha insaflı olabilirdi… Fakat kandaki kolesterol yüksekliği, hücresel üretimle değil kandaki partikül birikimiyle ilişkili; bu nedenle eleştirilerimiz kızgın, acımasız ve keskin olmak zorunda, bunun aksini düşünenler lütfen kendi mantıklarını yeniden gözden geçirsinler ve genetik kolesterol yüksekliği adını verdikleri olguyu yeniden incelesinler: Kolesterol fazla üretim nedeniyle mi artıyor, yoksa partikül birikimleri nedeniyle mi yüksek görünüyor? Bu soruya vereceğiniz cevap konuya bakışınızı etkilemelidir...



İlaç şirketleri ve statinseverler…


Ve hala kendilerine göre çok ciddi, gerçekçi ve hüzünlü bulduğu ‘bir kolesterol türküsü’ söyleyerek yolunuza devam etmeye çalışıyorlar…



Oysa söyledikleri ‘kolesterol türküsü' ciddiyetten ve bilimsel mantıktan çok ama çok uzak...


Kolesterol konusunda şu andaki mantık tek kelimeyle açıklanabilir: Mantıksızlık….


Sizi imkansız ama eğlenceli bir türkünün gerçekliğine inandırmaya çalışır gibi çırpınır dururlar:


“—Manda yuva yapmış söğüt dalına, yavrusunu sinek kapmış, gördün mü?”



— !!!!...









Birinci bölümün sonu (Devam edecek)………..






Mevlüt DURMUŞ


Uzm. Biyolog
01 Eylül 2011







Kaynaklar
1. Dr. John Briffa (2011). TheStatin Stretch: Shifting the Scientific Goalposts (News). http://www.healthiertalk.com/statin-stretch-shifting-scientific-goalposts-4524




2. Ray KK, et al. (2010) Statins and all-causemortality in high-risk primary prevention: a meta-analysis of 11 randomizedcontrolled trials involving 65 229 participants. Arch Intern Med.2010;170(12):1024-1031



3. Chodick G, et al (2010)Statins and all-cause mortality in high-risk primary prevention: a second lookat the results. Arch Intern Med. 2010;170(22):2041-2



4. Statins: They stilldon't work. (News). http://www.healthiertalk.com/statins-they-still-dont-work-3257



5. The ACCORD StudyGroup(2010). Effects of Combination Lipid Therapy in Type 2 Diabetes Mellitus.N Engl J Med. Published at www.nejm.org March 14, 2010(10.1056/NEJMoa1001282)http://content.nejm.org/cgi/content/full/NEJMoa1001282





6. Naveed Sattar et al.(2010). Statins and risk of incident diabetes: a collaborative meta-analysis ofrandomised statin trials. The Lancet, Volume 375, Issue 9716, Pages 735 - 742,27 February 2010 (ABST)







7. http://www.iyilikguzellik.com/artikel.php?artikel_id=141







9. Mevlüt Durmuş (2009). Kolesterolve Akıl Oyunları. Hayy Kitap. İstanbul.



10. Naila Rabbani et al(2011). Glycation of LDL by Methylglyoxal Increases Arterial Atherogenicity APossible Contributor to Increased Risk of Cardiovascular Disease in Diabetes.Published online before print May 26, 2011, doi: 10.2337/db11-0085 Diabetes May26, 2011(http://diabetes.diabetesjournals.org/content/early/2011/05/18/db11-0085.abstract)



11. Joanne Foody (2010).Cohort study: Statin use associated with increased risk of cataract, myopathy,liver dysfunction and acute renal failure with varying numbers needed to harm. EvidBased Med 2010;15:187-188 doi:10.1136/ebm1103. http://ebm.bmj.com/content/15/6/187.full





12. Statins could help to fight infections http://www.telegraph.co.uk/health/healthnews/8728939/Statins-could-help-to-fight-infections.html)

3 Eylül 2008 Çarşamba

Kolesterol ilaçları (statinler) neden aptallaştırıyor?



Kolesterol ilaçları (statinler) neden aptallaştırıyor?

Kolesterolden yüksekliğinden değil,
kolesterolsüz kalmaktan korkmamız
gerekir.
Mevlüt Durmuş





The Wall Street Journal’da Dr. Orli Etingin ‘kolesterol düşürücü olarak kullanılan (statinlerin) kadınları aptallaştırdığı’ söylüyor[1].

Major depresyon, intihar eğilimi, konsantrasyon bozuklukları ve düşük kan kolesterol düzeyi[2] mortalite (ölüm) gibi konular ise şimdilik sadece konunun uzmanlarınca biliniyor, kardiyologların ise hiç duymak ve bulaşmak istemediği bir konu!

Dr. Orli Etingin’in gözlemlerinde haklılık payı var mı? Dr. Orli Etingin’in gözlemleri haklı ise sinir ve beyin sisteminin mutlaka bir şekilde etkilenmiş olması gerekir. Kardiyoloji dünyasının çok sevdiği statin ilaçları beyinde ne yapıyor ki, insanlar bu ilaçları kullanırken beyni bulanıyor ve aptallaşıyor?

Beyin, kolesterol ve kolesterol düşürücü ilaçların birbirleriyle bağlantısı nedir?

-------------

Birçok vatandaşımız, kolesterol konusunu çok iyi bildiğini vurgulamak amacıyla hemen ortaya çıkar ve konuşur: “Kolesterolü karaciğer yapar”. Bazen doktorunuz size, zamandan kazanmak için kısaca şunu söyler: “Sizin karaciğeriniz fazla kolesterol yapmış ve kolesterolünüz yükselmiş”. Vay canına!..

Karaciğer önemli bir organdır ve elbette kolesterol üretir.

Fakat çoğu uzmanın genel olarak söylemediği bu nedenle insanlarında haklı olarak bilmediği bir şey daha vardır: Karaciğer dâhil, bütün doku ve organlarımız kolesterol molekülleri üretmek zorundadır. İyi, kötü, güzel, çirkin, yakışıklı, metroseksüel gibi kolesterole ithaf edilen çeşitli sıfatlara takılmazsanız, evrensel kolesterol molekülünün tekliğini, sahip olduğumuz bütün organizmanın aynı kolesterol molekülünü ürettiğini ve kullandığını da görmüş olursunuz!

Böbrekleriniz, dalağınız, kaslarınız, üreme hücreleriniz aklınıza gelen ve gelmeyen bütün doku ve hücreleriniz kolesterol üretmek ve mutlaka kullanmak zorundadır. Kolesterol üretmeyen veya kolesterol kullanmayan hücrelerin yaşama şansı zaten hiç yoktur.

Sinir ve beyin[3] sistemi de buna elbette buna dâhildir.

Karaciğer dışı çoğu organların kolesterol üretimini küçümsemek için “yok öyle bir şey” veya ‘var ama kolesterol üretim miktarı az’ şeklinde ayak oyunlarıyla bu konuyu asla geçiştiremezsiniz! Çünkü karaciğer dışında kalan organ, doku ve hücrelerimizde kolesterol üretimi yapılamadığı veya yeterli olmadığı zaman çeşitli problemler ortaya çıkar. Düşüncelerimize göre yaşlanmaya başladığımız, zekâ ve hafızamızın en fazla zorlanmaya başladığı anlar işte bu zamanlarda ortaya çıkar. .

Özellikle karaciğer dışındaki organlar kolesterol molekülleri ortaya çıkaramıyor ve üretmiyorsa, bizim çok iyi, cici, mükemmel sıfatlarıyla tanımladığımız lipoprotein türü olan HDL veya HDL-kolesterolünüz de kanda bulunma şansı hiç olmaz! HDL adlı partikülün görevi, karaciğer dışında farklı doku ve organların oluşturduğu kolesterol moleküllerini taşımaktır. Yani karaciğer dışındaki organlar kolesterol üretmiyorsa bu durumda yaşamakta pek mümkün olmaz!

HDL kolesterolünüzün[4] istenilen düzeyde olup olmaması, bir anlamda karaciğer dışında kalan organlarınız kolesterol üretimine bağlıdır. Elbette iyi HDL parçacıkları ve HDL-kolesterol yüksekliği için tek faktör[5] bu değil, fakat çok çok önemli faktör! Dengeler öylesine hassas ki, düşünülenin tersine aşırı HDL yüksekliği de tehlikeli. Gereksiz HDL yükselmeleri tıpkı, LDL yüksekliği gibi sakıncalıdır ama çoğu zaman sizlere[6] bu durum doktorunuz tarafından söylenmez!

Yani hangi gerekçeyle olursa olsun HDL-kolesterol yüksekliği de öldürücü olabilir. Özetle HDL-kolesterolünüz yüksekliğine[7] de çok fazla güvenmeyin!

Yani hem HDL’niz, hem de LDL’nizin yüksek olması sizi hastalandırabilir!

Bu işte bir tuhaflık var değil mi?...

Neden ve nasıl olduğunu kavramadığınız zaman LDL veya HDL deki yüksek bulgular sizi hasta yapıyor.

Bu çok ciddi bilimsel sorun!...

--------------------

Kolesterol denilince kardiyologlar kalbi, dahiliye uzmanları karaciğeri düşünür!

Oysa nöroloji uzmanlarının aklına ise sürekli beyin ve sinir sistemi gelir.

Kolesterol konusu, kocaman fili sadece tek noktadan tanımlamaya çalışan onlarca farklı uzmanın çalıştığı bir konu gibidir bana göre. Aslında fikir çatışmaları da bu nedenle ortaya çıkar. Farklı konularda uzmanlaşmış araştırmacılarında karşılarına bilimsel bir sorun gelince, araştırmacılar konuyu sadece kendi açısından, kendi uzmanlık aynasından görür. Kardiyologlar, nörologlar, gerontoloji uzmanları (yaşlanma uzmanı), sitologlar (hücre bilimcisi) ve benim gibi sıradan biyologların (canlı bilimcisi) konuya bakışlarında bu nedenle çeşitli farklılıklar olabilir. Buna bilimsel çatışma diyebilirsiniz, bu her zaman olabilir!

Fakat çeşitli uzmanlar arasındaki görüş farklılıkları aşırı derinlik içermeye başladığı zaman, olayda bilimsel çatışma değil mecburen başka şeyler aramak zorunda kalırsınız!

Ben de haliyle bir biyolog olarak, kardiyologlar sadece karaciğerin ürettiği kolesterolü ön plana çıkarılıyorsa, diğer organların, böbreklerin, beyin sisteminin, üreme organlarının kolesterol üretip üretmediğini[8] sorarım!

Ve kardiyologların kolesterol düşürücü olarak kullandıkları statinlerin yani kolesterol yapımını engelleyen ilaçların, diğer organlardaki kolesterol üretimini, yapımını engelleyip engellemediğini öğrenmeye çalışırım!

Ve çoğunlukla da cevap alamam, çünkü cevap verilmez, bu aslında araştırılması istenmeyen top secret bir konudur?

Okuyucu olarak unutmamanız gereken nokta sadece karaciğer değil, bütün organlarımız kolesterol ürettiği gerçeğidir ve düşündüğünüzden çok daha önemlidir.

Bazıları için önemli olmasa da, sinir sistemi ve özellikle beynimizde, diğer organlara oranla çok büyük miktarda kolesterol vardır. İnsan beyninin yüz gramında, 2200 (ikibinikiyüz) mg’dan fazla kolesterol bulunur.

Yeni doğmuş bir bebek beyninin toplam ağırlığı yaklaşık 360 gr iken, gelişimini tamamlamış bir beyin ağırlığı 1400 gr’a ulaşır. Bebeklikten itibaren beynin içerdiği kolesterol miktarı da değişim gösterir ve 27 gr’dan 32,2 gr’a kadar çıkar[9]. İlginç ve şaşırtıcı olan bebeklikten başlayan değişime bağlı olarak vücut ağırlığı başına düşen beyin kolesterol miktarı ise 0,77 gr/kg’dan 0,49 gr/kg’a kadar düşer[10].

Sağlıklı bir beyin ve sinir hücreleri sadece kendisi için kolesterol üretmez, sahip olduğumuz kandaki HDL kolesterolü yükseltmek için, total kolesterol miktarının yaklaşık % 1’inin üretimine de ayrıca katkı sağlar.

Tahmin etmekte zorluk çekmeyeceğiniz gibi gençlik yıllarımız sırasında beyinde kolesterol sentezi son derece hızlı ve yüksektir. Fakat erişkinliğe ulaştığımızda beyin hücrelerimizin kolesterol sentez hızı düşmekte ve beyin hücrelerinin organizmayı ilgilendiren faaliyetlerinde de çok çeşitli yetersizlikler ortaya çıkmaktadır. .

Hatta can sıkıcı durum Alzheimer hastalarının beyinlerinin değişik bölgelerindeki bazı kolesterol ürünleri (24S hidroksikolesterol) miktarlarında da kontrollerle karşılaştırıldığında hafif azalma olduğu gösterilmiş[11], bu da dolaylı da olsa bu tip yaşlı hastalarda beyin hücrelerinde kolesterol yapımının (sentezinin) yeterli olmadığını ortaya çıkarması açısından son derece önemlidir.

O zaman beyin hücreleri, kandaki lipoprotein partiküllerinden (kolesterol taşıyan parçacıklardan) kolesterol alsın, bu iş bitsin diyeceksiniz değil mi?

Bu o kadar kolay değil!

Beyin hücreleri bunu yapamaz!

Beyin hücrelerinin, beyinsizliği de değildir sorun!

Beyin organı ve beyin hücreleri için kolesterol molekülleri, öylesine önemlidir ve değerlidir ki, kolesterol ihtiyacının karşılanması konusunda beynimiz diğer organların ve karaciğerin kolesterol üretim garantisine güvenmez. Hatta daha da ileriye gidip, dışardan gelebilecek kolesterol moleküllerine karşı hücresel bir set, bariyer oluşturur. Amaç bellidir başka yerde üretilen kolesterol molekülleri beyin hücrelerine gelmesin[12].

Anlayacağınız beyin hücreleri kendi kullanacağı kolesterolünü kendi sentezler: kandan ve kan lipoproteinlerinin hiç birinden hücrede kullanmak üzere kolesterol molekülleri almaz[13], alamaz!...

Birçok uzman, kandan ve lipoproteinlerden beyin hücrelerine kolesterol moleküllerinin geçmediğini aslında çok iyi bilir… Yani kan beyin bariyeri (blood-brain barrier) nedeniyle kandan hiçbir şekilde beyin hücrelerine kolesterol moleküllerinin geçmediğini mesleklerinin gereği olarak bilmek zorundalar zaten!

Kolesterol teorisinin ilk ortaya çıktığı zamanlardan şu ana kadar ortaya çıkan bütün bilimsel çalışmalarda, beyin gelişiminin devam ettiği gebelik dönemi dâhil, yeni doğanların bebeklik döneminde ve erişkinlerde LDL veya HDL kolesterol esterinin plazmadan beyne girişi hiçbir bilimsel çalışmada gösterilememiştir[14]. Merkezi sinir sistemine, yani beynimize dışardan kolesterol esterleri (kolesterol+yağ asitleri) ya da kolesterol molekülleri asla giremez[15].

Çoğu araştırmacı özellikle Nöroloji Uzmanları bu konuyu çok iyi bilir!

Fakat tesadüf bu ya bazı uzmanlar da bu kan beyin bariyerini bilmez!

O zaman da hiçbir bilimsel değeri olmayan araştırmalar ve komik, eğlenceli haberler ortaya çıkar.

Amaç sözüm ona yaşlı insanları kan kolesterol düzeyinin tehlikelerine karşı uyarmak adına yapılıyor gibi görünse de, gizli bir el insanları ilaç şirketlerine ve özellikle kolesterol düşüren statin ilaçlarına doğru yavaş yavaş yönlendirir.

Fakat kandaki lipoprotein ve kolesterol moleküllerinin beyin hücrelerine geçemeyeceğini biliyorsanız bazı bilimsel çalışmaları ve gazete haberlerini okurken sadece ve sadece gülersiniz. İşte yaşlı insanlarımızın yüreğine korku salan bana göre bazı uyduruk araştırma sonuçlarından ortaya çıkan bazı haberler.

—Kandaki yüksek kolesterol, sinir sistemine zarar verirmiş,(bariyersiz sinirler)
—Yüksek kolesterol hafıza kaybı yaparmış (bariyersiz hafıza)
—Kandaki yüksek kolesterol sağlıklı düşünmeyi engellermiş (bariyersiz düşünme)
—Yüksek kan kolesterol değerlerine sahip kişilerin, beyin hücreleri etkilendiği için bunama çok daha hızlıymış (bariyersiz bunama)
—Alzheimer gibi beyin hastalıklarında kan kolesterol düzeyinin yüksek olması beyin hücrelerinin çalışmasını bozuyormuş (bariyersiz beyin).

Blood-Brain Barrier konusunu, nöroloji uzmanlarının farklı alanlarda çalışan bazı meslektaşlarına hatırlatması gerekiyor bence!

Yayınlar öylesine sıklıkla çıkıyor ki karşınıza, tek parametrede yüksek kolesterol düzeyindeki yaşlıların daha çok yaşayabildiği gerçeği, Prof. Dr. Ahmet Aydın ve Prof. Dr. Rasim Küçükusta gibi uzmanların tüm uyarılarına rağmen[16] ortada kalıp kaynayıp gidiyor. Tek parametrede düşük kolesterollü yaşlı insanlarımızda ölüm sıklığının arttığını, düşük kolesterol düzeylerinde yaşlı insanların daha çabuk öldüğünü gösteren çeşitli çalışmalarda bu yoğunlukta unutulup gidiyor.

Beyin hücreleri mutlaka kolesterol üretmeli!..

--------------

Beyin hücreleri kolesterol üretmiyorsa ne olur?’sorusunun cevabı, düşüncelerimizin en trajik bölümünü oluşturuyor.

Normal şartlarda beyin hücrelerimizin, beynin ve merkezi sinir sisteminin çalışması için üretmiş olduğu tek bir kolesterol molekülü 5 yıllık bir yarılanma ömrüne sahiptir. Bunun anlamını bilmeyenler için mutlaka açıklamalıyız. Sinir sistemi ve beyin hücreleri 5 yıl içinde sahip oldukları bütün kolesterol moleküllerini yenilemek zorundalar (sadece 1400 gr’lık beyin hücrelerinin içerdiği kolesterol 5 yıl içinde yenilenmeli), beyin ve sinir hücreleri sahip olduğu kolesterol miktarını 5 yıl içinde yenilemek, yeni kolesterol molekülleri elde etmek zorunda. Kısaca organizma içindeki kolesterolün yarılanma süresinin anlamı bu.

Söz konusu kolesterol molekülleri nöron ve glial hücre zarlarında ve miyelin kılıfı olmak üzere iki önemli bölgede yerleşirler[17]. Beynimizde bulunan toplam kolesterolünün % 70’i sinirsel iletimde çok önemli rolü olan sinir hücrelerinin miyelininde bulunduğunu hatırlatalım. Ve tabiî ki bütün bu kolesterol miktarının beyin ve sinir sistemi hücrelerince ileride kolesterolü oluşturacak olan ilk moleküllerden (asetil Co A) sentezlenmek zorunda olduğu (novo sentez) unutulmasın.

Dolayısıyla dışardan besinsel olarak alınan kolesterol miktarının doğrudan beyin hücreleri üzerinde olumlu ya da olumsuz yönde rolü olmadığını, fakat sağlıklı yağ alımıyla diğer doku ve organlarındaki düzensizliklerin engellenebileceğini, bunun da beyin işlevlerini kolaylaştırabileceğini ifade etmiş olalım[18]. Özellikle yağ asitlerinin, proteinlerin ve şekerler gibi biyokimyasal maddelerin son yıkım ürünü olan asetil Co A adlı molekül, kolesterol yapımında gerekli ilk molekül olarak ortaya çıkar ve kan beyin bariyerini çok rahat geçebilir.

Ayrıca meraklıları için önemli bir konuyu vurgulamak zorundayız. Merkezi sinir sistemi hücrelerinde, yani beyin ve sinir hücrelerinde kolesterol üretim hızı, bildiğiniz bütün organlardan çok daha fazladır.Hücresel kolesterol üretim hızı’ deyince beyin ve sinir sistemi hücreleri karşısında, karaciğer hücreleri dâhil bütün hücreler çok gerilerde kalırlar. Nasıl denir; hani kendi aralarında yarış yapsalar beyin hücreleri yanında, diğer organlar arkalardan sürekli nal toplamak zorunda kalırlar[19].

Fakat işin can sıkıcı tarafı yaşlandığımız süre içinde bu yarışta göreceli olarak beyin hücrelerinin bu yarışı kaybedeceği gerçeğidir[20]. Yaşlandığımız süre içinde beyindeki kolesterol sentez hızı sürekli azalır, azalır…Her araştırmacı kan kolesterol düzeyine takılıp kalmıştır, çoğu bunu göremez.

Kardiyologlar başta olmak üzere, birçok bilim uzmanının gözden kaçırdığı sorunlar ise burada saklıdır.

Beyin başta olmak üzere bütün doku ve organlar zaman içinde hücresel kolesterol üretme (sentez) yeteneğini kaybederken, karaciğer organı bu genel durumun dışında kalabilir mi?

Bizce karaciğer hücreleri, bütün organizma hücrelerini etkileyen bu genel durumun dışında kalamaz, çünkü organizma bir bütündür!

Yani aslında karaciğerde yaşlandıkça fazla kolesterol üretmez!

Kolesterol yüksekliğinde, karaciğerin fazla kolesterol ürettiği düşüncesi ve bu konu üzerinde yapılan binlerce araştırmanın hepsi tamamen saçmalıktır ve çöpe gidecektir!

Bazıları kızmadan hemen açıklayayım; Karaciğer hücrelerinin kolesterol ve yağ üretimindeki eksiklik, total kolesterol düzeyi ile anlaşılmaz, karaciğerin salgılamış olduğu lipoproteinler üzerinde kolesterol molekülleri eksiklikleri ortaya çıkar ve bu nedenle araştırmacılar tarafından hiç fark edilmez (small LDL, small HDL vs).

Lipoprotein partikülünü oluşturan kolesterol dâhil bazı bileşenler zaman içinde mutlaka azalır, söz konusu sorunlu partiküller kullanılamaz ve kanda birikir. İşte bilimsel tartışmalara neden olan sorunlarda [21] burada başlar, kolesterol masalı kan damarlarına, beyin damarlarına doğru kaymaya başlar!

Total lipoprotein partikül hipotezinde[22] matematiksel olarak ifade edilmeye çalışılan, birkaç dostum hariç, çoğu bilim adamının göremediği asıl gerçek ise burada saklıdır. Organizmada normal sağlıklı bir insana oranla partiküllerinizin yapımında (anabolik nedenlerle) total anlamda lipit açığı vardır! Kanda görülen tek parametrelik yüksek kolesterol yapımla ilgili (anabolik) değil, tam tersine yıkımla ve kanda oluşan birikimle (katabolizma) ilgili bir sorundur.

İşte bu nedenle bize göre kolesterol ilaçları (statinler) dünya bilim tarihinin en büyük yanılgısı olarak ilerleyen yıllarda kayıtlara geçecektir. Çünkü tıp dünyası var olan bir sorunu, anabolik yolu engelleyerek statinlerle çözmeye çalışmaktadırlar ki, bu bilim adına saçmalamaktan başka bir şey değildir.

Yaşlandıkça doku ve organlarımızın sahip olduğu bütün hücreler, hızlı kolesterol sentezleme yeteneğini kaybeder. Buna karaciğerde dâhildir!

Yaşlandıkça beyin hücrelerimizde ortaya çıkan ve çeşitli beyin ve sinir sistemine ait rahatsızlıklarda bu durumun ilginç göstergeleri arasında yer alır.

Sinir sistemi ve beyin yeterli miktarda kolesterol molekülleri üretemezse ne mi olur?
İnanın bunu tahmin etmek, uzman olmayanlar için bile hiç zor değildir. Artık yaşlanmış, masum, belki biraz sinirli, kızgın fakat sevimli aile fertlerinizi incelemeniz, bu konuyu kavramak için yeterli olacaktır…

-------------

Beyinde üretilen kolesterolün %70’i sadece miyelinde kullanılıyorsa birçok sorunun cevabını çekinmeden sizler verebilirsiniz. Çünkü yaşlılarda görülen birçok nörolojik ve psikiyatrik hastalıkların temelinde miyelin bozulmaları vardır ki, bunu sizlere detaylı olarak nöroloji uzmanları anlatabilir. Biz kabaca yaşlılarda bunama, hafıza kaybı, nöropati gelişebildiğini açıklamakla yetinelim.

Zaman içinde organizmada hücresel (anabolik) olarak kolesterol sentezi azalıyor!

Bütün bu tersliklerin yanı sıra, kolesterol ilaçları yani statinler, bizim çok güvendiğimiz kan beyin bariyerini geçiyorsa gerçekten yandınız!

The Wall Street Journal’da Dr. Orli Etingin’in dikkat çekmeye çalıştığı nokta bu ve bizce çok önemli…

Yapılan çalışmalara bakılacak olursa kandan beyin hücrelerine kolesterol geçişi olmamasına karşın, özellikle statin türevi ilaçlar kan beyin bariyeri aşıyor ve beyinde kolesterol sentezini engelliyor gibi görünüyor! Yoksa başka türlü bu ilacı kullananlarda yan etki olarak neden sinirsel rahatsızlıklar ve nöropati oluşsun ki?

Yaşlı olduğunuz için kolesterol üretiminiz yetersiz olmasına rağmen, gittiğiniz doktorda size sadece kan kolesterol değerlerinize bakarak, kolesterol düşürücü bir ilaç yazmışsa gerçekten çok kötü şeyler olabilir?

En kibar deyimle insanlar bu durumda aptallaşır! Kolesterol ilaçlarının aptallaştırma etkisi de bizce burada başlar!

Dr. Orli Etingin işte bu noktada sonuna kadar haklıdır…

-----------------

Artık küresel ilaç şirketleri de işi iyice azıttı!

Henüz beyin, sinir sistemi gelişimini tamamlanmamış çocuklara bile kolesterol ilaçları vermek istiyorlar! Beyni gelişmeyen aptal bir nesil ortaya çıkması ilaç şirketlerinin sorunu değil ki, onlar kazandıkları paraya bakıyorlar!

Sadece çocuklar, kalp krizinden korkan insanlarda değil ilaç şirketlerinin hedefinde olanlar. Özellikle yaşlı insanlar üzerinde duruyorlar, yaşlı insanlarda merkezi sinir sisteminin, beynin ihtiyaç duyduğu kolesterol ilaç şirketlerinin umurlarında bile değil!

Son zamanlarda yaşlı insanlara kolesterol ilaçlarını satabilmek için yapmadıklarını bırakmıyorlar!

Yaşlı insanlarda varolan ölüm korkusunu sömürgeciliği ise tam bir komedi ve daha bitmedi. Söz konusu kolesterol düşüren ilaçlar bunamayı, hafıza kaybını, kalp kasları zayıflığını sözüm ona önledi, şimdi başka bir olayı ön plana çıkarmaya çalışıyorlar! Çok önceden söylendiği gibi yakında içeceğimiz suya da kolesterol düşürücü katmaya kalkarlarsa hiç şaşırmayın. Yaşlılara verilecek, çocuklara verilecek, orta yaşlılara verilecek! Çok ünlü kardiyologlarımıza göre, yüzyılın icadı sayılıyor bu ilaçlarımız!

Yani mucize bir ilaçmış bu statin adı verilen kolesterol düşürücüler…

Bilimin geldiği noktaya bir bakın, bilim artık mucizelere inanıyor!

Sanki vapurda jilet satıyorlar!

Bu ilaç sadece kolesterol yapımını durdurmuyormuş aynı zamanda dalağa, böbreğe, gözlere, uykusuzluğa, sinirlere, şekere, akciğer yetmezliğine, tansiyona, kansere, iktidarsızlığa iyi geliyormuş:- Aman Tanrım gerçekten bu ilaç gerçekten bir mucize!

Bir beyin hastalığı olan Alzheimer’a, kolesterol düşürücü ilaçlar nasıl olduğu anlaşılmaz bir biçimde iyi geliyor ve hastalara fayda sağlıyormuş:-Oh oh ne güzel?...

Sözde kolesterol sentezi durduran bu ilaç, inanılmaz bir şekilde Alzheimer hastalarında bulunan bazı kötü proteinleri de yok edebiliyormuş:-Hadi bee şaka yapıyorsun proteinlere de etkili hadi hayırlısı!…

Statin verilen ilaç, Alzheimer hastalarında, hafıza, zekâ yani IQ gelişimi hızlanıyormuş: -Hay sizin IQ’nuzu sevsinler!..

Pardon beyler, bilim gözlüğünü takın ve yeniden bir bakın!

Beyin hücrelerinin kolesterol üretimi ne alemde?...


Mevlüt Durmuş
Biyolog, 03 Eylül 2008

KAYNAKLAR VE DİPNOTLAR

[1] http://online.wsj.com/article/SB120277403869360595.html.html?mod=home_health_right
[2] Yong-Ku Kim and Aye-Mu Myint (2004). Clinical application of low serum cholesterol as an indicator for suicide risk in major depression. Journal of Affective Disorders Volume 81, Issue 2, August 2004, Pages 161-166.
[3] Aslında merkezi sinir sistemi ve periferik sinir sistemi, beyinden başlayarak omurilik dahil bütün periferik sinir hücrelerini kapsar. Biz merkezi, santral, periferik sinir sistemi yerine, konuya yabancı olanlar için daha anlaşılır olsun diye, sadece beyin ve sinir terimleriyle anlatmaya çalıştık.
[4] Archana Singh-Manoux et al (2008). Low HDL Cholesterol Is a Risk Factor for Deficit and Decline in Memory in Midlife. Arteriosclerosis, Thrombosis, and Vascular Biology. 2008;28:1556.
[5] Karaciğer dışı organların kolesterol üretimi dışında HDL azlığına etki eden birkaç faktör daha var, fakat bugünkü önceliğimiz bu ve beyin hücrelerimizin bağlı olduğu merkezi sinir sistemi ve kolesterol üretimi.
[6] Birgit Agerholm-Larsen et al (2000). Elevated HDL Cholesterol Is a Risk Factor for Ischemic Heart Disease in White Women When Caused by a Common Mutation in the Cholesteryl Ester Transfer Protein Gene. Circulation;101: 1907.
[7] Birgit Agerholm-Larsen et al (2000) Common cholesteryl ester transfer protein mutations, decreased HDL cholesterol, and possible decreased risk of ischemic heart disease. Circulation. 2000; 102: 2197
[8] Bizim birkaç dostum dışında kabul görmeyen görüşümüze göre, aslında karaciğer de zaman içinde kolesterol üretimini kısıtlar, bu nedenle kana salınan partiküller küçülür, kullanılmaz ve birikir. Bu nedenle tek parametrede kolesterol yüksek çıkar, kandaki kolesterol yüksekliği sorunu anabolik değil, katabolik sorundur. Küçülen partiküllerin sonuçlarını daha önce anlatmıştık.
[9] Sevil Kurban, İdris Mehmetoğlu (2007) Santral sinir sisteminde kolesterol metabolizması. Genel Tıp Derg 2007;17(2):123-129.
[10] Bjorkhem I, Meaney S (2004) Brain cholesterol: Long secret life behind a barrier. Arterioscler Thromb Vasc Biol 2004;24:806-15.
[11] Heverin M, Bogdanovic N, Lutjohann D, Bayer T, Pikuleva I,Bretillon L, et al (2004) Changes in the levels of cerebral and extracerebral sterols in the brain of patients with Alzheimer's disease. J Lipid Res 2004;45:186-93.
[12] blood-brain barrier, kan beyin bariyeri
[13] Chobanian AV, Hollander W (1962) Body cholesterol metabolism in man. I. The equilibration of serum and tissue cholesterol. J Clin Invest 1962;41:1732-7.
[14] Wilson JD (1970) The measurement of the exchangeable pools of cholesterol in the baboon. J Clin Invest 1970;49:655-65.
[15] Osono Y, Woollett LA, Herz J, Dietschy JM. Role of the low density lipoprotein receptor in the flux of cholesterol through the plasma and across the tissues of the mouse. J Clin Invest 1995;95:1124–32.
[16] Renzhe Cui, Hiroyasu Iso et al (2007) Serum total cholesterol levels and risk of mortality from stroke and coronary heart disease in Japanese: The JACC study. Atherosclerosis. Volume 194, Issue 2, October 2007, Pages 415-420.
[17] Bjorkhem I, Meaney S (2004) Brain cholesterol: Long secret life behind a barrier. Arterioscler Thromb Vasc Biol 2004;24:806-15.
[18] Jurevics H, Morell P (1995) Cholesterol for synthesis of myelin is made locally, not imported into brain. J Neurochem 1995;64: 895–901.
[19] Andersen JM, Dietschy JM. Absolute rates of cholesterol synthesis in extrahepatic tissues measured with 3H-labeled water and 14C-labeled substrates. J Lipid Res 1979;20:740-52.
[20] Muse ED, Jurevics H, Toews AD, Matsushima GK, Morell P (2001) Parameters related to lipid metabolism as markers of myelination in mouse brain. J Neurochem 2001;76: 77–86.
[21] http://www.kolesterolmasallar.blogspot.com/ Genetik kolesterol yüksekliği üzerine süpheler. Bölüm 1,2,3
[22] Mevlüt Durmuş (2003). Kolesteroldeki Kaos. Nobel Yayın. Ankara

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Domino taşları paradoksu: Yaşlılık genleri ve kolesterol ilişkisinde gözden kaçanlar





Domino taşları paradoksu: Yaşlılık genleri ve kolesterol ilişkisinde gözden kaçanlar

Oyun deyip geçmeyin
oyun oynamak
gerçekten de
çok ciddi bir iştir.

'Köprü' dizisinden







Uzun yaşama arzu, tutku ve saplantısı aslında insanlık tarihi ile birlikte başlar. Yaşlanmayı geciktiren efsane ve masal karışımı çeşitli söylenceler dünya üzerindeki bütün halk kültürlerinde o ya da bu şekilde mutlaka yer bulmuştur.


Bizim kültürümüzde de benzer söylenceler vardır. Örneğin Lokman hekimin yaşlanmanın ve ölümün çaresini bir bitki de bulduğu, fakat son anda kaybettiği halk arasında ağızdan ağıza anlatılan efsanelerden sadece biridir. Efsanelerin doğru ya da yanlışlığı konusunda bir şeyler söylemek elbette mümkün değil.

Fakat günümüzde yaşlanma konusuna bağlı olarak başlayan genetik çalışmalar hiç hız kesmeden devam ediyor. Ve yaşlanma konusu ile doğal olarak bir çok konu ilişkilendirilebiliyor. Son çalışmalardan bazılarında ise kolesterol ve lipoprotein partikülleri (parçacıkları) metabolizmasına ait genler dikkat çekiyor.


Nir Barzilai ve arkadaşlarının[1] yaptığı çalışma gazete haberlerine şöyle yansıyordu:



“Bazı insanların diğerlerinden çok yaşayarak 90'lı yaşları görmesini sağlayan "uzun yaşam geni"nin aynı zamanda hafıza kaybını önlediği ve muhakeme yeteneğini de koruduğu anlaşıldı. New York'taki Albert Einstein Tıp Koleji'ne bağlı Yaşlanma Araştırmaları Enstitüsü'nün yöneticisi Dr. Nir Barzilai tarafından yapılan ve Amerikan Nöroloji Akademisi'nin yayın organı "Neurology"de yayımlanan çalışmaya göre, "uzun yaşam geni" kandaki kolesterol parçacıklarının (*lipoprotein partiküllerinin[2]) normalden daha fazla büyümesini sağlıyor. 95 yaşını aşmış 158 kişinin katıldığı araştırmayı düzenleyen Barzilai ve ekibi, "uzun yaşam geni"nin bulunduğu deneklerin zihin fonksiyonlarının diğerlerine nazaran iki misli daha kuvvetli olduğunu söylüyor ve 75–85 yaşları arasındaki kimseleri kapsayan 124 kişilik ikinci bir grupla tekrarladıkları çalışmada da aynı sonuca vardıklarını belirtiyor. İleri yaşlara kadar yaşayan ve sağlıklı kalan kimselerin şimdiye kadar yeterince araştırılmadığını söyleyen Dr. Barzilai, söz konusu genin (CETP geni) yaşlılarda Alzheimer hastalığının ortaya çıkmasına engel olduğunu düşünüyor. İstatistiklere göre, yaklaşık 10 bin kişide 1 kişi yüz yaşına kadar yaşıyor”




Pardon ama biz bunu ‘Kolesteroldeki Kaos’ kitabının yazılmasından yani 2003 yılından beri zaten söylüyoruz. Kardiyolog dostlarımızın bazıları kabul etmese de zaten sizler bu konuyu biliyorsunuz. Küçük partiküller öldürür yaşlandırır, bırakın kolesterol ile tek parametrede uğraşmayı partiküllerin yapısına bakın, partiküllerde eksik bileşenleri (yağ asitleri, kolesterol vs) tamamlamaya çalışın diyoruz yıllardır[3].

Sadece Nir Barzilai’nin iddia ettiği gibi tek bir lipoprotein (HDL) partikülü değil, total anlamda bütün partiküllerde küçülme olduğunu iddia etmekle kalmıyoruz, dikkat çeksin ve ilgilenilsin diye bir de üzerine eşantiyon olarak konuyla ilgili matematiksel bir denklem de veriyoruz. Çünkü bize göre partikül küçülmesindeki temel neden, mutlaka partikül yapısındaki bileşenlerden en az bir elemanının eksik olmasından kaynaklanıyor. Başka türlü fiziksel ve maddesel bir parçacığın, partikül küçülmelerinin mümkün olmadığını söylüyoruz, partikülü oluşturan bileşenlerinizde eksiklikler var bu nedenle partiküllerdeki eksikliği tamamlayın diyoruz.


Tabii ki partikülde eksik olan CETP (kolesterol ester taşıyıcı protein) değil, CETP partiküller üzerinde etkili fakat partikül bileşeni değil. Bu nedenle bizim düşüncemize göre, partikülünüzde lipitler, yani kolesterol ve yağ asitleri eksik, partiküller işte bu nedenle küçük ve ilerleyen yaşla birlikte küçülmek zorunda.


Fiziksel olarak partiküllerde bir eksik olmadığı sürece, partikülün küçülmesi mümkün değil bize göre!

Yaşlanma teorileri, yaşlanma ile ilişkili genler, lipoprotein partikülleri ve kolesterol ilişkisine özellikle Barzilai’nin CETP ve lipoproteinlerle[4] ilgili çalışmalarına tekrar döneceğiz.
Fakat bunlardan önce bazı kavramları, canlıyı meydana getiren oluşumun bütününe bakmayı öğrenmemiz gerekiyor. Nasıl yaşadığımızı anlamadan, neden yaşlandığımızı anlamamız asla mümkün olmaz. Önce moleküllerin gizemli dünyasında nasıl yaşayabildiğimizi kavramak zorundayız.


Biraz hayal gücünüzü kullanmaya hazır mısınız?

******************************

Bir canlının organizmasını meydana getiren maddi ve fiziksel yapıyı, fazlaca sıkıcı detaylara girmeden ve akıcı bir şekilde, üç beş sayfada anlatabilmek oldukça zor, ama imkânsız değil…
Sadece sistematik bir şekilde maddenin temel yapısı atomlardan başlamamız gerekiyor. Aynı zamanda konunun anlaşılması için farklı kaynaklardan yararlanmamız, hayal dünyamızın da devreye girmesini sağlamak gerekiyor.

Biz bilim araştırmacılar, tahmin edeceğiniz gibi canlılığın fiziksel ve maddesel gizemleri ve sırlarıyla uğraşırız. Bu nedenle bir olguyu bütün yönleriyle tanımak ve anlamak bizleri mutlu eder, maddi bir kazanç getirmemiş olsa da büyük bir haz ve coşku verir nedense.


Doğrusunu söylemek gerekirse çoğunlukla bulduğumuz yeni bir şey yoktur gerçekte, fakat varolanı anlamaya çalışırız. Anladığımız ve bir konuyu kavradığımız zaman güncel bilgilerle çatışırız. Büyük bir inatla başkalarına anlatmaya çalışırız nedense. Yani Galileo'dan söylemeden öncede zaten dünya güneşin çevresinde dönüyordur. Fakat bilimle uğraşmayanlar bunu kavramadıkları için, güneşin dünya çevresinde döndüğünü söylüyorlardı. Görünüş gerçekten de öyle gibiydi: Duyuların yanılması vardı, şimdi insanlar bazı şeylerin göründüğü gibi olmadığını öğrendi.

Böyle bir olguyu anlamak, kavramak ve matematiksel hale getirmek, nedendir bilinmez bilim insanlarını çok mutlu eder…


Varolmanın maddesel temellerini, sırlarını, kanunlarını merak etmek…


Fiziksel ve maddesel olarak varolma konusu ise genellikle atomlardan başlar.


Jostein Gaarder’in[5]’in atomların canlı yapıları oluşturmasıyla ilgili Lego örneği konunun fiziksel olarak anlaşılmasına katkı oldukça olumlu katkılar sağlayabilir.


Küçükten büyüğe sıralanmış atom-molekül-hücre-doku-organ-sistem ve canlı kavramını böylece anlaşılır hale getirebiliriz. Jostein Gaarder, hayali kahramanı Sofi’ye atomları ve yaşamı oldukça güzel bir örnekle anlatmaktadır:


“ …Bir varlık, örneğin bir ağaç ya da bir hayvan ölüp parçalara ayrıldığında, atomlar yeniden yayılıp başka varlıkları oluştururlar..... Herhalde şimdi Legolarla ne anlatmak istediğimi anlıyorsundur! Legolar da Demokritos’un atomlara atfettiği hemen hemen tüm özelliklere sahiptirler ve tam da bu yüzden bir şeyler kurmaya elverişlidirler. Öncelikle bölünmezdirler. Biçimleri ve büyüklükleri farklıdır. Yoğun ve sık dokuludurlar. Lego parçalarının “girintileri” ve “çıkıntıları” da vardır ve bu sayede birbirine takılıp akıl almaz biçimler meydana getirebilirler. Bu yapı sonradan dağılabilir ve aynı parçalardan bu sefer farklı nesneler yapılabilir…”



Bundan sonrasına biz devam edelim. Farklı atomlar birleşerek molekülleri, farklı moleküller birleşerek hücre elemanlarını ve hücreyi, hücreler birleşerek dokuları, dokular birleşerek organları, organlar birleşerek sistemleri ve farklı sistemler birleşerek canlının fiziksel, maddi yapısını meydana getirmiş olurlar. Her canlıdaki fiziksel yapı oluşumunu en fazla bu kadar kısaltabiliriz.


Fakat bu tanım yeterli mi, elbette değil. Maddi ve fiziksel yapının oluşması yetmez tabii ki, bir de anlaşılır bir şekilde canlılık kavramının sürekliliğini ve devamlılığını vurgulamak zorundayız. Çünkü atomlar, moleküller, hücreler, dokular ve organlar arasındaki ortaya çıkan maddesel alışverişin mutlaka sürekli ve devam edebilir konumda olması gerekir ki, canlı da yaşamına devam edebilsin...

Ve tuhaftır, hareket ve süreklilikte önce atomlarda, moleküllerde başlar!

Hatırlayın, her sene düzenli olarak televizyonlar ve basın organlarında birkaç kez karşımıza ilginç haberler gelir: Dominolar, domino dizme yarışmaları.


Biz de konumuzu anlatırken dominolardan yararlanabiliriz. Yaşadığınız sürece birbirine çarpan devrilen, sonra yeniden dizilen sayılamayacak çoklukta moleküller ve atomlar bütünüdür bizim domino taşlarımız…


Her yıl mutlaka gazete ve televizyonlarda domino yarışlarıyla ilgili ilginç bir haber çıkar.



Gazetelere çıkan bir örneğimiz canlılık ilişkileri bakımından yaşam için gizli nükteler içeriyordu:


.”Çinli bir kadın, tam 303 bin 621 domino taşını tek başına dizerek, bu alanda uzun süredir kırılamayan rekoru kırdı. Pekin doğumlu 24 yaşındaki Ma Lihua, taşları dizmek için yaklaşık 7 hafta ve günde 13 saat çalıştığını söyledi. Böcek ve farelerin bazen çalışmalarını aksattığını belirten Ma, bir keresinde bir böceğin 10 binden fazla taşı devirdiğini ifade etti. ... toplantı salonunda Güney Kore elektronik firması .... desteğiyle yapılan denemede beyaz, kırmızı ve sarı domino taşlarının yıkılması ise 4 dakikadan biraz daha uzun süre aldı. Tek başına domino taşı dizme rekoru, 281 bin 581 ile Alman Klaus Friedrich tarafından 19 yıl önce kırılmıştı. (AP)”[6].

303,621 adet domino taşı, sadece 4 dakikada gibi kısa bir süre içinde yıkılmış! Ütopik sayılarla uğraşmayı seviyorsanız, sahip olduğunuz moleküllerinizi domino taşları yerine koyup 70 yılda ne kadar domino taşının yıkıldığını-yapıldığı siz hesaplayın isterseniz, ama inanın bunu hiç tavsiye etmem…


Birbirine çarpacak, çeşitli biyokimyasal reaksiyonlara girebilecek atomlarınız ve molekülleriniz olmadığında, bizler zaten bu yazılanları okuyamıyor olacağız.


Canlı sistemlerde de bu ve benzeri Legoların ve dominoların olması gerekir” düşüncesine ulaşmanız umarım zor olmamıştır.


Eğer siz de bir ‘domino dizme ve rekor kırma’ yarışmasına katılacaksanız, gerekli olan en önemli şey yatay konumdaki zeminin düz ve pürüzsüz olmasıdır (DNA-genler), yani kurgu örneğimizde zemin de yatay domino taşlarından yapılmıştır. Bu yüzden her farklı canlı metabolizması farklı bir zeminde oynamak zorundadır domino oyununu.



Dominolar yarışmacılar tarafından düzgün ve uygun bir zemine belirli aralıklarla günlerce büyük bir dikkatle dizilirler. Her şeyi çok iyi hesaplamanız, dominoların hangi noktada ve açıda oluşturduğu çarpma şiddetinin diğer dominoları harekete geçirdiğini bilmeniz gereklidir. Domino taşlarını dizeceğimiz zemini oluşturan alanın (genler ve DNA) yapısı, pürüzsüzlüğü, büyük veya küçük olması, çok dik ya da çok eğik olması ve değişik özellikleri dominolarımızı nasıl dizmeniz gerektiğini- dominoları nasıl dizebileceğimizi aslında zemin belirler.


Yatay zemini oluşturan domino taşlarını ve zeminin özelliklerini çok iyi (genler ve DNA) biliyorsak, zemine uygun olarak dikey domino taşlarımızı dizebiliriz. Çok değişik renklerde domino taşlarımız varsa, renkli domino taşlarıyla (atomlar), dikey konumda değişik figürler (moleküller), farklı modeller (hücreler), sistemler (organlar) hazırlayabiliriz.


Bir domino taşıyla, birçok taşı birden harekete geçirebilen farklı ve karışık domino oyun serileri oluşturabiliriz. Bir domino taşıyla üç veya dört farklı yönlerde dizili domino taşlarında hareket sağlayabilir, sonra dağılan hareket yönünü tekrar bir noktada aynı zaman dilimi içinde toplayabiliriz.


Sadece bir farkla; canlılık kavramında, zemine bağlı domino taşları bir yandan devrilirken, diğer bir yandan yeniden yapılmaya, domino taşlarının yıkılmak üzere dizilmesine başlamalıdır. İşte bu yüzden dizilecek birçok domino taşını mutlaka dışardan (besin) dışardan almak zorundayız. Devrilirken zarar görmüş, kullanıma elverişli olmayan domino taşlarını da olabildiğince çabuk, dominoların dizildiği alandan ve ortamdan uzaklaştırmalıyız. Fakat zemini (genler) asla değiştirme şansımız yok gibi görünse de, bu konuda yapılan çalışmalar hızlandı (transgenik canlılar, gen transferi, gen terapisi, kök hücre vs).


Farkında olmadığımız paradoks, her domino hareketinin bize artı bir zaman kazandırdığı gerçeğidir.


Domino taşlarıyla oynadığımız bu küçük basit oyunda, kurgulanmış sistemin istediğimiz gibi çalışıp çalışmadığını görebilmek için, basit birkaç dominoluk deney yapsak bile sistemin tam anlamıyla çalışacağı teorik olarak hiç bir zaman garanti değildir. Yatay durumdaki dominoların (genler)konumuna göre, dikey döşenmiş domino sistemin fonksiyonel olduğunu görebilmek için ilk taşı mutlaka hareket ettirmek zorunluluğu vardır. Hareket eden ilk taş, canlı türüne, zamana ve mekana bağlı değişim gösterebilir.


İşte yeni doğan bir bebeğin oksijen (O2) alabilmesi için hemşire ya da doktorlar tarafından bebeğin poposuna atılan bir şaplak bu nedenle son derece büyük ve hayati önem taşır! Bu şaplakla birlikte yeni doğan bebeğin, kendi yaşam domino taşları oksijen molekülüyle tanışır ve yeni doğan bebeğin kendi sahip olduğu domino taşları devrilmeye başlar ve bu durum bir terslik çıkmadığı müddetçe yıllarca devam eder gider…


Bütün canlılarda genel olarak, benzer atomlar, moleküller, genler ve hücreler vardır.Yani canlılar sayısal olarak birbirine çok yakın ve çok benzer genler içermiş olsa da, canlı türlerindeki farklılık söz konusu genlerin aynı olmasından değil, farklı zeminde farklı diziliş kombinasyonlarda olmasından kaynaklanır. Şimdiki tahminlere göre insan genleri (25–30 bin) sayısı, 25 bin genden oluşan Arabidopsis thaliana bitkisinden, 19 bin genlik bir solucan türünden ya da 13 bin genden meydana gelen meyve sineğinden çok da farklı sayılmaz.


Cambridge’deki Whitehead Gen Araştırmaları Enstitüsü direktörü Eric Lander, pek çok insanın meyve sineği ile arasında çok fazla fark olmadığı gerçeğinden rahatsızlık duyduğunu ve bunun, insanın mağruriyetine darbe indirdiğini söylüyor. İnsan gen sayısının, meyve sineğinin gen sayısından kat kat fazla olması gerektiği düşünülüyordu çünkü fakat sonuçlar beklenildiği gibi çıkmadı...


Canlılığın genler yoluyla çeşitlenmesi konusunda çoğu araştırmacının anlayamadığı ve kavrayamadığı olgu, gen benzerlikleri değil, genlerin dizilim kombinasyonlarının ve sıralanmalarının farklı olmasıdır. Farklı türdeki canlılardaki gen sayılarındaki benzerlik, sayısal çokluk veya azlık canlının gelişim yapısıyla, organizma karmaşıklığı ile açıklanamaz. Bu nedenle bir bitki ya da solucanla genetik benzerliklerim, gen sayımın bitki ya da solucana olan yakınlığı beni hiç mi hiç şaşırtmıyor!...


Neyse, fazla dağıtmadan konumuza dönelim. Sistemi kurgulanmış dikey domino taşlarının devrilmesini, dikey domino taşlarının yatay zemin üzerinde çalışmasını engelleyecek temel domino hataları az çok bellidir ve kolayca tahmin edilebilir, bir uzman olmasanız bile artık bunu sizler de yapabilirsiniz. Hatta oyunun daha iyi bir hale gelmesi için, yeni kurallar ortaya koyabilirsiniz.


Yaşlanma ile ilgili olabilecek gelişmeler ve yaşlanma teorilerine bu domino oyunu penceremizden de bakabilir, böylece konuyu biraz daha iyi kavrayabiliriz.


Birincisi domino taşlarını devrilmek üzere dizdiğimiz, yatay konumdaki domino taşlarından oluşan zemine (genlere) bağlı olarak ortaya çıkan gelişmeler, eksiklikler ve hatalardır. Yatay konumdaki dominoların konumu, dikey konumdaki dominoların çalışmasını etkiler. Genetik (primer) hastalıkları bu gruba dâhil edebilirsiniz. Dominoların hazırlanması aşamasında yatay zemindeki (genler) bozuk yerleri önceden fark edebilirsek, söz konusu alanı tamir edebilir veya mecbur kalmadıkça bozuk zemini kullanmayacak sistemler üzerinde çalışır veya hasarlı alanların kullanılmadığı alternatif domino dizilimleri de yapabiliriz. Gen tedavisi kavramını, kök hücre çalışmalarını veya şeker hastalarına insulin verilmesi gibi çeşitli ilaçlı tedavi şekillerini buraya koyabiliriz. Birçok yaşlanma teorisinden, genetik yaşlanma teorisiyle bu konuyu bağdaştırabilirsiniz. Söz konusu teoriye göre bazı genler yaşlanma sürecini sadece belirler ve zaman içinde ortaya çıkma eğilimindedir. Genetik yaşlanma teorisine göre, genetik program değiştirilemez fakat yaşlanma ile ilgili çeşitli genlere müdahale edilerek genlerin çalışması, metabolizması yavaşlatılabilir. Yaşlanmayı etkilediği varsayılan genler burada asıl hedeftir.


İkincisi ise zemin kaynaklı olmayan, istenilen domino taşları ve istenilen renklerin bulunmadığı taşlarla yaptığımız, belirli renklerdeki taş eksikliğine veya taş fazlalığına bağlı olarak gelişebilecek hatalardır. İstediğimiz özellikteki domino taşlarını zamanında bulamasak sistemde aksamalar zamanla ortaya çıkacaktır. Çeşitli besinsel faktörler, vitamin eksiklikleri, yağ asitleri eksiklikleri ve değişik elementler bu gruba girebilir. Dış faktörler, çevre ve beslenme ilgili yaşlanma teorileri domino oyununun yer alır. Bu yüzden organizmamıza besin yoluyla giren moleküller son derece önemli, mutlaka kaliteli bir şekilde beslenmek zorundayız!...


Üçüncü olarak, sürekli olarak yeniden dizilen domino taşlarının düşme ve yıkılma şiddetine bağlı olarak, dominoları dizdiğimiz zeminde (genler) , sonradan ortaya çıkabilen zaman içinde oluşabilecek hatalar ve zemin kaymalarıdır. Genleri bozabilecek çeşitli ışınlar, kimyasal maddeler, ilaçlar bu gruba girebilirler. Yaşlanma teorilerinden immünolojik ve endokrin (hormonal) sistem bozuklukları ile ilişkilendirilebilirler.


Dördüncü olarak bizim domino oyunumuzu oynadığımız, alana yabancı ve farklı oyuncuların (bakteri, virüs, kimyasallar, ışınlar) girmek istemesi bizim oyunumuzu oldukça zorlaştırmasıdır. Yaşlanma teorilerinden DNA etkileşimleri, bağışıklık sistemi ve DNA hasar teorisini bu bölümde incelenebilir.


Beşinci ise yukarda saydığımız bütün faktörlerin olumsuz yönlerinin yavaş yavaş gerçekleştiğini, zaman içinde organizmada biriktiğini ve domino oyunumuzu zorlaştırdığını düşünebilirsiniz. Zaman içinde oluşmuş bütün çeşitli aksamaların oluşturduğu birikimin, son aşamada domino oyunumuzu imkânsız hale getirebileceğini tahmin edebilirsiniz. Bu konu da yaşlanma teorilerinden en önemlisi sayılan serbest radikaller teorisi ile ilişkilendirilebilir[7]. Oksijen ve çeşitli besinlerin enerjiye çevrilmesi sırasında ortaya çıkan söz konusu serbest radikaller, organizma için gerekli bazı biyolojik moleküllerle birleşir ve bu birleşme büyük moleküllerin, aynı zamanda hücrenin yapısını da bozar. Bu durum molekül ve atomların hücreyle olması gereken ilişkisini kestiği, azalttığı için yaşlanma olayı da zorunlu olarak hız ve ivme kazanır.


İşte olabilecek en kısa anlatımla bizden bu kadar…


Canlılık denilince lütfen hatırlayın: Canlılığın maddesel, fiziksel yönü muhteşem ve nefes kesici bir domino oyunundan ibarettir ve genler bu oyunun oynandığı zemindir. Zemin her canlı için farklı kombinasyonlar ve pozisyon gerektirir.


Her göz kırpışınızda, her gülüşünüzde, kızdığınızda, ağladığınızda, yemek yediğinizde, su içtiğinizde ve düşündüğünüzde zemin üzerindeki (genler-DNA) trilyonlarca domino taşınız yıkılıp yeniden yapılıyor (metabolizma).

Yaşamın hiç bir saniyesi moleküller temelinde boş geçmiyor demektir bu!


O halde canlı içinde domino taşlarımızın dizildiği (genler) alanda ayrıca domino taşlarının yapım ve yıkılması sırasında muhtemel çeşitli hatalar ortaya (metabolizma) çıktığında, artık neler olabileceğini sizlerde tahmin edebilirsiniz!


Evet! Hastalanıyoruz ve elbette yaşlanıyoruz. Bazı doku ve organlarımız, canlı sistem içindeki bütünlüğünü çeşitli nedenlerle kaybediliyor veya görevini tam olarak yapamıyor, bu bütün organizmayı zaman içinde mutlaka etkiliyor.


Tam bu sırada tedaviler, tıp, moleküler biyoloji, kök hücre çalışmaları, genom projesi, mükemmelleşmiş genetik yapı arayışı ve yaşlanmayla ilgili farklı gen araştırmaları devreye giriyor.


Fakat unutmayın: Canlılıkta bir molekülün veya bir genin yokluğu ve işlevsiz olması en büyük (primer etki) problemdir. Bir molekül ya da molekül grubunun organizma içindeki çokluğu da (ya da öğle görünmesi) zaman içinde ortaya çıkacak organizma problemlerini gösterir (sekonder etki). Fakat bu birincisi kadar can yakıcı ve can sıkıcı olamaz! Örneğin lipoprotein genlerinizde, apo B geniniz yoksa (abetalipoproteinemi hastalığı), doğumdan birkaç ay sonra yaşamınızı kaybedersiniz. Fakat genlerinizde çeşitli nedenle neden ortaya çıkan bir düzensizlik, aşırı etkinlik veya fonksiyon ilerlemesi sizi doğrudan, hemen öldürmeyebilir; az da olsa yaşamak için küçücük bir parça zamanınız olur, bu bir anlamda kötünün iyisi sayılabilir (progeria hastalığı), kabullenmesi zor olsa da bu konudaki gerçek bu!...


Ve genlerin her birinin yokluğu veya fonksiyon kaybetmesi doğrudan uzun yaşamla bir şekilde ilişkilendirilebilir, bu hiç zor olmaz!



Bilimsel sorun şu: Acaba insanlar, bilim yoluyla canlıda süregelen domino oyununun[8] süresini uzatıp, kendi yaşam sürelerini genişletebilir, bu oyunu daha iyi bir hale getirebilir mi?



Şu an kabaca 60–70 yıl görünen ortalama ömür, 150 yıla veya 300 yıla çıkar mı?



Domino dizme yarışında yeteri kadar iyi ve sabırlıysanız, neden olmasın!...



Bu kurguladığımız küçük oyunun ortaya çıkardığı ilginç bir paradoks.

Domino paradoksuna göre her şey mümkün!

Fakat domino paradoksunda bir-iki tane mucize yaşlanma geni yok!

Sahip olduğunuz bütün genler az ya da çok mutlaka yaşlanma ile ilişkili olmak zorunda...

Başka türlü bu oyunu oynamak mümkün değil.

İşte sizlere domino paradoksu...



************************************************



Hücre, doku ve organlar için son derece önemli, çeşitli ayrım ve birleşim noktasında ortaya çıkan çeşitli genlerimiz bu nedenle yaşlanma konusunda daha fazla dikkat çeker. Örneğin, yaşlanma konusunda hücresel bölünmeler, insulin-şeker metabolizması, DNA onarım genleri ve kanser gelişimine ait genler şimdilik en dikkat çekici genlerdir, bu genler üzerinde yoğun çalışmalar yapılmaktadır.



Şimdi yaşlanmayla ilgili birkaç geni inceleyebiliriz, çünkü hepsine yetişmek imkânsız…
P53 geninin kanserli hücrelere karşı bir protein salgılayarak, uzun yaşama katkı sağladığı iddia ediliyor ve P53 geni kanserli hücrelere karşı çok hassas olduğu için uzun yaşam genlerinden sayılıyor.



Kalori kısıtlaması[9] yani enerji ile ilişkilendirilen genlerden biri SIR2 genidir. Kalori kısıntısı ile yaşlanma arasındaki ilişkiyi açıklamakta önemli bir etmen olduğunu ortaya çıkarmakla birlikte, memelilerde söz konusu genin çalışması biraz farklılaşma içerebilir. Su biti, solucan ve kemirgen gibi hayvanların az yedikleri zaman ömürlerinin uzadığını uzun zamandır biliniyor. Normal olarak 40 ay yaşayan fareler, normalden yüzde 60 oranında daha az beslenirlerse yaşam süreleri 56 aya kadar çıkabiliyor. Bu arada bazı insanlar bilimsel çalışmaların sonuçlanmasını beklemeden açlığa talim etmeyi uygun bulmuş olmalılar ki, günlük 1500 kalori ile yaşamaya çalışıyorlar. Fakat 1500 kaloriyle uzun yaşamaya çalışanlar o kadar zayıf ki, üzerlerine giydikleri her elbise sırıtıyor. Dikkatli olup düşmemeye gayret ediyorlar, derileri ince ve çok az bir yağ tabakası içerdiğinden, düştüklerinde çürümeler ortaya çıkıyor ve derileri hemen morarıyor.



Klotho[10] mitolojide, ömür ipini eğiren, yani ömür uzunluğunu belirleyen ufak tefek bir Yunan tanrıçasının adı gibi görünse de aslında uzun yaşamla ilgili olduğu düşünülen yeni bir gene ait çalışmanın adı. Farelerde bulunan bu genin, özellikle erkek fara ömrünü % 19–31 kadar arttığı gösterildi. Bu geni kusurlu olan fareler ve insanların daha hızlı yaşlandığı iddia ediliyor. Söz konusu genin birçok faydası yanında, kan şeker düzeyini arttırabileceği endişesi taşınıyor.



Uzun yaşam genleri arasında, insulin düzenlemesiyle ilgili bir başka genin mutasyona uğramış versiyonu olan daf-2 geni biraz öne çıkıyor, zira Daf-2 genleri güçlendirilmiş hayvanlar daha uzun süre yaşayabiliyor.



Bütün uzun yaşam genlerine (şekil 1) yetişmek elbette zor, çünkü istenirse insanda varolan bütün genler uzun yaşam ile ilişkilendirilebilir. Varolan ve tanımlanan bütün genetik hastalıklar[11] insan ömrünü kısaltır.






Şekil 1. Uzun yaşam ile ilişkilendirilen bazı (DNA onarım) genleri ve birbiriyle ilişkileri.



************************************************************************


Şimdi konumuza gelelim.


Mademki genler uzun yaşam ile ilişkilendirilebiliyor, lipoprotein metabolizmasına ait birçok geni de uzun yaşam genleri içine katmanız, zor değil tam tersine çok kolay olacaktır.


Nitekim N. Barzilai de aynı şekilde düşünmüş olmalı ki, lipoprotein ve kolesterol metabolizmasında yer alan kolesterol ester taşıyıcı protein (CETP) genini uzun yaşam genleri içinde göstermiş, bunu yapmak elbette hakkı. Çünkü CETP yoksa lipoprotein metabolizması hakikaten çalışmaz. Çünkü CETP’in görevi lipoprotein metabolizması içinde bellidir.


Önemli olan nokta, söz konusu gen ve gen ürünü olan proteinimiz CETP’in lipoproteinler arasında kolesterol aktarımında görevli olmasıdır. Karaciğer dışında üretilen kolesterol (esterlerinin), karaciğere geri dönmesine ve kolesterol moleküllerinin bütün hücrelere dağıtımı (Şekil 2) CETP sayesinde olur.


Şekil 2. CETP fonksiyonlarının şeması ve endojen lipid transportu. CE=kolesterol esterleri, TG=trigliserit, FC=serbest kolesterol









Fakat burada HDL’den kolesterol aktarım yönü önemlidir: İyi olarak tanımlanan (HDL) partiküllerinden, kötü olarak tanımlanan (LDL, VLDL) partiküllerine kolesterol taşır CETP molekülü. Kısaca diğer lipoproteinlerin sahip olduğu kolesterol (esterleri) miktarı, iyi kolesterol taşıyan partiküllerden (HDL) yapılan aktarımlarla desteklenir.

Yani yılardır bize kötü denilen kolesterol LDL partikülleri, bu sözde kötülüğün, yani kolesterolün bir kısmını HDL den alıyor!

Hatta bir ilaç şirketi, CETP molekülünün çalışmasını engelleyen bir ilaç yapmıştı ve insanlar öldüğü için büyük umutlarla başlayan ve statinlere alternatif gösterilen bu ilaç, hemencecik piyasadan çekilmişti.

“Yeni kolesterol ilacı 82 ölümle rafa kalktı. Dünyanın en büyük ilaç şirketi Pfizer, tıp dünyası tarafından sabırsızlıkla beklenen kolesterol düşürücü 'Torcetrapib' adlı ilaç projesini durdurmak zorunda kaldı. Bağımsız denetleme kurulları tarafından yapılan testlerde bazı denekler öldü, bazıları da ciddi kalp problemleri yaşadı. Dünyanın en çok satan kolesterol hapı Lipitor ile Pfizer'in ilacını karşılaştıran araştırmada, Torcetrapib alan hastalardan 82'si öldü, Lipitor'da bu sayı 51'de kaldı. Bağımsız uzmanlar, araştırmanın derhal durdurulmasını önerdi. Pfizer, tam 800 milyon dolar araştırma bütçesi ayırdığı projeyi geri çekti. İyi kolesterol HDL'nin seviyesini artıran Torcetrapib, Pfizer'e, önümüzdeki yıllarda pazardaki gücünü artırma avantajı sağlayacak bir projeydi. Avustralya Kalp Araştırmaları Enstitüsü ve Illuminate Çalışması Kurulu Başkanı Dr.Philip Barter 'Her şeyin beklendiği gibi gittiğine inanıyorduk, ilacın belirlenmiş potansiyel faydaları açısından ve bu yeni bilgi tamamen bizim için sürpriz ve üzücü oldu' dedi. Pfizer Yönetim Kurulu'nun yeni Başkanı Jeffrey Kindler, henüz iki gün önce düzenlediği araştırma toplantısında yüzlerce analiste yaptığı açıklamada, klinik araştırmalar sonucu elde edilen bilgilerin desteklemesi durumunda gelecek yıl ilacın pazara sunulması için başvuru yapacaklarını ifade etmişti ancak umutlar suya düştü. PFIZER, Torcetrapib'i, dünyada en fazla satılan ilaç olan ve ABD patent korumasını 2011'de kaybedecek kötü kolesterol düşürücü Lipitor ilacıyla birleştirmeyi planlamıştı. İlaç için 800 milyon dolarlık araştırma bütçesi ayıran Pfizer, 2005-2007 tarihleri arasında en çok satan ilaçlarından bir kısmının patent sürelerinin dolması nedeniyle yaklaşık 14 milyar dolar para kaybedecek. Şirket, bu zararı kapatabilmek için 242 ilaç geliştirdiğini ve bunlardan en çok güvendiklerinin Torcetrapib olduğunu açıklamıştı. Bu olay şirketin planlarını suya düşürdü. Böylece, firmanın 7 milyar dolarlık proje ve hisse senetlerinin değer altı satışlarıyla birleşti. Pfizer borsada da büyük zarar etme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Edward TOBIN / REUTERS”[12]

Aslında bunca parayı ilaç şirketlerinin ziyan etmesine hiç gerek yoktu. Çünkü uzun zaman önce iyi olarak bilinen HDL-kolesterol ve HDL parçacıklarının kanda artmasının sanıldığı kadar iyi olmadığı CETP geninde ortaya çıkan[13] bir mutasyonla birlikte gösterilmişti. Nedeni bir mutasyon dahi olsa HDL-kolesterol yüksekliğinin de tıpkı LDL-kolesterol yüksekliği gibi kalp hastalıklarının göstergesi olabileceğini[14] çok açık bir dille belirtmişti. Çünkü CETP ‘deki HDL’ yi yüksek gösteren mutasyon HDL’nin LDL’ ye kolesterol aktarmasını engelliyor, lipoprotein metabolizması da bu nedenle bozuluyor, dolaylı olarak canlıya zarar veriyordu.

Fakat bilim dünyası, özellikle ilaç şirketleri ve kardiyologlar bu bulguyu görmezden geldiler.
HDL’den LDL ye kolesterol aktaran CETP de ortaya çıkan bu genetik mutasyon, aslında iyi sayılabilirdi, çünkü mutasyon nedeniyle HDL'den LDL’ ye kolesterol aktarılmadığı için kötü dediğimiz kolesterol (LDL-kolesterol) düşük, iyi kolesterol ise (HDL-kolesterol) yüksek kalıyordu.


Kolesterole düşman olan ve kolesterolden hoşlanmayan araştırmacıların en güzel hayali sanırım böyle bir CETP mutasyonu olsa gerek! Fakat üzgünüm böyle bir mutasyona çok fazla sevinemediler.

Başlangıçta faydalı görülen bu CETP mutasyonunun sonuçları bilim dünyasının ve kardiyologların beklediği gibi olmadı. CETP mutasyon nedeniyle HDL ‘den LDL’ ye kolesterol aktaramıyor HDL-kolesterol yüksek, LDL-kolesterol normal kalıyor fakat hastalarda kalp damarları tıkanıyordu (?).

Kolesterol teorisini savunanlar şaşkındı, çok güvendikleri ve bütün hastalara ballandıra ballandıra anlattıkları iyi kolesterol (HDL-kolesterol) yüksekliği insanları kalp hastası olmaktan kurtaramıyordu!...

İlaç şirketleri bu durumu bile bile CETP’in çalışmasını durduracak Torcetrapib ilacının peşine düştüler. Bu konuda sayısız yayın ortaya çıkarmakta kalmadılar birçok araştırmacıya söz konusu ilacın çok güvenilir olduğu yolunda dünyanın en güvenilir dergilerinde[15] yayınlar yaptırdılar.

Ve tuhaftır ilaç piyasaya çıkıncaya kadar, sonu ölümle bitebilecek yan etkilerden hiç bir araştırmacı söz etmemişti.

Hala daha CETP konusunda yayınlar yapılıyor. Sanırım pek yakında ölümlere neden Torcetrapib yani kolesterol ester taşıyıcı proteinin (CETP) inhibitörü yani proteinin çalışmasını durduran bu ilaç, dozajı düşürülerek veya farklı bir ilaçla birleştirilip kılık, şekil ve renk değiştirip tekrar karşımıza gelecek. Ölüm sayısını daha makul düzeylere çekmiş gibi yapacaklar vs vs...





*****************************************


Nir Barzilai’nin çalışmaları elbette çok önemli bilgiler içeriyor. Ve elbette CETP geni ve proteini yaşlanmaya karşı alternatif olabilir fakat bir şartımız var, bu şartı yazının sonunda söylemek için, şimdilik saklıyoruz!

N. Barzilai’nin sözünü ettiği CETP geni, şayet bizim az önce bahsettiğimiz mutasyonla ilgili değilse neden olmasın?

O zaman sözü edilen CETP geni görevini inanılmaz şekilde doğru yapan, yani kolesterol esterlerini lipoproteinlere ve diğer birimlere oldukça dengeli dağıtabilen CETP olmalı değil mi?
Araştırmacı dostum N.Barzilai bir konuyu gözden kaçırıyor. Şayet karaciğer dışı hücrelerde yeterince kolesterol üretimli yoksa CETP (kolesterol ester taşıyıcı protein) neyi, nasıl transfer edecek ve ne görev yapacak?

Kolesterol (ve yağ asitleri) üretilmiyorsa, küçük partiküller nasıl büyüme şansını yakalayacak?
Karaciğer dışı hücrelerde kolesterol üretimi yeterli olmayan bir canlı organizmada CETP düzeyi artar mı sizce?

CETP gibi bir geni çok önemli duruma getiren olgu, ortaya çıkan gen ürünlerinin (protein, enzim, yağ asitleri vs) organizma içinde ortaya koyduğu görev yeteneği ve görevindeki başarısıdır. Bir genin faaliyetlerini organizma ve hücre de denetler. Yani organizmada bazı eksiklikler ortaya çıktığında, ilgili gene konuyla ilgili geri bildirim gönderilir, dolayısıyla genin eksik olan molekülle ilgili faaliyete geçmesi istenir.

CETP geninin, aktif hale geçmesi için hangi molekül yoğunluğunun artması gerekir ki, CETP geni faaliyete geçip (feed-back bildirim) kanda bulunmak üzere CETP üretmeye başlasın?

Her hangi bir gen örneğin CETP geni, geri bildirim ve denetim mekanizmaları olmadan üretim yaparsa, örneğin sürekli kolesterol ester taşıyıcı protein üretse ne olur?

Genle birlikte ortaya çıkan ve uzun yaşam proteini adı verilen CETP de, karaciğer dışı hücrelerimizin ürettiği kolesterol (esterlerini) LDL’ ye aktarmak için vardır. Yani karaciğer dışı hücreler, yeteri kadar kolesterol üretmiyorlarsa, CETP uzun yaşam proteini kanda tek başına ne yapabilir? Partikül bileşenlerini yani lipoproteinleri nasıl büyütebilir ki! CETP'in kendisi lipoprotein partikül bileşenleri arasında değil!

Aktarılacak (transfer edilecek) kolesterol molekülü HDL’ de yoksa CETP kanda fazla olursa ne yapacak?

Genlerimiz neden üretsin ki kullanılmayacak bu proteini...

Transfer edilecek kolesterol esterleri yoksa CETP karpuz, kavun mu satacak?

Hiç sanmam.

CETP geni hasar görmemiş, normal çalışan bir organizmada CETP aktivasyonu nihai aşamada mutlaka kolesterol molekülleri gerektirir. Bu biyokimyanın temel kuralıdır. Yani ‘ne kadar köfte, o kadar ekmek’ kuralı. Ben ekmeği çok alayım, köfteyi az olmaz!

Yani normal şartlarda ne kadar karaciğer dışı kolesterol üretimi, o kadar CETP (kolesterol ester taşıyıcı protein) aktivitesi olması gerekir.

Hala CETP genini uzun yaşam geni olarak mı düşünüyorsunuz?

Yani CETP geni ve ürettiği CETP tek başına, kolesterol üretimi olmadan size uzun yaşam getirir mi sizce?

Ben sizin yerinizde olsam bir kez daha düşünürdüm!

Kolesterol üretimi yoksa CETP hiçbir işe yaramaz.

Nir Barzilai, söz konusu uzun ömürlü insanların karaciğer organları dışında kalan hücrelerdeki (periferik) kolesterol üretimini incelemeyi unutmuş sanıyorum. Bu insanlarda karaciğer dışı kolesterol (esterleri) üretiminin çok düzenli olduğu veya yağlı beslendikleri mutlaka görülmeli...

Kolesterol yoksa CETP yaşamı uzatan bir gen olamaz...


Demiştik ya; ne kadar köfte o kadar ekmek...







Mevlüt Durmuş
Biyolog. 15 Agutos 2008






Kaynak ve Dipnotlar

[1] N. Barzilai et al (2006). A genotype of exceptional longevity is associated with preservation of cognitive function. NEUROLOGY 2006;67:2170-2175.

[2] Büyük ya da küçük kolesterol parçacıkları diye bir şey olmaz, lipoprotein parçacıkları üzerinde kolesterol molekülleri olur, ya tercüme hatası ya da bilinçli olarak bu hata yapılıyor.

[3] http://www.iyibilgi.com//haber.php?haber_id=15588

[4] Nir Barzilai et al (2003). Unique Lipoprotein Phenotype and Genotype Associated With Exceptional Longevity. JAMA. 2003;290:2030-2040.

[5] Jostein Gaarder. (1994) Sofi’nin Dünyası Çev: Gülay Kutal. Pan Yayıncılık. İstanbul

[6] www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2003/08/19

[7] http://www.benbest.com/lifeext/aging.html#theories sitesinde yaşlanma ile ilgili bir çok teoriyi ve konuyu görmek mümkün, biz en fazla dikkat çeken yaşlanma teorilerine kısaca dikkat çekmeye çalıştık.

[8] M.Durmuş (2005). Kayıp Felsefe Genleri. Platin Yayınları. Ankara. Domino oyunu benzetmesi ve bazı bölümler kitaptan alınmıştır.

[9] Adam Antebi (2007). Ageing: When less is more. Nature 447, 536-537 (31 May 2007) doi:10.1038/447536a; Published online 30 May 2007.

[10] http://seniorjournal.com/NEWS/Aging/5-08-26KlothoGene.htm

[11] Akdeniz Anemisi, hemofili gibi kan hastalıkları; Kistik Fibrozis, fenilketonüri gibi metabolik hastalıkları; Duchenne Müsküler Distrofi gibi kas hastalıkları ve Ailevi Akdeniz Ateşi (FMF) gibi hastalıklar örnek olarak verilebilir.

[12] http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=60502,6&tarih=04.12.2006


[13] Birgit Agerholm-Larsen et al. Common cholesteryl ester transfer protein mutations, decreased HDL cholesterol, and possible decreased risk of ischemic heart disease. Circulation. 2000; 102: 2197

[14] Birgit Agerholm-Larsen et al (2000). Elevated HDL Cholesterol Is a Risk Factor for Ischemic Heart Disease in White Women When Caused by a Common Mutation in the Cholesteryl Ester Transfer Protein Gene. Circulation;101: 1907.

[15] Michael H. Davidson et al (2006) Efficacy and Safety of Torcetrapib, a Novel Cholesteryl Ester Transfer Protein Inhibitor, in Individuals With Below-Average High-Density Lipoprotein Cholesterol Levels. J Am Coll Cardiol, 2006; 48:1774-1781, doi:10.1016/j.jacc.2006.06.067