25 Haziran 2009 Perşembe

KOLESTEROLÜN MASUMİYETİ TARTIŞMALARINDA BİZ NEREDEYİZ?





Kolesterol yalanları ve kolesterol
ilaçları satan şirketler zor durumda.
Çünkü artık gerçek gündemi söylenen yalanlar değil,
gizlenen gerçekler belirliyor.
Asıl soru işe şu; Türkiye' olarak
biz bu gerçeklerin neresindeyiz!













KOLESTEROLÜN MASUMİYETİ TARTIŞMALARINDA BİZ NEREDEYİZ?

Takvim Gazetesi hiç bir zaman sınır tanımayan kolesterol yalanları ve kolesterol tacirleri ile ilgili güncel konuları, Prof. Dr. Uffe Ravnskov, Prof. Dr. Mary Enig ve Prof. Dr. Robert Prittin ve Shane Ellison gibi çeşitli uzmanların görüşleri doğrultusunda tekrar ele almış. Böylece son derece güzel ve anlaşılabilir bir yazı dizisi ortaya çıkarmış. Kısaca 'bu iş yakında biter, söylenenler unutulur, insanlar yine kolesterol yüksekliğinin zararlarına inanırlar ve biz yine bildiğimiz okuruz' diye bekleyenler biraz yanıldılar.


İnsanların kulaklarına 'kar suyu'kaçtı' bir kere bu yazıların sonu bizce hiç gelmez, birbirinden farklı, birbirini hiç görmeyen, çok farklı ülkelerdeki araştırmacılar tarafından ortaya koyulan bu yazı dizileri, haberler 'kolesterol gerçekleri' ortaya çıkıncaya kadar bitecek gibi görünmüyor[1]

Alim olmakla 'arif' olmak bir birinden çok farklı kavramlardır. Her insan alim olmayabilir, olayların neden ve sonuçlarını, nasıl ortaya çıktığını detaylarıyla bilmeyebilir. Fakat yine de bir yanlış varsa, yanlışlığı inanılmaz bir bir şekilde kavrayabilir! Bizim ülkemiz de de 'arif' olan bir çok insan olduğunu tahmin etmek güç değildir.

Yazılarımızı takip edenlerin bildiği gibi, yıllardır bizde bazı dostlarımızla birlikte aynı şeyleri insanlarımıza sürekli olarak anlatmaya çalışıyoruz. Kolesterol oyunları konusunda kendi çapımıza, bazıların deyişiyle boyumuza posumuza, şeklimize şemalimize bakmadan (?) sürekli yazıp çiziyoruz.

Fakat söz konusu yazıya kaynak gösterilen değerli uzman ve akademisyenlerin yurtdışı referanslı olması, bizler için yeni olmasa da 'bizi dikkate almayanlar' için gerçekten önemli. Çünkü ‘yurt içindeki’ araştırmacı ve akademisyenlerimiz de aynı konuları defalarca dillendirmiş olmasının onların gözünde maalesef pek 'kıymet harbiyesi' yok gibi görünüyor. Bu nedenle gazete editörü bizce de yapabileceğinin en iyisini, en doğrusunu yapmış; 'madem bizimkileri duymuyorsunuz, alın size yabancı kaynaklı kolesterol yalanları' dercesine...

Belki biraz bireysel kıskançlığımız, belki de ulusal hassasiyetimizle ilgili. Fakat yine de kendi insanımızı ve araştırmacılarımızı kırmadan, dökmeden birazcık eleştirmemiz gerekiyor. Aynı konular yurt içinde defalarca söylendiği halde yeterince dikkat çekmezken, neden yurt dışı referans gösterilip ifade edilince dikkat çekebiliyor? Yumurtayı, tereyağını, eti, fındığı, cevizi Türkeye'de yıllardır söyleyen profesörler, uzmanlar her zaman vardı.

Fakat aynı şeyler dışardan, yabancı kaynaklı söylenince daha çok duyuldu ve dikkat çekti!

Bilgi aynı, fakat bilgiyi sunan kişiye göre insanlarımızın algıları değişiyor!


Bu işte bir tuhaflık var, peki ama neden?

Bizce nedenlerin tümü olmasa da biri çok belirli. Kurunun yanında yaşlar da yanıyor! Ve kolesterolün masum olduğunu düşünen yerli akademisyenler ve araştırmacılarımız ise maalesef bu yerin yaş kısımlarında bulunuyor!

Ayrıca bilimsel ve akademik anlamdaki ‘aşağılık kompleklerimizi’ bastırabilmek için mutlaka yabancı bir araştırmacıya, bir kaç akademisyene gönderme yapmak, onlardan alıntılar yapmak içine düşmüş olduğumuz bilimsel aşağılık komplekslerimizin sonucu ortaya çıkıyor. Bu anlayış ben de dahil hepimizde az veya çok var. ‘Yurt dışındaki Türk bilim adamının büyük başarısı’ adı altında verilen çok çeşitli haberler de bizce hemen hemen aynı özelliği taşır, yani isterseniz kendi bilimsel komplekslerimizi bu çeşit haberlerde de görebilirsiniz: İyi de o Türk bilim adamı o araştırmayı Türkiye’de yapmamış, yapamamış ki… Araştırmacı elbette Türk olabilir, peki ya yapılan araştırmanın kendisini için Türkiye’li, Türkiye’den çıkmış, Türkiye’de yapılmış diyebilir misiniz?

Bazılarının ne söyleyebileceğini az çok tahmin edebiliyorum! Elbette biz de biliyoruz; en büyülü cümlelerden biri budur ve ben de bu söze bayılırım; bilim evrenseldir. Bilim evrensel olduğu için, nerede ve kim tarafından yapıldığı, insanlara faydası açısından bakıldığında çok ta önemli değildir. Fakat söz konusu tartışmamız bilimin evrenselliği ile ilgili değil. Sıkça adını andığımız veya sürekli arkasına saklandığımız evrensel bilim düşüncesinde Türkiye'nin nerede olduğudur!

Asıl cevap bulunması gereken sorulardan biri sizce bu değil mi?

Türkiye'de yaşıyorsanız mutlaka daha önce yurt dışında yapılmış ve söylenmiş konuları okumalı daha sonra kaynaklarıyla söylemelisiniz. Yoksa etiket meraklısı dostlarımızdan hemen 'şarlatan' etiketini yersiniz. Kısaca önceden kıyısından, köşesinden hakkında hiçbir şey söylenmemiş herhangi bilimsel konuda Türkiye’de tümüyle orjinal (kendine özgü) bir akademik bilimsel yayın yapamazsınız ve bu imkansızdır! (O zaman kitap yazarsınız!)

Bu kolesterolün masumiyeti konusunda da durum çok farklı değil! Bir şekilde mutlaka kibarca reddedilirsiniz. Farklı ve aykırı düşünceler, bizden çıkmamalı mutlaka dışardan gelmelidir! Belki o zaman duymayan kulaklarımız açılır ve söylenenleri dikkate alırız!

Aslında etiket ve etiketçilik sevdamız, farkında olmadan hepimizde farklı bir şekilde yer bulmuştur. Ben şuyum, ben buyum, ben çok güzel araştırma yaparım 'sen kim oluyorsun ki' diye devam eden konuşmalara kişisel olarak çok şahit olmuşumdur. Dolayısıyla aykırı düşüncelere sahipseniz, sizden beklenen bir şekilde yurt dışına çıkmanız, kendiniz olmasanız da yaptığınız çalışma ve araştırmanızın biraz Amerikan, biraz İngiliz, biraz Fransız ülkesi patentli olması gerekir. Ve buradaki üniversitedeki akademisyen ve araştırmacılardan da genel olarak öyle yapılması istenir. 'Yurt dışında şu araştırmayı yapan asistan' olarak tanınmak ve öyle hava atmak akademik platformlarda son derece önemlidir. Daha sonra da oturup hiç sıkılmadan, kendi akademik davranış modellerimizi görmeden, Türkiye'den 'neden beyin göçü' oluyor diye 'akademik' araştırmalar ve günlerce bir sonuca ulaşmayan tartışmalar yaparız.

Bazen kazara Türkiye'de ortaya çıkan birkaç orjinal bilimsel yayın ve düşünce ise, bu temel varsayımın kurallarını, bizim gibi gelişmekte olan ülkeler açısından çok fazla değiştiremez. Çoğunlukla sizlere çok orijinal olduğu ifade edilen birçok yayının ise, yurt dışı kaynaklı olduğunu sizlerde günümüz bilgisayar teknolojisiyle çok rahat bulabilirsiniz! Tamamen atıyorum, şayet böyle bir araştırma varsa kimse alınmasın, yurt dışında 'sporcuların laktik asit düzeyleri' üzerine bir araştırma yapılmıştır, bizimkiler alıp onu 'basketbolcularda laktik asit düzeyleri' şeklinde akademik bir araştırma sunarlar. Tıpkı ticari şirketlerin, şirket isimlerinde bir harfin farklı olması gerektiği gibi, bir kaç küçük değişiklik Türkiye'de akademik araştırma için yeterlidir. İşin tuhafı böyle bir araştırma hiç yapılmamışsa, sizin basketbolcuların 'laktik asit' düzeyleri üzerinde çalışma yapmak istemeniz de riske girebilir!


İşte bu nedenle sakın ola ki, elektronik ve benzeri mallarda Çin vatandaşlarına taklit ve kalitesiz ürünler ortaya çıkarması nedeniyle kızmayın, orijinal düşüncelere ulaşılıncaya kadar taklit (öykünme) her alanda kaçınılmaz olarak evrensel bir zorunluluktur. Yıllar önce Japonya'da bu işlere böyle başlamıştı.

Şimdi Japonya'yı tutabilene aşkolsun!...

Size inanılmaz gelse de, bilim de çoğu zaman aynı aşamalara sahiptir.

Üzücü olan bizimkilerin taklit yapıyor olmaları değil, sürekli olarak yaptıkları işin hep taklit noktasında kalıyor olmasıdır!...

Asıl konumuza geri dönelim!

Peki bizim yıllardan beri savunmuş olduğumuz 'kolesterol hakkındaki' düşüncelerimiz orjinal mi?
Bunu gerçekten zaman gösterecek fakat bildiğim, araştırdığım kadarıyla evet bizim kolesterolün masumiyeti konusunda ortaya koyduğumuz düşüncelerimiz tamamen orjinal, türkçe deyimle tamamıyla kendine özgü! Hatta kolesterol hakkındaki görüşlerimize hiç katılmayan bazı dostlarımıza göre 'mantıklı ve orjinal' bir komedi, fakat nedense kimseyi güldürmüyor!

Burada açıkça belirtmeliyim ki, bizim kolesterol hakkındaki kişisel görüşlerimiz bazı dostlarımızın da bildiği gibi 1990'lı yıllara kadar dayanıyor. O zamanlar elimizde sadece matematiksel bir denklem vardı. Olaylar zaman içinde gelişti ve günümüze kadar oldukça fazla dallanıp budaklaştı. Bu nedenle bu gün için çoğu araştırmacı tarafından rahatça söylenebilen, kolesterolün masum olduğu görüşlerine sonuna kadar katılırım. Fakat kolesterol yüksekliği ile ilişkili bazı konular, neden–sonuç ilişkilerinin yorumlanması ve insan yaşamı ile ilişkilendirilmesi konusunda Prof. Dr. Uffe Ravnskov, Prof. Dr. Mary Enig ve Prof. Dr. Robert Prittin gibi çok değerli araştırmacılardan, biyolog olarak biz biraz kendimize göre farklı düşünüyoruz.


Temel konularda birleştikten sonra bazı düşünce farklılıklarını aslında normal karşılamak gerekir. Zaten çoğu akademisyen dostlarım bu düşünce farkımızı biliyorlar. Kısaca, kolesterolün gerçek bir yükseklik olmadığını (göreceli), kolesterolün partiküllere bağımlı olduğunu, kolesterol yüksekliğinin partikül metabolizmasına bağlı yıkım (katabolizma) hatalarında, partikül artışına bağlı olarak ortaya çıktığını, partikül sayısı artmadan kolesterol düzeyinin yükselemeyeceğini de düşünüyoruz. Çok daha da önemlisi bize göre kolesterol moleküllerinin karaciğer hücrelerinde (anabolizma) fazla yapımı diye bir şey de yok, sadece bu nedenle dahi kolesterol düşürücü (statin) ilaçlar bizce kullanılamaz! Kolesterol konusu, partikül bazında tamamıyla göreceli, partiküller temelinde yüksek kolesterol değil, tam tersine partikül yapılarınız dikkate alındığında partikülleriniz üzerinde (small LDL) düşük kolesterol bile söz konusu dahi olabilir vs vs....


Ve daha henüz söylenmemiş, belki ilerleyen zamanlarda söylenebilecek onlarca ayrıntı....


Okuyucu olarak size göre farklı bir açıdan bakıldığında, bizim 'kolesterol konusundaki aykırı' düşüncelerimiz ‘ne İsa’ya ne de Musa’ya’ hiç bir fayda sağlamıyor gibi görünebilir. Fakat bilimle gerçekten bir 'hobi' olarak ilgileniyorsanız ne İsa, ne de Musa'ya takılıp kalmazsınız. Sizler yine de görünüşe çok aldanmayın. Prof. Dr. Uffe Ravnskov, Prof. Dr. Mary Enig, Prof. Dr. Robert Prittin ve bir çok araştırmacıyla kolesterolün masumiyeti ve kolesterol ilaçlarının zararları konusunda hem fikiriz. Sadece söz konusu zararların 'neden ve nasıl' oluşabileceği, kolesterolün nasıl yükseldiği, gerçekten kolesterolün (göreceli) yüksek olup olmadığı konularında farklı düşünüyoruz. Bizim yolumuz tam bu noktadan sonra bütün araştırmacılardan, ister istemez, biraz da mecburiyetten ayrılmak zorunlu kalıyor…

Kısaca bizim kolesterolün masumiyeti konusunda farklılığımızı anlayabilmek, daha sonraki iş....

Yurt içinde bizim gibi aykırı görüşlere sahip araştırmacılarımızı zaten biliyorsunuz, fakat Prof. Dr. Uffe Ravnskov, Prof. Dr. Mary Enig ve Prof. Dr. Robert Prittin gibi yurt dışındaki araştırmacıların neler söylediği, yıllardır neler söylemeye çalıştıkları gerçekten çok önemli...

Adı geçen akademisyen ve çeşitli uzmanların ‘kolesterolün masumiyetiyle ilgili’ görüşlerinin mutlaka çok iyi anlaşılması ve bu görüşlerin akıl yoluyla kavranması gerekiyor. Okuyucu olarak asla unutmamanız gereken nokta, bir bilimsel sorunun aşılabilmesi için, öncelikle gerçek sorunu bütün çıplaklığı ile görülmesi gerekliliğidir. Prof. Dr. Uffe Ravnskov, Prof. Dr. Mary Enig ve Prof. Dr. Robert Prittin gibi araştırmacıların yazıları ve araştırmaları da söz konusu kolesterol tartışmalarındaki çıplaklığı en iyi gösteren örnekler içerirler, kulağa kar suyu kaçırmak, beyne oksijen gönderebilmek için mutlaka gereklidirler.

Gerçek anlamıyla görülemeyen, anlaşılamayan sorunlar hiçbir zaman çözülemezler. Yani bir yerlerde çok uzun zamandan beri çözülmeyen, çözülmeyi bekleyen bir sorun varsa, sorun yüz yıllarca süren insanların akılsızlığı değil, aklın yanlış yolda ilerlemeye çalışmasından kaynaklanır. Akıl bazen karşınıza çıkan herhangi bir yolda bir yöne dosdoğru yürümek değil, doğru yolda olup olmadığını sorgulayabilmeyi de gerektirir. Gerçekten doğru yola girildiğinde aklın evrensel kuralları yine görevini yapacak, kendi yolunda yüremeye devam edecektir. Hepimizin, her şeyin 'yoldan çıktığı' zamanlar elbette olabilir. Biz işte bu nedenle tümüyle olmasa da, genel olarak çoğu araştırmacının gerçek bilimsel sorunu göremediği, gerçek sorunu gözden kaçırdığı ve bu nedenle yanlış yola girdiği düşüncesini taşıyoruz.


Türkiye’ye özgü bizim çözüm önerilerimiz zaten uzun zamandan (2003 yılından) beri matematiksel formül halinde zaten var. Şayet bilim dediğiniz alanda matematiksel bir denkleminiz varsa, geriye kalan sadece teferruattır ve zaman meselesidir. Hipotez ve teoriler çok farklıdır. Bazıları sadece eldeki akademik verilerle, karşılaştırma yoluyla doğrulanmaya çalışılır. Fakat hipoteziniz ve teorinizin sadece deneysel karşılaştırma değil de, matematiksel bir bağıntısı varsa içiniz daha rahat olur. Çünkü matematiksel bir teori ya da hipotez, sadece matematikle geçersiz kılınmak, sadece matematikle yalanlanmak zorundadır. Ve kolesterolün masum olduğu görüşlerimize karşı olarak, ısrarla kolesterol suçludur düşüncesinde olan akademisyen ve uzmanların asla başaramayacağı, değiştiremeyeceği tek olgu matematiktir.

Bizim düşüncelerimize göre kolesterol yüksekliğinin tek parametredeki masumiyeti, kolesterol ilaçlarının (statin) organizmaya zararları tartışılmaz, fakat böyle bir masumiyet durumunda bile, kolesterolün neden ve hangi gerekçelerle yükseldiğinin, diğer insanlara göre neden farklılaştığının da mutlaka açıklabilir olması gerekir. Prof. Dr. Uffe Ravnskov, Prof. Dr. Mary Enig ve Prof. Dr. Robert Prittin gibi çok değerli araştırmacıların düşüncelerinde, bizim eksik ve yetersiz gördüğümüz noktalar da tam da burada şekillenir. Kan kolesterol yüksekliğinde ortaya koyulan neden-sonuç ilişkileri daha önceki yazılarımızda defalarca yazdığımız gibi bizce son derece yanlıştır ve yine bizce ‘kolesterol konusundaki tartışmalar’ aynı mantık sistemiyle asla devam edemez. Daha doğrusu zorla da olsa devam ettirilebilir fakat kolesterol tartışmaları hiç bitmez ve insanlara faydalı olacak gerçek bir sonuca ulaşılamaz.


Ve bizce ilaç şirketlerinin ve bu konudan bir şekilde bilerek yarar sağlayanların şu an için günümüzde asıl istediği de konunun bu noktada takılıp kalması, asla gerçek çözümün hiç ortaya çıkmamasıdır. Ve 'kolesterol konusunda' birbirine karşıt görüşlerin 15-20 yıl kadar karşılıklı olarak sürekli tartışmasıdır. Karşıt görüşlerin tartıştırılması da ilaç şirketlerinin ciroları açısından hiç te fena olmaz!

Çünkü matematiksel ve mantıksal kuralları belli olmayan tartışmalardan, görüş ve düşüncelerinizde çok haklı olsanız bile hiç bir sonuç çıkaramazsınız!

'Kolesterol ilaçları ve kolesterol yüksekliği' konusundan bilinçli olarak çıkar sağlayan kaymak tabakaki azınlık bir yana bırakılacak olursa, bize göre konu aslında her bireyin, her insanın, her doktorun çok rahat kavrayabileceği kadar basittir! Yani kolesterol yüksekliği ve kolesterolün masumiyeti konusunu isterse, bir ilköğretim öğrencisine bile anlatılabilir.

Fakat kolesterol konusunun bir öğrenciye anlatılabilmesi, düşünüldüğü gibi 'öğrencinin çok zeki' olmasından değil, öğrencinin bu konularda ön yargılarının olmamasından kaynaklanır!

Kısaca konuyla ilişkili olan, bu konuda çalışan insanlarımızın kolesterol hakkındaki ön yargıları kolesterolün masumiyetinin kavranmasını zorlaştırmaktadır.


Özellikle bazı çıkar çevreleri 'kolesterol' konusunun böyle kolayca anlaşılır olmasını da istemez, her şeyi çok kompleks ve son derece karmaşık olaylar gibi anlatmaya çalışırlar ki, bu da ayrıca uğraşılması gereken bir sorun!

Yazılarımızı sürekli takip eden okuyucular açısından bizim farklılığımız çok açık bir şekilde görünür olmakla birlikte, çok yakın bir zamanda söz konusu düşünce farklılığımızı ve bu konunun çözümüne ait düşüncelerimizi ve kendimizce görmüş olduğumuz temel mantık hatalarını ‘kolesterol ve akıl oyunları’nda bir kitap olarak ortaya koyacağız. Ve bu akıl oyunlarını oynamak için ulaşabildiğimiz, aklına ve zekasına güvenen her bireyi ayırım yapmadan bu oyunu oynamaya davet etmiş olacağız!


İsteyen oynar, istemeyen oynamaz!

Fakat bu oyunu iyi oynamak isteyenlerin yurt içinde kolesterolün masumiyeti savunan araştırmacılarımız, profesörlerimiz yanı sıra, Prof. Dr. Uffe Ravnskov, Prof. Dr. Mary Enig ve Prof. Dr. Robert Prittin ve Shane Ellison gibi araştırmacıları da çok iyi anlaması gerektiğini de mutlaka söylemeliyiz!...


Mevlüt Durmuş
Biyolog
25 Haziran 2009







[1] Ek. Takvim Gazetesi’nde şu ana kadar yayınlanan kolesterol yalanları.

Kolesterol Yalanları

İlaç şirketlerinin daha fazla para kazanmak için başvurdukları yöntem, genelde hastalık üretmektir. Dünyaca ünlü profesörlere göre 'kolesterol yalanı' da bu şekilde ortaya çıktı
ABD'nin en başarılı isimlerinden biri olarak kabul edilen Prof. Dr. Mary Enig ve Prof. Dr. Robert Pritikin, kolesterolün "koca bir yalan" olduğunu kanıtladı. Profesörler çalışmalarında ilaç şirketlerinin gelirlerini artırmak için "doğal" olan birçok konunun nasıl hastalık olarak empoze edildiğini kanıtladı.




100 MİLYAR DOLAR GELİR: Uzmanlar, "Amaç insan sağlığını düzeltmek olsaydı, şu anda kolesterol düşürmek için, son derece pahalı ilaçlara yatırılan paranın sadece birkaç milyar dolarının, sigara içimini azaltmak, bedensel aktiviteyi artırmak ve beslenmeyi geliştirmek için yapılacak kampanyalara ayrılması gerekirdi. Ancak yapmıyorlar. Çünkü kolesterolü büyük bir tehlike olarak gündemde tutarak, 100 milyar dolar ekstra gelir elde ediyorlar. Yapılan araştırmalarda kalp hastalıklarına yakalanan kişilerin yüzde 50'sinde kolesterol olurken, diğer yüzde 50'sinde bu sorun yok. Bu da "Kolesterol kalp hastalıklarına neden olur" iddiasının doğru olmadığını gösteriyor. Gündelik risklerinizin, ölümcül hastalık olarak adlandırılıp adlandırılmayacağına karar veren üst düzey uzmanlardan büyük bir çoğunluğu da size ilaç satmaya uğraşan şirketlerin bordrolarından besleniyor. Temel satış stratejisi, insanların genel rahatsızlıkları algılama şeklini değiştirmek. Kısaca 'doğal süreçleri' hastalıklara dönüştürmektir" diyor.



TANIM SÜREKLİ DEĞİŞİYOR: Diğer hastalıklarda olduğu gibi, "yüksek kolesterol" tanımı daha fazla sayıda insanı hasta sınıfına sokmak için başta ABD olmak üzere birçok ülkenin ilaç şirketleri tarafından düzenli olarak yenilenmektedir. 2001 yılında yapılan, kolesterol sınırlarındaki genişletme aniden ve şaşırtıcı oldu. O kadar aşağı çekildi ki bir gecede hasta insan sayısı neredeyse üçe katlanmış oldu. Hasta insan sayısı, 13 milyondan 36 milyona çıkmıştı. Genişletilmiş yeni tanımın 14 yazarından 5'inin, kurulun başkanı da dahil ilaç üreticileri ile mali bağlantılarının olduğu ortaya çıktı. 2004 yılında başka bir uzman grubu bu kılavuzu yeniden yazdı. Bu uzmanlar 40 milyon Amerikalı'nın, yaşam biçimlerinde yapacakları değişikliklerin yanı sıra kolesterol ilaçlarını kullanmaları halinde daha mutlu bir hayat süreceğini açıkladı. Böylece ilaç şirketlerinin kazançları daha da büyümüş oldu.



BİRÇOK ÜLKENİN SAĞLIK SİSTEMİ ÇÖKTÜ: Günümüzde en çok kolesterol ilaçlarına para harcanıyor... Bu ilaçların bütçeye yükü o kadar ağır ki Doğu Avrupa ülkeleri gibi yoksul devletlerin tüm sağlık sistemi iflasın eşiğinde. Tıp dünyasında yaygın olarak kabul gören bir gerçek, kolesterol kalp krizi geçirme olasılığını etkileyen birçok etmenden sadece biri. Buna rağmen, kolesterol konusu büyük ilgi görüyor. Çünkü kandaki seviyesini ilaç tedavisiyle düşürmek mümkün. Bunun ilacını çıkarmak hiç de zor değildi. Aslında daha hareketli bir hayat ve sigarayı bırakmak, beslenme düzenine uymak, sağlıklı yaşam için başlıca gereksinim.


DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ DEHŞETE DÜŞTÜ: WHO (Dünya Sağlık Örgütü) çalışanları, morgda bir cesedi gösteren reklamdan dehşete düşmüşlerdi. Reklamın başlığı "Kan kolesterolünün küçük bir ölçümü bunu önleyebilirdi" idi. Amaçları ölüm korkusunu pazarlayarak ilaç pazarını genişletmekti. Oysa bu reklamın asıl amacı, sigara, hareketsiz bir yaşam biçimi, dengesiz beslenme, aşırı şişmanlık, yüksek tansiyon, diyabet, yüksek kan kolesterolü gibi birçok faktöre bağlı kalp hastalıkları konusunda toplumu bilinçlendirme iddiasındaydı! Bütün bu riskler arasından "sadece kolesterole" işaret ediliyordu. "Sigara içenler, aşırı şişman kişiler veya hareketsiz bir hayat sürenler, ilaç alarak kolesterol değerlerini düşürebilirler" algısı kişilere empoze edildi. Ve bu reklamların sonunda sigara içmeye, yüksek kiloda kalmaya, az hareket etmeye devam edenlerin sayısında artış yaşandı.


ABD Gıda ve İlaç Kurulu FDA'nın birçok çalışanının maaşını ilaç şirketleri ödüyor. İşte bu nedenle birçok kolesterol ilacı, 'Çok özel' olarak lanse edildi
ABD'de ilaçların piyasadan çekilip çekilmeyeceğine, ilaçların güvenilirliğine ve etkinliğine, bir kamu kuruluşu olan, Gıda ve İlaçKurulu FDA karar vermekte. İlaç şirketleri de bunun bilincinde olarak kolesterol haplarının daha güçlü pazarlanması için FDA ile yakınlık kurdu. 1990'larda ABD'de kullanıcı ödemeli yeni bir sistem uygulamaya kondu. Bu, FDA'nın ilaç inceleme işinde masrafların yarıdan fazlasını doğrudan ilaç sanayinin karşılaması anlamına geliyordu.Bir ilacın piyasadan çekilmesi talebini kendi maaşlarının ve iş arkadaşlarının maaşlarının bir kısmının yok olması anlamını taşıyordu. Prof. Dr. Enig ve Prof. Dr. Pritikin, bu sayede ilaç şirketleri kolesterolün çok tehlikeli olduğu mesajını yaydığını ve sonra da FDA'nın ilaçları onaylamasını sağladığını söylüyor. İstatistik hileleri de kolesterol ilaçların satışını artırması için kullanıldı.


Yüzde 33 azalttığı söylenir: Kolesterol, yüksek tansiyon gibi hastalıklarla ilgili istatistikler hileleri hazırlandı. Örneğin; kolesterol ilacı reklamında, bir ilacın kalp krizi riskini yüzde 33 azalttığı söylenir. Ancak bu ilacı, 5 yıl boyunca her gün içtiğiniz takdirde kalp krizi geçirme riskinizin yüzde 3'ten ancak yüzde 2'ye düşeceği asla söylenmez.


Tereyağ kolesterolü yükseltmez: Alberta Üniversitesi profesörü Spencer Proctor ve asistanı Flora Wang tarafından yapılan araştırmada, 16 hafta boyunca deney farelerine tereyağı ve inek etinde bolca bulunan vaksenik asit bakımından zenginleştirilmiş diyet uygulandı. Vaksenik asidin vücutta kolesterol başta olmak üzere birçok rahatsızlığa sebep olan şilomikronların oluşmasını yavaşlattığı gözlemlenirken, deney sonunda kötü kolesterol olarak bilinen LDL başta olmak üzere, toplam kolesterol ve trigliseritte düşüş görüldü. Flora Wang, "Tereyağı, sığır eti ve türevlerinde vaksenik asid oranı en az yüzde 70'tir. Araştırmanın bizi en çok sevindiren sonuçlarından biri, metabolizmada birçok hasara sebep olan şilomikronların oluşmasının bu yolla yavaşlatılabileceği olmuştur. Bugüne kadar zararlı etkilerinden korktuğumuz doğal yağlar, aslında sağlığımız için son derece faydalı. Tereyağı ve sığır etinin kalp krizi riskini düşürmesi, şeker hastalığı ve obezite tedavisine yardımcı olması ve kolestrole iyi gelmesi, artık bir realite" dedi.

Potansiyel müşteriler para yağdırıyor!
İleride kalp krizi geçirme riski olanlara kolesterol hapı öneriliyor. Bu yöntemle, milyonlarca kişi potansiyel müşteri haline getiriliyor. İlaç şirketleri de bu pazardan milyarlarca dolar kazanıyor
Tıpta son yıllardaki en önemli tehlikelerden biri de hastaların değil, laboratuar sonuçlarının tedavi edilmesi şeklindeki yaklaşım olduğu bir gerçek. Her kolesterolü yüksek olan kişiye, kaşına gözüne bakılmaksızın hemen "kolesterol düşürücü ilaç" yazılması da bunun en vahim örneği. Uzmanlar, "daha önce kalp hastalığı geçirmiş veya ileride geçirme riski yüksek olan insanların yarar göreceği" bu ilaçların milyonlarca insan tarafından gereksiz yere kullanıldığına dikkat çekiyor. Prof Dr. Enig ve Prof. Dr. Pritikin, "İlaç firmalarının müthiş pazarlama taktikleri ile kolesterol fobisi tüm dünyayı sarmış durumda ve milyonlarca kişi potansiyel müşteri haline getiriliyor. Maalesef, birçok doktor da kolesterol yüksekliğinin mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğunu söylüyor. Oysa, yüksek kolesterol tek başına bir hastalık olarak lanse edilemez.


ÖNEMLİ OLAN KALP HASTALIĞI: Gelecekte kalp hastalığı veya inme ihtimallerini artırabilecek birçok risk faktöründen sadece biri. Gerçek bu ama maalesef doktorların çoğu, bu ilaçların sağlıklı kadın ve erkeklerde kalp hastalıkları ve inmelere bağlı ölümlerin önlenmesine anlamlı şekilde katkıda bulunduğuna dair bir kanıt olmadığının farkında bile değil veya ilaç şirketlerinin daha da güçlenmesi için hastalarına yalan söylüyor" dedi. Ray Moynihan ve Alan Cassels' in kaleme aldıkları "Satılık Hastalıklar" isimli çalışmada da ilginç bir çok detay var. Kitapta, "Herkesi kolesterolden korkuttuk. Asıl hedefin kolesterol sayılarınızı düşürmek olduğunu sanıyorsunuz. 'Önemli olan kolesterol rakamınız' sloganını duyuyorsunuz ama işin aslı öyle değil. Önemli olan, kalp hastalığı riskinizi düşürüp düşürmediğiniz. Kolesterol hastalığın kendisiymiş gibi gösterildiğinden, tedavinizin başarısını kolesterolünüzün düşmesiyle tanımlayabilirsiniz. Sanki kolesterolün kendisi asıl sorunmuş gibi'' yazıyor.


HİÇBİR YARARI YOK!

Kan kolesterol düzeyleri giderek daha aşağı çekiliyor. Bu yeni kriterlere göre, mesela dünyanın en sağlıklı insanlarının yaşadığı Norveç'te 40 yaşın üzerindeki erkeklerin yüzde 85'i ve kadınların yüzde 20'si "yüksek risk" grubuna giriyor ve kolesterol düşürücü ilaç kullanmaları gerekiyor. Oysa, dünyanın önde gelen tıp dergilerinden olan Lancet'de geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir metaanaliz, kolesterol düşürücü ilaçların kalp hastalığı olmayan her yaştaki kadınlarda ve 69 yaşın üzerindeki erkeklerde kullanılmasının yararını gösteren hiçbir kanıt olmadığını bir kere daha ortaya koydu.

Yan etkileri gizleniyor: Sağlıklı insanlarda gereksiz yere kullanılan bu ilaçların yarattıkları önemli ekonomik kayıplar yanında, çok ciddi yan etkilere sahip olabilecekleri unutulmamalı. Birçok ilacın yan etkilerinin önemsenmemesini ve gizlenmesini bir tarafa bırakalım; yeni çıkan birçok ilacın çok ciddi yan etkileri olduğu, ölümlere yol açabildikleri çok sayıda insan tarafından kullanıldıkça anlaşılmaktadır. Örneğin, beynin gelişimi ve işlevleri için çok önemli bir madde olan kolesterolün kan düzeylerinin azalmasının yol açtığı sinirlilik, saldırganlık, hafıza kaybı, unutkanlık, iktidarsızlık, intihara teşebbüs, polinöropati vs. gibi çeşitli nörolojik ve zihinsel belirtiler prospektüslerde yazılı değil. Kas şikayetlerinin bu ilaçları alanların yüzde 1'inden daha azında görüldüğü bildiriliyor, ancak bunun doğruluğu çok şüpheli

Türkiye'de 13 milyon kutu kolesterol ilacı satılıyor: Dünya ilaç sektörünün en büyük gelir kaynaklarından biri olan kolesterol hapı, ülkemizde de büyük satış rakamlarına ulaşıyor. 2008 yılında 13 milyon kutu kolesterol ilacı satıldı. Prof. Dr. Enig ve Prof. Dr. Pritikin, dünya ilaç sektörünün yeni yaratılan hastalıklarla milyar dolarlar kazandığına dikkat çekiyor. Prof. Dr. Enig, "Birçok ülkede hazırlanan programlar nedeniyle kolesterol konusunda da insanlar büyük bir korkuya itiliyor. Sonucunda da milyonlarca kişi kolesterol hapı kullanmak zorunda kaldı" dedi. Türkiye'de de sonuç farklı değil. Araştırmalara göre Türkiye'de her 3 kişiden 1'inin yüksek kolesterol hastası olduğu belirtiliyor. 100 kişiden 79'u bilmiyormuş! Hiçbir gerçeğe dayanmayan araştırma sonuçları, müthiş bir ilaç satışına neden oldu. 2008'de Türkiye'de 12 milyon 700 bin kutu kolesterol ilacı satıldı. Yurt dışından da gelen siparişlerle bu rakam 13 milyonu buluyor. 13 milyon kutunun para karşılığı 400 milyon liradan fazla. İddialara göre, Türkiye'de yaşayan 15 yaş üzerinde her 100 kişiden 79'u kolesterol seviyesini bilmiyor. Bu kişilerin bir an önce test yaptırmaları öneriliyor. Nedeni son derece basit. Çok daha fazla kolesterol ilacı satmak. Özellikle ABD'de son dönemde kolesterolün büyük bir yalan olduğu kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Prof. Dr. Enig ve Prof. Dr. Pritikin, birçok belgeselde yaptığı konuşmalarla ve katıldığı panellerde kolesterolün nasıl bir hastalık olarak lanse edildiğini ve bunun altında yatan gerçekleri açıkladı. İlaç şirketleri her iki profesör için büyük eleştirilerde bulundu. Ancak her iki doktor da haklılıklarını kanıtladı.


Şaşkına çeviren araştırma
Vücutta yaygın olarak bulunan ve yaşam için mutlak gerekli olan bu yağı bu kadar kötülemek ne derece doğru? Son günlerde çıkan yayınlarda kolesterolün özelliklede LDL-kolesterolün sanıldığı kadar zararlı olmadığı, çocukların büyümesi için gerekli olan kolesterolün yaşlanmayla beraber hücre zarındaki hasarların onarılması açısından kolesterolünde artmasının gayet doğal olduğu çıktı. Şimdi kolesterolü savunan birçok uzman şaşkınlık yaşıyor.Cevap arayan sorular




1. Eğer kolesterol bir masal değil de ciddi bir risk faktörü ise neden kalp krizi vakalarının yarısından fazlasında kolesterol normal değerler arasındadır?


2. Önceleri 130mg /dL seviyesinde olan LDL üst sınır değeri, neden 100mg/dL'ye çekildi? Bundan kimin kazancı oldu?



3. FDA'nın güvenli dediği birçok ilaç 50'nin üzerindeki insanın ölmesine neden oldu. Peki bunun sorumlusu kim?


4. Bu ölümlerin çoğu ilaçların yanlış kullanılmasından diyorsunuz, bu sizce hastanın hatası mıdır? Yoksa bütçesinin yüzde 5'inden azını ilaç güvenliğine harcayan FDA (İlaç ve Gıda Dairesi) ile doktorların mı?


5. Genel olarak ilaç yan etkilerinden ölümlerin, trafik kazalarından kaynaklanan ölümlere oranla 5 sefer daha fazla olduğu gerçeğini kolesterol uzmanları kabul etmiyor biliyor musunuz?





Tıp dünyasının 10 büyük yalanı


İlaç şirketlerinin daha fazla gelir elde etmesi için birçok yalana başvuruldu: Kolesterol kötüdür, kolesterol düşürücü ilaçlar etkilidir, ilaç kaliteyi yükseltir gibi...

Araştırmacı Shane Ellison'ın hazırladığı ve tüm dünyada büyük yankı bulan 'Tıbbın 10 büyük yalanı' adlı çalışma, ilaç şirketlerinin nasıl gelirlerini artırmak için yalanlara başvurduğunu gözler önüne seriyor. Ellison, ilaç şirketlerinin uydurduğu en büyük yalanlardan biri olan kolesterol üzerinde çok duruyor. Ne yüksek kolesterol kalp krizine yol açıyor ne de ilaçlar kolesterolü düşürüyor.

Peki biz ne yapıyoruz?

En ufak bir baş ağrısında bile ilaçlar alınıyor.


İşte size tıbbın 10 büyük yalanı:

Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi FDA'nın onayladığı ilaçlar güvenli ve etkindir: FDA'nın onayladığı birçok ilaç, ölümlere neden oldu. Hatta yakınlarını kaybedenlerin birçoğu büyük tazminatlar kazandı.

Yüksek kolesterol, kalp hastalığı için risktir: Bu sağlık efsanesi başta Amerika olmak üzere birçok ülkede çökertildi. Kalp hastalığı 35 yaşın üzerindeki tüm kişiler için ilk ölüm nedeni. Kalp hastalığı riskinin, kan kolesterolü yükseldikçe arttığı doğruysa, o zaman kalp krizinden genç yaşta ölenlerin total kolesterolünün de yükselmiş olduğunu görmeliyiz. Bu doğru değil. Kalp krizlerinin ve inmelerin yarısı kolesterolü yükselmemiş kişilerde ortaya çıkıyor.

Kolesterol kötüdür: Amerikan Kalp Birliği'ne göre, 105 milyondan fazla Amerikalı'nın kolesterol düzeyi 200 mg/dl ya da daha yüksek seviyede. Bu, ilaç endüstrisi için potansiyel müşteri anlamına geliyor. Ancak yüksek kolesterolün ömrü uzattığı biliniyor. Yüksek kolesterolü olan erkeklerin bağışıklık sistemi daha güçlü. Ayrıca kolesterol karaciğerde safra asitlerinin üretimine yardımcı oluyor. Bu asitler vücudun artık ürünlerden temizlenmesi için gerekli.

Kolesterol düşürücü ilaçlar güvenli ve etkindir: Kolesterol düşürücü ilaçlar, bellek ve odaklanma üzerinde olumsuz etki yapıyor. Kanser riskini artırıyor, sinirlere hasar veriyor. Zaten bu ilaçların ana maddesi, kırmızı pirinç mayası diye bilinen bir mantarın izole edilmiş zehrinden başka bir şey değil.

İlaçlar bilime dayanarak onaylanır: FDA uzmanlarının yarıdan fazlasının, ilaç şirketleriyle doğrudan maddi ilişkisi var. İlacın piyasaya çıkıp çıkmayacağına karar veren kurulun yüzde 51'i, diğer yüzde 49'u ölümcül ilaçların güvenli ve gerekli olduğunu ikna etmek için uğraşıyor.

İlaç reklamları bizi bilinçlendirir: Birçok kolesterol düşürücü ilaç reklamında kas ağrısı, kas kaybı, güçsüzlük gibi yan etkilerin görülmediğine dikkat çekiliyor. Ancak gerçek, bunun tam tersi.

İlaçlar, yaşam kalitemizi yükseltir: FDA ta rafından onaylanan ilaçlar her yıl yaklaşık 160 bin kişiyi öldürüyor. Yaklaşık iki milyon insan, ilaçların yol açtığı hastalıklara yakalanıyor. Obezite, kanser, böbrek yetmezliği, otizm, depresyon bu hastalıklardan bazıları.

Doktorlar reçeteli ilaçların tehlikeleri konusunda hassastır: Batı ülkelerinde doktorlar, reçeteli ilaçlar hakkında bilgi edinmek için tıp dergilerine başvuruyor. Çünkü en güvenilir kaynak bu dergiler. Bütün makaleler bilimsel gerçeklere dayanarak sunuluyor. ABD'de ise durum çok farklı.

Besin destekleri tehlikelidir: İlaç şirketleri, besin destekleriyle rekabeti aza indirmek için hükümeti etkileme amaçlı bir dizi teknik kullanıyor. Bunlardan ilki, besin maddelerinin doğru kullanımıyla ilgili dersin 85 yıl önce tıp fakültelerinden kaldırılmış olması. Bir diğeri ise ilaç endüstrisi lobisinin medyayı etkisi altına alarak, besin desteklerine karşı olumsuz bir hava estirmesi.

Kolesterol öldürür: Kalp krizi geçiren kişilerden yüzde 50'den fazlasının kolesterolü normal çıktı.





Halkı korkutarak ilaç sattılar

Yıllarca tereyağı, yumurta ve kırmızı etin yüksek kolesterole neden olduğu iddia edildi. Ancak gerçek, bunun tam tersiydi. Amaç, bu besin maddelerini tüketenleri korkutup birçok kolesterol ilacını satmaktı...

Alberta Üniversitesi Profesörü Spencer Proctor ve asistanı Flora Wang, başta tereyağı olmak üzere yumurta, kırmızı et, kabak, ay çekirdeği, tavuk derisi, balık derisi, peynir ve sütün yüksek kolesterole neden olduğu iddialarını çürütmek için araştırma yaptı. Uzun yıllar süren çalışmalar sonucu bunun gerçek olmadığı bilimsel olarak kanıtlandı. 16 hafta boyunca deney farelerine tereyağı, yumurta, inek eti, peynir, süt ve balık derisi gibi yiyeceklerle zenginleştirilmiş diyet uygulandı. Vaksenik asidin vücutta kolesterol başta olmak üzere birçok rahatsızlığa sebep olan şilomikronların oluşmasını yavaşlattığı gözlemlenirken, deney sonunda kötü kolesterol olarak bilinen LDL başta olmak üzere, toplam kolesterol ve trigliseritte düşüş görüldü. Flora Wang, "Araştırma yaptığımız besin maddeleri ve türevlerinde vaksenik asid oranı en az yüzde 70'tir. Araştırmanın bizi en çok sevindiren sonuçlarından biri, metabolizmada birçok hasara sebep olan şilomikronların oluşmasının bu yolla yavaşlatılabileceği olmuştur. Bugüne kadar zararlı etkilerinden korktuğumuz doğal yağlar, aslında sağlığımız için son derece faydalı. Tereyağı ve sığır eti, süt ve peynir gibi besin maddelerinin kalp krizi riskini düşürmesi, şeker hastalığı ve obezite tedavisine yardımcı olması artık bir realitedir" dedi. Şimdi uzun bir süredir bu besin maddelerinin kolesterolü yükselttiği ve sonrasında da ölümlere neden olduğunu iddia eden doktorlar, şaşkınlık yaşıyor. İlaç şirketleri de bu besin maddelerini tüketen milyonlarca kişiye sattıkları kolesterol ilacı sayesinde milyar dolarlar kazandı.1930'da niye yoktu?Yeni dünya sisteminde ilaç firmalarının her hastayı bir müşteri olarak gördüklerini ve müşteri kaybetmek istemedikleri için kolesterol ve kanser dahil olmak üzere birçok hastalığı kesin olarak tedavi edip bitirmek istemedikleri artık bilinen bir gerçek. Uzmanlar, "Dünya genelinde en çok etle beslenilen 1930'lu yıllarda ölüm nedenleri arasında kanser ve kalp krizinin bugünkü gibi ilk sıralarda olmadığı biliniyor. Hatta kolesterol diye bir korkunun olmadığı da herkesin kabul ettiği bir gerçek" dedi.


Haberle İlgili Bağlantılar:
http://www.takvim.com.tr/Guncel/2009/06/22/haydi_hastalik_uretelim
http://www.takvim.com.tr/Aktuel/2009/06/23/fda_devreye_girdi
http://www.takvim.com.tr/Aktuel/2009/06/24/potansiyel_musteriler_para_yagdiriyor
http://www.takvim.com.tr/Aktuel/2009/06/24/yan_etkileri_gizleniyor http://www.takvim.com.tr/Aktuel/2009/06/25/turkiyede_13_milyon_kutu_kolesterol_ilaci_satiliyo http://www.takvim.com.tr/Guncel/2009/06/26/tip_dunyasinin_10_buyuk_yalani
http://www.takvim.com.tr/Aktuel/2009/06/27/halki_korkutarak_ilac_sattilar

19 Mayıs 2009 Salı

Kolesterol ilaçları (statinler) konusunda neden iflah olmuyoruz?


Bu yazı kolesterol konusunda çok bilgili
olan, bizim ‘iflah’ olmamızı
sabırsızlıkla bekleyen
araştırmacılara
ve ilaçlar konusundaki
tartışmalarda, kararsızlık
yaşayan doktorlarımıza ithaf edilmiştir.

Mevlüt Durmuş


Kolesterol ilaçları (statinler) konusunda neden iflah olmuyoruz…

İflah olmak teriminin karşılığı basit olarak düzelmek, iyileşmek olarak tanımlanabilir. Ve bazı uzmanlarımız, statin ilaçlarının çok faydalı olduğunu düşündükleri için olsa gerek, statin ilaçlarını sevmeyen, sevemeyenlere ‘iflah olmaz[1]’ diyorlar ve bence de bu konuda çok ama çok haklılar…

Gerçekten de biz statin ilaçları karşıtları, kolesterol masumdur savunucuları iflah olmayız, daha doğrusu artık çok geç, ‘iflah olmak’ istesek bile olamayız! Fakat bu durum düşünüldüğü gibi bizim inatçılığımızdan veya ilaç karşıtlığımızdan değil, bilimsel arayışlarımızdan, cevabını bulamadığımız sorulardan ve her bilim adamında olması gereken bilimsel şüpheciliğimizden kaynaklanıyor.

Ve bizce özellikle statin ilaçları ve kolesterol konusunda doktorlarımızın da birazcık şüpheci olması ve bazı sorulara cevap bulması gerekiyor.

İşte size bazı sorular, bizim iflah olmamışlığımızla ilgili bazı gerekçelerimiz ve konuya temel bakış açımız:

1. Kanda lipit taşıyan partiküllerden yani lipoproteinlerden bağımsız dolaşan kolesterol molekülleri yoktur. Bütün kolesterol molekülleri, kandaki farklı türdeki (LDL, HDL vs) partiküllere bağımlıdır.

2. ‘Kandaki kolesterol ve lipitleri taşıyan (VLDL, LDL, HDL) lipoprotein partikülleri çoğalmadan, birim alanda partikül sayısı artmadan tek parametrede kolesterol düzeyinin yükselmesi mümkün müdür?’ sorusuna verilecek cevap öncelikli ve özellikle bu konuda tereddüt içinde olan doktorlar için son derece çok önemlidir. Çünkü bu soruya vereceğiniz cevap, kolesterol konusuna bakışınızı tümüyle değiştirecektir. Bazı uzmanların ısrarla kandaki kolesterol düzeyini, birim alandaki partikül birikiminden bağımsızmış gibi görmesi, bağımsız algılaması ve insanlara da kolesterol moleküllerini bağımsız olarak sunması bizce bilimsel saçmalıktır. Kanda birim alanda partikül sayısı (VLDL, LDL, HDL vs) artmadan tek parametrede kolesterol ve lipit değerleri hiçbir zaman yüksek olamaz. Kolesterol düşüklüğü içinde bu durumun tersi geçerlidir: Kanda birim alanda partikül sayısı azalmadan, kolesterol ve lipit değerleri azalmaz!

3. Önceki maddelere bağlı olarak üzerinde biraz düşünülmesi gereken konu şudur: Söz konusu kolesterol düşürücü statin ilaçlar (statinler) ya kana geçen partikül miktarını azaltarak ya da kanda biriken partiküllerin kullanılmasını sağlayarak birim alandaki partikül sayısında azalmaya neden olarak kan kolesterol düzeyini düşürebilir! Yani tek başına kanda kolesterol molekülü bulunmadığına göre, birim alandaki partikül sayısı ve partikül miktarı azalmadan tek parametrede kolesterol düşmez, düşemez. Kısaca hücre içinde ilaçlarla (statinlerle) kolesterol yapımını engellediğinizde, sadece kolesterol yapımını, hücre içinde kolesterol sentezini engellemiyorsunuz, karaciğer hücrelerinde başka şeyler de oluyor. Statin türevi ilaçların partikül salınımını engellemediği yolunda bir çok yayın olsa da bu yayınlar bize göre anlamsız kalıyor. Çünkü hücre içi kolesterol sentezi engellendiğinde, aynı zamanda kana daha az lipoprotein partikülü (VLDL) veriliyor. Kısaca partikül oluşumu da engelleniyor ki, tek parametrede kolesterol miktarı azalabiliyor!

4. Kanda partikül birikimleri ve kolesterol yükseklikleri az da olsa paraleldir. Hatta birim olarak partikül bazında yağ asitleri ve kolesterol eksik bile olabilir (small LDL). Araştırmacılar tarafından çok önceden sorgulanması gereken ve asla sorgulanmayan bir diğer önemli nokta, kandaki partikül birikimini ortaya çıkaran neden veya nedenlerdir. Teorik olarak kandaki kolesterol taşıyan lipoprotein partiküllerin birim alanda artışına metabolik açıdan sadece iki faktör etkili olabilir: Ya partiküllerin (ve kolesterolün) aşırı yapımı (anabolik sentezi) söz konusudur, ya da daha önce oluşmuş lipit taşıyan partiküllerin (lipoproteinlerin) yıkımında (katabolizmasında) çok ciddi bir sorun olmalıdır ki kanda partiküller biriksin ve kolesterol yüksek görülsün! Başka türlü kanda partikül birikimi olamaz. Bazıları tam aksini iddia etse de, bizce genel anlamda partiküllerin ve kolesterolün yıkımında (katabolizmasında) çeşitli sorunlar vardır. Yani tek parametredeki yüksek kolesterol olgusu bizim düşüncemize göre hiçbir zaman, kolesterolün hücre içinde aşırı senteziyle ortaya çıkan bir olgu değildir[2], kolesterol ya da partiküllerin aşırı, fazla üretimi bizce tam bir masaldır ve insanlar kandırılmaktadır! Yüksek kolesterol olgusu tamamen partikül farklılaşmalarına (small LDL, okside LDL) ve birikimine (katabolizmasına) bağlıdır, karaciğer hücrelerinde fazla partikül ya da kolesterol üretimi söz konusu değildir!

5. Kaç kişinin, kaç uzmanın, kaç doktorun anlayacağını, konuyu anlayabileceğini gerçekten bilmiyorum ama daha basit ve kısa bir anlatım yolu bulamadım. Yayınlanmak için hazırlanmış konuyla ilgili bir kitabımız olsa da, biz şimdilik[3] düşüncelerimizi şöyle özetleyebiliriz: Kanda partikül (LDL vs) birikimlerine bağlı olarak ortaya çıkan kolesterol yüksekliğinin metabolik yolları bellidir. Birim alanda partikül sayısı çokluğu ya fazla hücresel yapıma (anabolik) ya da düşük hücresel yıkıma (katabolizmaya) bağımlıdır. Ve ‘kolesterol yüksekliği’ adını vermiş olduğumuz olgu lipit taşıyan partiküller temelinde tamamıyla, partikül sayısına bağlı olarak ortaya çıkan rastlantısal bir zorunluluktan ibaret, üretim fazlalığı ile ilişkili olmayan ‘göreceli’ bir yüksekliktir. Kolesterol yüksekliği olarak algıladığımız, partikül sayısı artışına bağlı bu rastlantısal zorunluluk, tamamen birim alanda kullanılamayan veya farklılaşmış partiküllerin çokluğundan kaynaklanır. Farklılaşmış ve/veya kullanılmayan, biriken partiküller makrofajlar yoluyla kandan uzaklaştırılmaya çalışılırken damar sertliği (ateroskleroz), damar kireçlenmesi elbette oluşabilir, bu konular tartışılabilir! Fakat bütün bu metabolik olayların doğrudan kolesterol molekülleriyle değil, partikül birikim ve partikül farklılaşmalarıyla ilişkisi vardır. Makrofajlar sadece kolesterol moleküllerini değil, bütün bir partikülü yok etmeye çalışırlarken damarlarda kireçlenmelere neden olurlar. Fakat çoğu uzman partikül birikimleri veya partikül farklaşmalarını değil, rastlantısal zorunluluk gereği yükselen kolesterol hedef göstermektedir. Prof. Dr Ahmet Aydın’ın deyimiyle[4] kolesterol molekülleri bilim dünyasınca tam anlamıyla ‘günah keçisi’ yapılmıştır.

6. Kullandığımız statin türevi ilaçlar, hücre içinde kolesterol sentezini durdurarak kana partikül verilmesini (salınımını) engelliyorsa, bizler partiküllere ait hücresel yapım (anabolik) fonksiyonlarını hücre içinde durdurmuş oluyoruz demektir! Moleküler veya lipit taşıyan partiküllerle ilgili metabolik bir sistemde, sistemin partiküllerin kandan uzaklaştırmasıyla ilgili bölüm (katabolizma) bozuksa ve bu bozukluğa bağlı olarak tek parametrede kolesterol yüksek oluyorsa, partikül yapımını (anabolizmayı) engelleyerek kolesterolü düşürebiliyor olmam yeterli değildir. Anabolik açıdan partikül oluşumunu engellemek organizmadaki kronikleşen katabolik bir sorunu çözebilir mi dersiniz? Bu anlayışı kabul etmek, bilim adamlarının hem kendilerini hem de insanları kandırmasından başka hiç bir işe yaramaz! Katabolik bir soruna, anabolik bir çözüm arayışı, organizma bütünlüğü içinde tedavi adıyla anılabilir mi?
Partiküllere ait yıkım fonksiyonları (katabolizması) bozulmuş bir karaciğer hücresinin, yapım fonksiyonları (anabolizmasını) bozacak olursam hastaya iyilik mi, yoksa kötülük mü yapmış olurum? Tren kazasında bir insanın bir ayağı kopmuşsa, elbette yürümesinde çeşitli sorunlar ortaya çıkmasına rağmen az çok yürüyecek, olmadı sürenecek, zor da olsa hareket etmeye çalışacaktır. Fakat hastanın sağlam olan ikinci ayağını kesip birinci ayağın boyuna getirmek, tıp bilimleri açısından tedavi olarak tanımlanabilir mi? Doktorlarımızın bu soruyu mutlaka bana değil, kendilerine sormaları gerekir!

Hem yapım (anabolik) hem de yıkım (katabolik) fonksiyonları bozulmuş bir lipit metabolizmasında, bütün vücudun, organizmanın yağ asitleri ve kolesterol dahil, steroid ihtiyaçları karşılanabilir mi? Şayet sizin cevabınız ‘evet, lipit metabolizmasında hem anabolizma hem de katabolizma birlikte bozulabilir ve organizma bu durumdan hiç zarar görmez’ diyebiliyorsanız çekinmeden statin ilaçlarınızı rahat rahat yazabilirsiniz. Elbette bu sizin sorumluluğunuz ve sizin tercihinizdir. Fakat bize göre, defalarca yazdığımız gibi bu sorunun cevabı artık bizce bellidir[5], total anlamda ve bütün organlar temelinde organizma içinde kolesterol, steroid (ve yağ asitleri) kullanımı fonksiyonel anlamda eksiktir! Ve yaşlandığımız süre içinde de eksilecektir!

Sıradan bir biyologun düşünceleri ne kadar dikkate alınır bunu bilemem. Fakat kişisel olarak, benim kolesterol düşürmek için (statin) hiç ilaç kullanmayacağım, statin ilaçları konusunda iflah olmayacağım kesin olarak bellidir.

Ve bizce başkalarının iflah olması gerektiğini düşündüğümüz nokta da tam burasıdır!

Karaciğer hücrelerinin zaten partikül yıkımıyla ilgili (katabolik) fonksiyonları ya doğuştan (genetik) ya da sonradan çeşitli nedenlerle (small LDL, okside LDL) bozulmuştur. Bu durumun varlığı bilindiği halde, bu üzücü tabloya bir de karaciğer hücrelerinin partikül yapımıyla ilgili fonksiyonlarını bozarak yeni bir faktör ilave etmekle, bizim henüz kabul görmeyen düşüncemize göre büyük bir hata yapıyorsunuz!

Hele bir de bunu hücre içinde kolesterol yapımını durdurarak ilaçlarla (statinlerle) yapıyorsanız, hatalar daha bir katmerli oluyor!…

Ve bunun bir tek anlamı olabilir...

Kolesterol ilaçları (statinler) bizce bu nedenle son derece sakıncalıdır! Bir ayağıyla zor da olsa sekerek, aksayarak yürümeye çalışan bir metabolizmanın, ikinci ayağını da kesmek ve ayak boylarını eşitlemeye çalışmak bizim düşüncemize göre bilim ya da bilimsellik değildir!...

Statin ilaçlarını çok seven bir doktora sorulması gereken şudur: Karaciğerden kana partikül salınımının ilaçlarla (anabolizmanın) durdurulması, yıkımı tamamen (katabolizması) azalmış bir karaciğer hücresinin işleyişi açısından ne anlama[6] gelir?

Statin ilaçlarının yan etkileri ve statin ilaçlarının zararları konusunda iflah olmayanlar, söz konusu sorunun cevabını aslında çok ama çok iyi bilirler!...

Tabii ki metabolizma deyiminin ne anlama geldiğini hala unutmamışlarsa!...


Mevlüt Durmuş
Biyolog

19 Mayıs 2009

Not: Statin ilaçlarıyla ilgili, statin ilaçlarının sağlıksız, katabolizması bozuk bir hücrede (?) sağlıklı reseptörler (LDL-R) oluşturabileceği gibi farklı iddilar (pleitropik etkiler vs) da elbette var. Bunu farklı bir yazıda ilerleyen günlerde ele alacağız!



Dipnot ve açıklamalar
[1] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11621644.asp?yazarid=95&gid=61 Prof. Dr. Osman Müftüoğlu’nun ‘Kolesterol ilaçlarına ne zaman başlamalı’ konulu yazısı
[2] http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=93903 Bilimin çılgın yanılgısı www.kolesterolmasallar.blogspot.com
[3] Bu konuları detaylı olarak incelediğimiz kitap sanıyorum çok yakında (Haziran) çıkmış olacak…
[4] http://www.beslenmebulteni.com/
[5] http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=95365 yaşlanırken seks hormonlarımız neden azalır
[6] Anabolizma ve Katabolizma bir alandaki metabolizma işleyişidir. Her ikisinin de yok olması, organizmanın lipit ihtiyacının hiç karşılanmaması ve/veya hücrenin ölmesi anlamındadır.

25 Nisan 2009 Cumartesi

Multifaktöriyel risklerimiz ve yaşamak





Geçirdiğiniz bir kalp krizi sonrası
kolesterolünüz yüksek değilse, doktorunuz
kolesterol konusunu hemen unutacak,
sizin için özenle hazırlanmış
mültifaktöriyel riskleri ortaya koyacaktır!
Peki bu faktörlerin temelini
biliyor musunuz?
Multifaktöriyel risklerimiz ve yaşamak

Hem kolesterol yüksekliği olan insanlar, hem de kolesterolü normal insanlar da kalp krizi geçirebiliyor. Sadece kolesterol düzeyleriniz dikkate alındığında ve damar sertliğine bağlı geçirilmiş olan kalp krizlerine bakıldığında[1], aslında kalp krizi geçirmeniz yazı tura gibi bir şey!

Artık bu açık bir şekilde biliniyor!…

Fakat burada bir sorun ortaya çıkıyor.

Günümüzde çoğu uzmanımızca ‘şu kadar kolesterol düşüklüğü, sizin kalp krizi geçirmenizi, damar sertliğinizi şu kadar engeller’ şeklinde yapılan araştırmaların doğruluğu da şüpheli bir hale gelmiyor mu dersiniz?

Madem ki, nesnel gerçeklerde kalp krizi geçiren veya damarları tıkalı olan insanların en az yarısının kolesterolü normal[2], kolesterolün düşük olmasının teorik avantajı sadece istatistiksel araştırmalarla sınırlı kalacak demektir. Şayet kolesterol miktarındaki düşüklükler, gerçekten kalp krizleri miktarında azalmaya yol açmış olsaydı, kalp cerrahları eminim daha az yorulacaklardı. Ameliyat, anjio veya kalp krizi geçiren hastaların tümünde, kolesterol düzeyinin belirgin bir şekilde yüksek olması aslında bu tartışmayı bitirebilirdi...
Ameliyat masalarında birebir yaşanılan gerçeklerle, teorik ve istatistiksel çalışmalarla neden çelişir ki? Böyle bir durumda, kolesterol yüksekliği ve kalp damar hastalıkları ilişkisindeki teorik ve istatistiksel iddiaların, nesnel gerçeklerle yani geçirilmiş olan kalp krizleriyle uyuşması imkansızın çok ama çok ötesinde demektir.

Kolesterol yüksekliğine bağlı istatistiksel iddialar, yaşanılan gerçeklerle çatıştı…

Damar sertilğine (ateroskleroza) bağlı kalp damar hastalıklarında, sorun sadece kolesterol yüksekliği olsa, sadece yüksek kolesterolü olan insanlar kalp krizi geçirse sorunu çözmek çok ama çok daha kolaydı. Fakat görüyoruz ki, kalp krizleri ve kolesterol ilişkisinde yaşanılan gerçekler göründüğü ve insanlarımıza anlatıldığı gibi değil…


Fakat siz yine de, yaşlılarda ölüm oranları ve kolesterol düzeyleri arasındaki ilişki inceleyen, kolesterol düştükçe ölüm oranlarının arttığını söyleyen, onlarca araştırmayı unutup[3], ‘kolesterol düzeyinde 10 mg/dl’lik düşüş, damar sertliğine bağlı kalp krizi riskini yüzde bilmem kaç düşürür’ ısrarlarına her zaman için hazırlıklı olun! Çünkü kardiyoloji dünyasının kısa vade de kolesterol saplantısından kurtulması hem teorik, hem de pratik açıdan pek mümkün değildir. Tek parametrelik kolesterol yüksekliğinde neden- sonuç ilişkileri ilk başından bu yana sürekli yanlış kurulmuş ve böyle devam etmesi istenmiştir. Neden-sonuç ilişkileri[4] 1960’lı yıllardan bugüne yanlış kurulduğu için, kolesterol yüksekliği konusundan kolay kolay vazgeçilmeyecektir!

Birim alanda partikül yoğunluğuna ve aynı zamanda partikül fizyolojisine bağlı kolesterol miktarı değişimleri, kardiyoloji dünyası tarafından kabul etmediği sürece insanlar bu ‘kolesterol’ kabusundan hiçbir zaman kurtulamayacaktır.

Bir yalan, farklı bir yalanı doğurur…

Elbette, kalp krizleri için başkaca ‘risk faktörleri’ni de biz de biliyoruz. Kolesterol dışı “multifaktöriyel risk faktörleri” denilen, fakat içeriği tam açıklanamayan kardiyoloji dünyasının çok sevdiği anlaşılması zor söylemlerden bizim de birazcık haberimiz var. İtiraf etmek gerekirse, biyoloji ve canlılıktaki bazı temel bir kuralı unuttuğumuz, sistematik düşünce sisteminden uzaklaştığımız ve boş bulunduğumuz bir anda, biz de bu multifaktöriyel risk faktörleri konusuna 3-5 ay takılıp kalmıştık….

Unutmayın, insanlara ‘risk faktörleri’ adı altında verilen bu olgular, normal kolesterol düzeylerinde yaşanmış olan kalp krizlerinin sorgulanması sırasında devreye giriyor, bu nedenle multifaktöriyel risk faktörlerini bir vatandaş olarak anlamanız çok önemli!

Biyolojik temellerle sistematik düşünüldüğünde, multifaktöriyel risk faktörlerini anlamak son derece basit ve anlaşılması en kolay konulardan biridir! Yani sanıldığı gibi mültifaktöriyel risk faktörlerinin anlaşılması hiçte zor değildir. Sadece detayla gerektiğinden fazla takılmayın yeter!

Kardiyoloji dünyasının görüşlerine göre, kolesterol dışındaki kalan ‘Risk faktörleri’ öylesine karmaşıklaştırılmış bir olgu ki, sadece bu açıdan baktığınızda konunun içinden çıkmanız bir hayli zor. Şayet kolesterol düzeyiniz normal durumdayken kalp krizi geçirmişseniz, multifaktöriyel risk faktörleri mutlaka devreye girecek, böyle bir durumda kolesterolünüzün yüksek olmadığına fena halde üzüleceksiniz demektir!
Multifaktöriyel risk faktörleri size öyle bir aktarılır ki, damarlarınızı tıkayıp sizin kalp krizi geçirmenizi sağlayan fiziksel olgu ( yani aterom plakları), damarlardaki daralma, tıkanma sanki sizde hiç oluşmamış gibi düşünürsünüz. Damarlarınızın tıkanmasına neden olan asıl fiziksel ve maddesel bulgular (aterom plakları) değil, damarlarınızı tıkayan çeşitli ‘risk faktörleri’adı verilen karmaşık olgularınızdır. Oysa damarlarınızı tıkayan aterom plaklarının fiziksel ve patolojik yapısı bellidir. Damar sertliğini oluşturan maddesel ve fiziksel gerçeklik, hem kolesterolü yüksek olanlar hem de kolesterolü normal olanlarda üç aşağı beş yukarı aynı fiziksel ve patolojik[5] özellikleri taşırlar…

Size anlatılan, kalp krizine neden olabilecek risk faktörleriniz arasında neler yoktur ki: Genetik yatkınlık, karaciğer hastalıkları, akciğer hastalıkları, tiroid hastalıkları, böbrek hastalıkları, şeker hastalığı, sigara, şişmanlık, aşırı alkol, tansiyon, metabolik sendrom, hareketsiz yaşam şeklinde uzar gider liste.

Listeye baktığınızda, normal şartlarda 40-60 yaşına gelmiş bir insanın kalp krizi geçirene kadar, bu hastalıkların hiç birini yaşamamış olması imkansızdır. Bu nedenle, normal kolesterol düzeyinde kalp krizine yakalanmışsanız, her zaman bir risk faktörü sizde çok kolayca bulunur ve bu riskler (şaşıracaksınız ama) gerçekten de doğrudur! Fakat uzun vadede…

Peki geçirmiş olduğunuz damar sertliğine bağlı bir kalp krizi için, yaşam boyu geçirdiğiniz ve geçirebileceğiniz bütün hastalıklarınız neden birden bire risk faktörü olabiliyor dersiniz!....

Bu basit olguyu gerçekten kavramanız için, yaşamın biyolojik dinamiklerini ve gizemlerini biraz daha temelden anlatmamız gerekiyor!

****************

İnsan organizması, fiziksel olarak değişik ve birbirinden farklı organ, doku, hücrelerin oluşturduğu bir bütündür. Ve yaşam için önemli olan bu bütünlüğün korunmasıdır. Kısaca, hücreleriniz birleşerek dokuları, dokular birleşerek organları, organlar birleşerek canlı organizmamızı oluştururlar. Organizmanın düzenli işlemesi, bir anlamda organlarınız, dokularınızın ve hücrelerinizin birlikte düzenli ve sistematik bir şekilde işlemesine bağlıdır. Ve organlar arasında sürekli bir iletişimin, haberleşmenin varolması organizmanın ‘olmazsa olmaz’ ve asla değiştirilemez temel kuralıdır. Organizma içinde sürekli çalışan organlar arasında sağlıklı bir iletişimin doğal olarak birçok yolu vardır. Fakat organlar, dokular ve hücreler arasındaki iletişimin et etkili yollarından biri, organlarla ilişkili molekülerde ortaya çıkan moleküler değişim ve moleküler farklılaşmalardır. Moleküler değişim, moleküler farklılaşmalar ve moleküler yenilemeler olmadan organlar arasında sistematik çalışma sağlanamaz!

Bir organla ilişkili olarak ortaya çıkan molekülerdeki çok farklı, aşırı değişim ve farklılaşma, en az iki temel gerçeği ortaya çıkarmış olur:

1. Söz konusu moleküler farklılaşmaya, azalmaya veya yükselmeye (şeker yüksekliği vs) neden olan organınız rahatsızdır (örneğin, penkreas=şeker hastalığı). Organizma içindeki bütün moleküllerdeki değişim ve farklılaşmalar mutlaka bir organı, bir dokuyu veya hücre grubunu işaret eder

2. Söz konusu hasta olan veya işlevsiz kalan organ nedeniyle ortaya çıkan moleküler anlamdaki değişimler, mutlaka zaman içinde diğer farklı organların düzen ve sistemli çalışmasını da etkileyecektir. Çünkü bir organın fonksiyonlarının bozulmasıyla, organizma bütünlüğü zarar görmüştür.

Bizce, tam bu noktada, yani ikinci madde de kardiyoloji biliminin ‘risk faktörleri’ adını vermiş olduğu olgu devreye girer. Yani böbrekleriniz iyi çalışmıyorsa, akciğer hastalığı nedeniyle solunum olayında (sigara) düzensizlik yaşıyorsanız veya pankreas organı nedeniyle şekeriniz yükselmişse, söz konusu organlarda yaşanan düzensizlikler mutlaka kalp damar sisteminizi de kaçınılmaz olarak, bir şekilde etkileyecektir. Bizce biyolojik olarak bunda şaşılacak ve anlaşılmayacak bir durum yoktur.

Hatta, bazı durumlarda bir organda ortaya çıkan rahatsızlığın, farklı organları etkilemesi, farklı organlara zarar vermesi engellenebilir. Örneğin böbreklerinizde tedavisi gerçekten zor bir sorun varsa, yükselen (üre, kreatinin gibi) bazı değerler, diyaliz cihazları yardımıyla kandan uzaklaştırılabilir. Fakat unutmayın, bu durum böbreklerdeki temel sorunun bittiğini göstermez. Burada amaç böbreklerindeki rahatsızlığın diğer organları etkilemesini engelleyebilmek (diyaliz) ve organizmanın işleyişindeki bütünlüğü devam ettirebilmektir. Böylece böbreğiniz dışında kalan farklı doku ve organların zarar görmesi az da olsa engellenmiş olursunuz.

Şayet bu yapılamayacak olursa, kalp damar sistemi dahil bütün organ, doku ve hücreler, böbreklerde ortaya çıkan bu (üre, kreatinin yükselmesi) durumdan etkilenecek ve sonuçta organizma yaşamını bir şekilde kaybedecektir[6].

Aynı olgu pankreas organı ve şeker hastalığı ilişkisi içinde geçerlidir. Yüksek tansiyon, akciğer hastalıkları ve benzeri risk faktörleri içinde bu temel biyolojik kural hiç değişmez. Organlar üzerinde ortaya çıkan her hastalık uzun veya kısa vadede, farklı organların çalışmasını ve metabolizmasını bozmak yoluyla canlıya zarar verebilir…

***************************************
Multifaktöriyel risklerimiz arasında, bir de genetik faktörler konusu vardır. Sizlere sihirli bir sözcük gibi söylenmiş olsa da, genetiği mekanizmayı anlamak multifaktöriyel riskleri anlamaktan çok daha kolaydır.

Yaşam için gizemli yolların çizildiği temel biyolojik noktalar elbette genlerde başlar ve hiç kimse tarafından genetik etkiler inkar edilemez!

Fakat tıp bilimleri açısından unutulan durum çok farklıdır. Genlerimiz, canlı sistemler üzerindeki etkilerini mutlaka bir hücre, bir doku veya bir organ aracılığı ile ortaya çıkarmak zorundadırlar. Mutlaka genlerin etkili olduğu hücreler, dokular ve organlar vardır. Genetik etkilerin ortaya çıktığı, hücre ve organlar da, elbette hastalıklara göre çok farklı değişimler gösterirler. Örneğin şeker hastalığında, insülin yetersizliğine bağlı genetik etkiler öncelikle pankreas organına ait hücrelerde başlar! Ve bu organ ve hücrelerindeki fonksiyon bozuklukları, istenmese de diğer organları mutlaka bir biçimde etkileyecek, organizma bütünlüğü de bir şekilde zarar görecektir.

Ayrıca tıp dünyasındaki önyargı haline gelen, ‘bu genetik bir hastalık’ hiçbir şey yapılamaz düşüncesi de, her zaman geçerli değildir. Genetik etkilerin ortaya çıkmış olduğu doku veya organ gerçekten belirliyse, söz konusu organın değişimi (transplantasyon) sağlanabiliyorsa genetik olan sorun temelden çözülmüş olur! Örneğin genetik bir kolesterol yüksekliğinden (familial hypercholesterolemia) söz ediyorsanız, karaciğer nakli, bu konudaki bütün sorunları çözecektir ve uzun zamandan beri zaten ülkemizde de yapılmaktadır!...

***************************************
Bir önceki yazımızda da açıkladığımız gibi, kalp krizleri için mültifaktöriyel riskler adı altında insanlara sunulan riskler, aslında farklı hastalıklar sırasında ortaya çıktığını varsaydığımız (moleküler ve fiziksel) etkileşimlerden başka bir şey değildir.

Bu durumda bir konu açıklığa kavuşmuş olur.

Kalp krizleriyle ilişkilendirilen 'multifaktöriyel riskler' sizlerin önceden geçirdiği veya geçireceği bütün hastalıklar ve hastalık sonucu oluşan farklı moleküler etkileşimlerdir.

Sonuç olarak, kalp damar hastalıkları için, önceden yaşadığınız ve yaşamakta olduğunuz bütün hastalıklar risktir sonucuna ulaşırsınız. Şeker hastalığı, böbrek hastalıkları, karaciğer hastalıkları, akciğer hastalıkları vs vs.

İşte size multifaktöriyel riskleriniz: ‘Multi’ kelimesinin, yani Türkçesi ‘çok veya çoklu’ diyebileceğimiz kavramın yerine istediğiniz bütün organları ve hastalıklarını tek tek, ya da gruplayarak koyun. Böylece konu daha da anlaşılır olacaktır. Akciğer, karaciğer, böbrek, dalak, barsak…..

Biyolojik ve organizma bütünlüğü açısından multifaktöriyel risk faktörlerini tartışmak anlamsızdır. Hemen hemen her hastalık ve rahatsızlık sırasında organların sistematik çalışma bütünlüğü bir şekilde zarar görür veya bozulmuştur. Yani geçirmiş ya da geçirmekte olduğunuz bütün hastalıklarınız, kardiyoloji dünyasınca kalp damar sağlığınız için ‘risk faktörü’ sayılmaktadır. Hatta kelliğiniz bile buna dahil edilebilir!

Günümüz anlayışına göre, kalp krizi için insanlara sunulan risk faktörlerinin tümü dikkate alındığında, size anlatılmak istenen paradoks şudur:

Sadece hiç yaşamıyor olmanız halinde kalp kriziyle ilişkili risklerden kurtulmanız mümkündür!

Ve doğrudur!....

Yaşamak gerçekten de büyük risktir...



Mevlüt Durmuş
Uzm. Biyolog
25 Nisan 2009


DİPNOT VE KAYNAKLAR
[1] Ridker PM et al (2008). Rosuvastatin to Prevent Vascular Events in Men and Women with Elevated C-Reactive Protein. N Engl J Med 2008;359:2195-2207.
[2] http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=32831 (Sayı 749) Kalp cerrahı Prof. Dr. Binnur sönmez, ameliyat ettiği hastalar için bu oranın %60 olduğunu söylüyor.
[3] R.S. Spada et al (2007). Low total cholesterol predicts mortality in the nondemented oldest old. Archives of Gerontology and Geriatrics. Volume 44, Supplement 1, 2007, Pages 381-384
[4] Neden-sonuç ilişkilerini ayrı bir yazıda inceleyeceğiz

[5] %50 kalsiyum, %47 makrofaj ve hücre kalıntıları, %3 kolesterol
[6] Bu durum her ne kadar yüksek kolesterol düzeyi içinde geçerli gibi görünse de, görünüşe lütfen aldanmayın. Çünkü kanda kolesterol değil, küçük (small LDL) ve kanda kullanılmayan partiküllerin kandan uzaklaştırılması (LDL foresis) bu sorunu çözüyor gibi görünür. Fakat bu durumda organizmanın lipit ihtiyacı karşılanmadığı için, organizma üzerinde damar sertliğinden çok farklı yıkıcı sorunlar ortaya çıkar! Bu konuyu başka bir yazıda ele alacağız.

16 Nisan 2009 Perşembe

Damarlardaki tehlike: Ya kolesterol değilse!



Damarlardaki tehlike: Ya kolesterol değilse!
http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=32831

Aksiyon dergisinde bu haftaki (SAYI: 749) kapak konusu kolesterol tartışmalarına ayrılmıştı. Her şeyden önce böyle bilimsel bir konuyu kapak konusu yapabilmek, bu konuda aykırı düşüncelere dikkat çekebilmek büyük bir özveri gerektirir. Bu nedenle dergiyi ve Emin Akdağ'ı iştenlikle kutlamamız gerekiyor! Çünkü 'klasik kolesterol anlayışı'nın ötesinde bir şeyleri sorgulamak gerektiğini vurgulamaktan çekinmemiş. Yazı tümüyle bizim görüşlerimizi ele almamakla birlikte, farklı düşüncelerin varlığını vurguladığı için önemli ve mutlaka okunmalı...

Yazının bizim düşüncelerimizle ilgili bölümüne kısa bir göz attıktan daha sonra, anlaşılmayan bölümlerini açıklamak zorundayız...



"...... Tablo bir; kolesterol değeri normal ama damar sertliği söz konusu. Tablo iki; sağlık açısından risk yok ama kolesterol yüksek. Tablolar eşliğinde Sağlık Bakanlığı'na hayati bir soru: Kim, ne zaman, hangi miktarda ve ne kadar süre kolesterol düşürücü ilaç kullanmalı?


Bir varmış, bir yokmuş diye başlar masallar. Yaşanmış ya da yaşanması muhtemel olayları anlatır hikâyeler. 2007 Temmuz'unda ilk baskısını yapan Shane Ellison'un yazdığı 'Bir Masalmış Kolesterol- Kolesterol düşürücü ilaçlar hakkında gizlenen gerçekler' başlıklı kitap, damar sertliğinin (ateroskleroz) oluşum süreci ve buna bağlı kalp hastalıklarına dair tartışmaları alevlendirmişti. Kolesterol seviyesini düşüren 'statin' grubu ilaçların, internet ortamında dolaşan metinlerle yargılanması, güç kazanarak devam ediyor. Öne sürülen dayanaklar ele gelir ve doğru. Damar sertliğinin sadece sebeplerinden biriydi kolesterol yüksekliği.

Öte yandan, kalp krizi geçiren hastaların yaklaşık yarısında kolesterol seviyesi normaldi; kolesterolü yüksek insanların yine yüzde 50'sine yakınında ateroskleroz oluşmamıştı. O hâlde niçin her kolesterolü sınırı aşanlara ya da aşmamasına rağmen damar sertliği hastalığına yakalananlara statin ilaçları veriliyordu? Kolesterol yüksekliği, Ellison'un iddia ettiği gibi, ilaç endüstrisinin uydurduğu ve başta kardiyologların inandığı bir masal mıydı yoksa? İhtimal dâhilindeki öngörülerin kurgulandığı bir hikâye de olabilir miydi?

Tartışmanın temel boyutlarını ve önemli ayrıntılarını araştırdık.

İşte gerçekler…

Hemen vurgulanmalı ki, 'bir yağ türü'; 'yağ benzeri bir madde' ve 'organik kimyasal yapı' benzeri farklı nitelemelerle tarif edilse de; kolesterol, son derece önemli fonksiyonlara sahip, vücut için vazgeçilmez unsurlardan biri. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği'nin (kolesterol-trilgiserid, yükseklikleri ve damar sertliğiyle ilgilenen) lipid masasından Prof. Dr. Ahmet Kaya, 18'inci yüzyılda ilk defa belirlendiği safra (chole) taşlarından ve steros (katı) kelimesinden alan kolesterolün görevlerini şöyle anlatıyor: "Safra asitlerinin ve estrogen, progesteron, testosteron gibi seks steroidlerinin; kortizol, aldosteron, adrenal seks steroidleri gibi böbreküstü korteksinden salınan hormonların ve D vitamininin ön maddesidir. Hücre zarının yapısına girer, başta sinir dokusu olmak üzere birçok dokuda yapı taşı gibi görev alır." Vücut kolesterol ihtiyacının çoğunu karaciğer üretiminden karşılıyor. Az bir bölümü hayvansal gıdalardan sağlanıyor. 2 gram civarındaki iç üretim bünyeye yetiyor. Aslında bebekler hariç besin yoluyla takviyeye gerek yok. Bu hayati madde vücutta ihtiyaç duyulan noktalara kanla taşınıyor. Ancak suda erimiyor. Bu yüzden eriyebilen, protein ağırlıklı bir maddeyle birleşiyor, bir bakıma paketleniyor. Bu moleküle 'lipoprotein' deniyor. Molekül ikiye ayrılıyor; düşük yoğunluklu (LDL) ve yüksek yoğunluklu (HDL). LDL' ye kötü kolesterol deniyor ve yükselmesi istenmiyor. Çünkü daha fazla yağ daha az protein içeriyor. Stabil değil, dolaşımdayken parçalanmaya, damar duvarındaki hücrelere yapışmaya ve onları parçalamaya eğilimli. Bu özelliğiyle, diğer yağ içerikli maddeleri (trigliserid), yapışkan kan pıhtısını (fibrin ve trombositler) ve beyaz kan hücrelerini âdeta mıknatıs etkisiyle üzerine çekiyor. Damarda 'plak' oluşumuna, sertliğe, tıkanmaya yani koroner hastalığa zemin hazırlıyor. 'İyi kolesterol' denen HDL'nin ise LDL'deki durumun aksine, düşmesi problem. Damar cidarına yapışmadan kanda kolayca hareket ediyor. Dolaşımda stabil. Atar damardan yüklendiği kolesterolü yıkım sürecinin başladığı karaciğere getiriyor. Karaciğerin alkol ve başka sebeplerle hasar görmesinin, bu molekülün faydalarını boşa çıkardığı bilgisini araya sıkıştırmakta fayda var.

Memorial Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bingür Sönmez, 'hastalar kolayca kavrasın' mantığıyla bir formül geliştirmiş. İlk harflerini kodlayarak HDL'ye 'hayırlı'; LDL'ye ise 'lanetli' diyor. Riskli ve ideal değerler, dosyadaki grafiklerden incelenebilir. Kolesterol yüksekliğinde genetik faktörler de rol oynuyor. Bunu şimdilik engellemek imkânsız. Ama beslenme alışkanlıklarını ve yaşam biçimimizi yönetmek elimizde. Doymuş ve trans yağlar, sabıkasıyla meşhur. Daha sağlıklı doymamış yağların kaynağı ise bitkisel gıdalar ve sıvı yağ. Diğer bir yağ türü trigliseridlerin vazifesi, enerji temini. Et, tereyağı, süt ve süt ürünleri cinsi hayvansal gıdalar doymuş yağ bakımından hayli zengin. Transta sabıka kabarıyor. LDL'yi yükseltirken, can simidi HDL'yi düşürüyor. Gıdaların raf ömrünü uzatmada kullanılıyor. Başta patates-mısır cipsi, bütün işlenmiş çerezler, derin dondurulmuş yiyecekler, günümüzde artık dikkat edildiği ilanlarla duyurulsa da, hâlen birçok margarin çeşidinde bolca bulunuyor. Aşırı şişmanlık ve hareketsizlik de kolesterol yükselmesini kamçılıyor. Kilo kaybetmeden ve egzersiz yapmadan LDL'yi düşürmek, ilaçla dahi zor.

Dr. Siyami Ersek Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Hastanesi Kardiyoloji Şefi Doç. Dr. Kemal Yeşilçimen, "Kolesterol bir masaldır." tezini savunanlara karşı, "Hayır değildir, ciddi bir risk faktörüdür. Bunu gösteren binlerce bilimsel kanıt vardır. Aksine ciddi hiçbir kanıt ise yoktur." diyor. Tezciler soruyor: "Peki, o zaman neden kalp krizi geçirenlerin yarısından fazlasında kolesterol değerleri normal düzeydedir?" Yeşilçimen'in cevabı şöyle: "Kalp krizi ve koroner kalp hastalığı tek bir sebebe bağlı değildir. Bilinen belki bir düzine sebebi vardır ve giderek başka nedenler de ortaya çıkmaktadır. Genetik faktörler, sigara, şişmanlık, hareketsiz yaşantı… Multi-faktöryel dediğimiz çok sayıdaki nedeni, kanserden romatizmaya kadar pek çok hastalıkta görmek mümkündür. Bu sebeplerin her birinin, sonucu aynı güçte ve derecede etkilemesi gerekmez. Bu yadırganacak durum değildir. 'Mademki çok sayıda sebep var, o hâlde kolesterol dâhil hiçbirine kafa yormayalım' diyemeyiz. Her bir sebebi bilmeliyiz ki, tedavi edebilelim. Ne yazık ki bilim, bu şekilde iğne ile kuyu kazarak ilerliyor."Kardiyolog Yeşilçimen'e göre, LDL'nin 70 mg'nin altında seyretmesi, koroner vakıa adedini hatırı sayılır ölçüde düşürecektir. Pahalılığı sebebiyle, buna yönelik tedavi yüksek risk grubundakilere öneriliyor. Orta risklilerde ideal sınır 100 mg. "İngiltere'de yüksek riskli hastalarda LDL kolesterolü 70 mg altına düşüren doktorlar, sağlık harcamalarını azalttığı için, tasarruf edilen miktarın bir bölümünü ödül olarak alıyor. Türkiye'de ise LDL 160 mg altında ise ekonomik nedenlerle ilaç yazamıyoruz. Hâlbuki pahalı olduğu için kullanımı kısıtlanan bu ilaçların Uzak Doğu ülkelerindeki fiyatları sudan ucuz. Ancak patent yasası elimizi kolumuzu bağlıyor." diye yakınıyor Yeşilçimen. Statin etken maddeli kolesterol ilaçlarının yan etkileriyle alakalı tartışmalara geçmeden bir detayı irdelemeliyiz. Yeşilçimen'in, bilimin 'iğne ile kuyu kazarak ilerlediğini' belirttiği detayı. Uzman Biyolog Mevlüt Durmuş, 'kandaki yüksek kolesterol değeri-damar sertliği' arasındaki ilişkinin, 'bilimsel bir kanun' olmadığını söylüyor: "Damar kireçlenmesi, sertliği oluşum hipotezleri temel olarak ikiye ayrılır ve bu hipotezlerin biri genellikle ortada görünmese de, yine de hipotezler birbirini reddetmez. Fakat nedense asla ikisi bir arada söylenmez." Damar sertliğinin sebeplerinden biri tartışılan kolesterol teorisi. Durmuş'un gizlendiğini öne sürdüğü ikinci teori ise 'kronik endotel hasar hipotezi': "Damarlarda oluşan bir tür düşük yoğunluklu kronik iltihaplanma." Şüphesiz bilimsel araştırmaların neticesi istatistiki verilere dökülmekte.

"Kolesterol masaldır" savunucularından Durmuş da, istatistiğin 'eğlenceli tarafı'nın ve 'bilime katkısı'nın farkında. Ama 'bilimsel veriler arasında doğru mantık bağlantısı' şartıyla… Kolesterol tezindeki bağın yanlışlığına inanıyor: "Bilimi ve modern bilimin tıp anlayışını sadece istatistiksel veriler, sadece akademik yayın sayısı olarak görürseniz, bu sonuç kesinlikle kaçınılmazdır." İğne ile kuyu kazan bilim adamlarına sormanın tam zamanı: "Damar sertliğine yol açan iki ana sebep birbiriyle ilişkili mi?/Kronik iltihaplanmada kötü kolesterolün (LDL) payı söz konusu mu?/ Biriken sadece iltihapsa, salt buna dair tedavi ya da ilaç var mı?" Tabii ki iltihabın niçin ve nasıl oluştuğu da mühim.

Yeniden Durmuş'un iddialarındayız: "Yüksek kolesterolün fazla üretim sorunu olduğu iddia edilerek insanlara boşu boşuna statin yutturdular. Kolesterol sorununun, kanda kullanılmayan partikülden kaynaklandığını, biriken partiküller kullanılmadığı için kolesterolün yüksek olduğunu insanlara göstermek istemediler. Buna rağmen statinlerle hücresel kolesterolün üretim ve sentezini durdurdular."

Durmuş, ilaç firmalarının şimdi de, kalp krizi atlatan ama kolesterolleri düşük hastalara statin satmayı planladığını da ifade ediyor. Yüksek kolesterol teziyle çelişen bu planın gerekçesi ne ola ki? Meğer statin, yükselmesi zararlı hCRP değerini de düşürüyormuş. Bu değerin ehemmiyeti, kriz sonrası artıyormuş. Kolesterolün yükselmesi riskli, peki ya kontrolsüzce gereğinden fazla düşürülmesi? O da riskli. Düşük kolesterol düzeyleri, kanseri tetikliyor. Söz kanserden açılmışken, son zamanlarda bazı kanser türlerinin tedavisinde statinlerin denendiği gerçeğiyle karşı karşıyayız. Acaba, statin kanser ilacı mı olacak? Bunda rotayı, bilimsel manada tedavi edicilikteki başarı kriteri, ilaç endüstrisi cephesinden de kâr-zarar hesabı çizecek elbette. Statinin; uzun süren aşırı dozlarla kolesterol değerini istenmeyen seviyelere düşürdüğü, bazı hastaları kansere itmesinin yanı sıra, kanser tedavisindeki vücuda verilişi de kritiğe muhtaç. Kanserli hücreleri yok edebilir, ya sağlıklıları… Doğrudan kanserli hücrelere tatbikle bu risk aşılabilir belki.

Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), güvenilen sektörel denetim kuruluşlarından biri. İlaç firmaları onay sürecinde beklemeyi pek sevmiyor. Bir gün, bazen 1-2 milyon dolara bedel. FDA süreci hızlandırmak için, ilacın hastalıktaki fonksiyonuna odaklanıyor. Hâliyle, ilacın yan etkisini araştırmak çoğunlukla üretici firmaya kalıyor. Ruhsatlandırmada artı bir güne tahammül edemeyen ilaç firmaları, bunun için ne kadar zaman ve kaynak ayırabilir ki? İlaçların yüzde 51'indeki ciddi yan etkiler piyasaya çıktıktan sonra tespit edilmiş. Bu istatistik, az önceki sorunun haklılığını ve değer katsayısını gözler önüne seriyor. 1998 tarihli JAMA istatistiğinde, FDA denetimindeki ABD'de 106 bin kişinin ilaç yan etkilerinden öldüğü bilgisi kayıtlı. Statinler, kolesterol sentezini engellerken, Co-Q10 enzimini de bloke ediyormuş. Bu enzim ATP üretimi, kas elastini ve kas kolajeni yapımında fonksiyonel. Blokesi, kas ağrıları ve krampla sonuçlanıyor. Avusturya'dan 2004 yılına ait bir istatistik: Genetik kolesterol yüksekliğini haiz 22 atletten 16'sı, kas ağrılarına dayanamayarak statin tedavisini bırakıyor. Danimarka'daki bir araştırmada da 500 bin kişi incelenmiş. Statin kullananlarda el-ayak karıncalanması, ağrıları ve yürüme aksaklıkları, kimi nörolojik bozukluklar görülmüş. Kalbin dolum aşamasında rahatsızlık ve bağışıklık sisteminde zayıflık oluşturduğuna ilişkin araştırmalar da var. Doç. Yeşilçimen uyarıyor: "Doktorunuza danışmadan sakın ilacınızı bırakmayın." Statinler 20 yıldır piyasada ve güvenli. Yan etkilerin çoğu hatalı kullanıma bağlı. LDL'yi yüzde 30'lar seviyesinde düşürerek kalp damar hastalıklarını ve irtibatlı ölümleri azaltıyor. Esas çözüm, Yeşilçimen'in şu sözlerinde saklı sanki: "Risk faktörlerini doğuran ve hastalık üreten yaşam tarzını değiştirmek yerine, etkili olduğu kesinlikle kanıtlanan bu hapları milyarlarca dolar ödeyerek ve avuç avuç yutarak, tembel ve şişman bir dünyada yaşamaya mahkûm oluyoruz. Çünkü yapılan araştırmalar, yaşam tarzını değiştirmenin yani insanlığa giydirilen bu deli gömleğini çıkarmanın mümkün olmadığını söylüyor.

Neden acaba?
Bilim dünyasının çözmesi gereken asıl Da Vinci'nin şifresi bu!"

Kolesterol tartışmalarında nihai adres hiç kuşku yok ki Sağlık Bakanlığı.
Böylesine hayati bir konu, bir an önce polemik ortamından kurtarılmaya muhtaç. Kim, ne zaman, hangi miktarda ve ne kadar uzun süre statin ilaçlarını kullanmalı?......" (yazının devamı, klasik kolesterol görüşleriyle ilgili ve bu görüşleri zaten biliyorsunuz!)


YORUM: GÖRMEK VE BAKMAK ARASINDAKİ FARKLAR....

Bizim konu hakkında, yorumlarımı oldukça basit olmasına rağmen, sayısız araştırmacının hala gerçek sorunu göremiyor, görmek istemiyor olması oldukça şaşırtıcı. Kandaki partikül yoğunluğu yerine uzmanların hala kolesterole takılmış olması son derece üzücü...

1. Kalp damar sağlığındaki Multifaktöriyel risk kavramı, kolesterol suçlu diyen araştırmacıların adeta can simidi olmuş durumda. Fakat bu durumun basit bir açıklaması olduğunu sayısız uzmanımız çok kolay unutuyor. Hücre, doku ve organların oluşturmuş olduğu organizma bir bütündür. Bir organda meydana gelen bir hastalık, geri kalan bütün organ, doku ve hücrelerin işleyişinin bozulması için gerekli riski zaten kendi üzerinde doğal olarak barındırır. Yani şeker hastalığınız (insülin yetersizliği) varsa, pankreas organınız yeterli bir şekilde görevini yapamıyor demektir. Hasta olan penkreas organının insülin metabolizmasıdır, bu hatanın diğer organların çalışma düzenini aksatması, diğer organ ve dokularda hastalıklar için risk oluşturması bu açıdan kaçınılmazdır.

Bu örnekten anlaşılacağı gibi, bir organın geçirdiği veya geçirmekte olduğu bir rahatsızlık, geride kalan bütün doku, organ, sistemler için risk oluşturur.

Yani kalp krizleri için mültifaktöriyel riskler adı altında insanlara sunulan riskler, farklı hastalıkların oluşturduğu varsayılan (moleküler) etkileşimlerdir. Yani kalp damar hastalığındaki 'multifaktöriyel riskler' sizlerin önceden geçirdiği veya geçireceği bütün hastalıklardır sonucuna ulaşırsınız.

Yani kalp damar hastalıkları için, bütün hastalıklar risktir sonucuna ulaşırsınız. Şeker hastalığı, böbrek hastalıkları, karaciğer hastalıkları, akciğer hastalıkları vs vs.... Bu kaçınılmazdır ve bunu tartışmak anlamsızdır. Böyle bir durumda organların bütünlüğü ve sistematik çalışma bütünlüğü bozulmuştur. Canlı üzerinde de bu durum mutlaka farklı şekillerde etkileri gösterecektir!

Yani kalp damar hastalıkları için, bütün hastalıklarınız risktir! Uzmanların mültifaktöriyel riskler kavramıyla anlatmak istediği komedi şudur:

Yaşamak kalp damar hastalıkları için risktir! Ve doğrudur!....

Multifaktöriyel riskimiz gerçekten yaşamaktır...


2. Genetik nedenler konusu, nesnel bulguların saptırılmasında kullanılmaktadır. Her şeyin genlerde başladığı elbette doğrudur. Fakat unutmayın, genler mevcut organizma etkilerini en az bir hücre, bir doku ve bir organ aracılığı ile göstermek zorundadırlar. Örneğin genetik, hiç bir şey yapılamaz denilen hastalıklarda, çoğu organ nakli genetik hastalığı ortadan kaldırır. Yani genetik kolesterol yüksekliğine hiç bir şey yapılamaz diye bir kural yoktur. Organ bulmak zor olsa da, karaciğer organını değiştirdiğiniz anda kolesterol ile ilişkilendirilen bütün sorunlar ortadan kalkacaktır!

3. Kanda kolesterol değil, partikül birikimleri ve partikül fiziksel farklılaşmaları damar sertliğini oluşumlarında (ateroskleroz) birinci derecede etkilidir. Kolesterol yüksekliği karaciğerde üretim değil, tüketim sorunudur. Kanda birim alanda partikül sayısı artınca, kolesterol yükselecek, partikül sayısı azalınca kolesterol düşecektir. Çünkü kolesterol molekülü partiküllere bağımlı bir moleküldür ve kolesterolün partiküller üzerinde bulunması rastlantısal bir zorunluluktan ibarettir...

Görmek ve bakmak birbirinden çok farklı kavramlardır, umarım bir gün uzmanlarımız sadece bakmayı değil, baktıkları şeyi görmeyi de başarabilirler....


Mevlüt Durmuş
Biyolog
16 Nisan 2009


Not: Kitap hazırlığı nedeniyle uzun bir süre yazamadığım için okuyucularımızdan özür dilerim.

1 Aralık 2008 Pazartesi

KİRLİ OYUN: KOLESTEROLÜ NORMAL OLANLAR İLAÇ KULLANSIN!…


KİRLİ OYUN: KOLESTEROLÜ NORMAL OLANLAR İLAÇ KULLANSIN!…

Kolesterol teorisi bize göre bitti. Fakat büyük ilaç şirketlerinin para kazanmak için insanlarla olan işi henüz daha bitmedi!

Kolesterol yüksekliğinin kalp krizi yaptığı" konusunda kolesterol ilaçlarını (statinleri) zaten sonuna kadar kullandılar ve kullandırdılar. ilaç şirketleri şimdi, ilaçlarını kullandırabilmek için başka yollar arıyorlar!

Hatta bir dostumdan aldığım haberlere (ve literatüre) göre, kolesterol düşürücü (Statin) satan ilaç şirketleri de artık normal kolesterolü olan ve kalp krizi geçiren insanlara ilaç kullandırmayı kafalarına takmış durumdalar. Çünkü uzun zamandır bizlerin söylediği, fakat bazı hekimlerce pek söylenmeyen durum yeniden dillendirilmeye başladı: Kalp krizi geçiren insanların yaklaşık yarısının kolesterolü yüksek değil, tam tersine kolesterolleri son derece normal[1]. Bu elbette yeni bir şey değil, sadece yeni söyleniyor!

Şimdi büyük ilaç şirketleri bu insanlarda oluşan ‘ölüm korkusunu’ nasıl paraya dönüştürürüz diye kara kara düşünüyorlar!

Nasıl mı?

Durun ilk baştan başlayalım…

-------------------------------

Damar sertliği (ateroskleroz) oluşumu konusunda kardiyoloji dünyasının en güçlü dayanağı olan ‘kolesterol teorisi’ zor durumda. Biliyorum bazıları bu ‘teori’ lafına öylesine bozuluyor ki, bana söylemedikleri laf bırakmıyorlar.

Onlara göre kolesterol düşüncesi, kan yüksek kolesterolü bilimsel bir gerçek ve yine onlara göre damar sertliği-kolesterol ilişkisindeki bu düşünce bilimsel kanun ve asla değiştirilemez!

Bu durum bizim düşüncelerimize göre farklı!


Daha iyi bir düşünceniz varsa bütün teoriler, hipotezler ve kanunlar bile değişebilir veya değiştirilebilir. Hipotezler bol, isterseniz sizde bir hipotez geliştirebilirsiniz. Çünkü zaten üstünde; üzerine bir yığın yaygara yaptığımız şey zaten hipotez, bilimsel bir kanun değil. Hatta bizim de ‘total lipoprotein partikül hipotezi’ adında Türkiye’de ve Türkçe yayınlanmış bir hipotezimiz bile var ve tamamen orijinal, matematiksel denklemi bile var

Fakat unutulan bir şey var: Bütün hipotezler veya teoriler aksi kanıtlar ortaya çıkıncaya kadar geçerlidir, aksi kanıtlar ortaya çıktıklarında söz konusu hipotez ve teoriler geçersiz olur.

Teori ya da hipotezlerin iddialarının yetersiz kaldığı noktalar çoğaldığı zaman bir yenisi mutlak ortaya çıkar, bilim sürecinin normal dinamikleri bunu gerektirir.


Biliyorum genel yaklaşımda tıp uygulamaları pozitif bir bilim dalı değil, pozitif bilimlere bağlı genel bir disiplin anlayışıdır. Fakat söz konusu bu disiplin anlayışının temelinde her zaman pozitif bilim dalları (kimya, fizik, biyoloji, matematik vb) bulunur. Yani tıp insanları pozitif bilim dallarından faydalandığı sürece, gerçek tıp ortaya çıkmış olacaktır…

Her şeyden önce, siz okuyucuların bir şeyi okuyucu olarak çok iyi anlamanız gerekir.

Damar kireçlenmesi, damar sertliği (ateroskleroz) oluşum hipotezleri temel olarak ikiye ayrılır ve bu hipotezlerin biri genellikle ortada görünmese de, yine de hipotezler birbirini reddetmezler. Fakat nedense asla ikisi de bir arada söylenmezler. Hipotezlerden birisi lipit yani hepimizin beynini yıkadıkları ‘kolesterol teorisi’ dir. Diğeri ise ‘kronik endotel hasar hipotezi’ yani damarlarda oluşan bir tür düşük yoğunluklu kronik iltihaplanma hipotezidir.

Hepsi olmasa da, kardiyoloji uzmanları ve ilaç şirketlerince insanlara sadece lipit-kolesterol teorisi dayatılır ve söylenir. Aman kolesterolden kaçın, karaciğer fazla kolesterol üretiyor, et, süt, yumurta, tereyağı yemeyin masalları bu nedenle uydurulmuş bilim kılıflı safsatalardır.

Çünkü birçok kişinin işlerinin daha iyi gitmesi için şimdilik böyle olması gerekir!...

Çoğu insanımız ateroskleroz (damar sertliği) oluşumuna ait birçok farklı görüş ve düşünce olduğunu bilmez. Yani, damar sertliği oluşum mekanizmasına ait çeşitli teoriler vardır.

Kısaca kolesterol konusunda aslında kardiyologların size sıkça söylediği gibi ‘kolesterol’ konusunda hiçbir şey ispat edilmiş değildir, böyle olsa şu an zaten teori ve hipotezlerden söz etmezdik. İşte bu yüzden bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kolesterol yüksekliğini değil, kronik endotel hasar hipotezini gündeme getirmeye, insanlara bu durumu anlatmaya, özellikle bu konuya dikkat çekmeye[2] çalışan çok değerli akademisyen ve araştırmacılarımız vardır. Bu araştırmacıların hepsi uzun zamandan beri ‘bilim maskesiyle yapılan bazı kolesterol saçmalıklarını’ insanlara anlatmaya çalışıyorlar. Yani ‘kolesterol teorisine’ karşı bir avuç insan, milyarlarca dolarlık bütçeli ‘kolesterol tüccarlarıyla’ düşünsel bir savaş halindeler…

Umarım dikkatinizi çekmiştir.

Damar sertliği (ateroskleroz) hipotez ve teorilerinden söz ediyoruz!

Bilimsel kanunlardan değil!

Çünkü istatistiksel bulgular bilimsel kanunlar değildir!

İstatistiksel bir bulgunun bilim olduğunu iddia edenler de, akademik kariyeri ne olursa olsun, en azından benim gözümde bilim adamı değildir, sadece ve sadece mesleki anlamda akademisyendir, bilgilidir ve kariyer sahibidir…

Sakın yanlış anlamayın!

İstatistik hem eğlenceli hem de bilime inanılmaz katkılar sağlayan muhteşem bir alandır.

Fakat tek bir koşulda…

İstatistiksel olarak bilimsel verileri gerçekten ‘anlamlı’ olarak nitelendirmenizi sağlayacak gerçek tek olgu, veriler arasında kurduğunuz mantık bağlantısıdır. Şayet istatistiksel verilerin temel mantığı ‘yüksek kolesterol’ konusunda olduğu gibi yanlış kurulmuşsa, istatistiksel olarak elde ettiğiniz anlamlılık dereceleri hiçbir şey ifade etmez.

Yani daha önce de defalarca yazdığımız gibi[3] sadece ve sadece istatistiksel verileri dikkate alacak olursanız, en saçma sapan konularda bile ‘bilimsellik iddialarıyla dolu’ bir yığın bağlantı kurabilir ve çok anlamlı sonuçlar elde edebilirsiniz!

Ve ortalıkta ‘bu bulgular bilimseldir’ diye bağırabilirsiniz…

Peki, kolesterol teorisi ve kolesterol önermesi ne kadar mantıklı olabilir hiç düşündünüz mü?

Anlamlı olarak ortaya çıkan ‘kolesterol damar sertliği’ ilişkisinde istatistiksel mantığın, sözde bilim adamlarınca nasıl kurulduğunu gerçekten biliyor musunuz?

Durun, hemen kızmayın açıklayalım!

Günümüzde kolesterol molekülüne ait yapılmış olan, hastalıklarla ilişkilendirilen ve bolca propagandası olan bilimsel çalışmaların sonuçlarının tümü, istatistik metotlarla elde edilen verilere dayanır ve “anlamlı” çıkan sonuçlardan bahsedilir. Fakat istatistik anlamda, bir araştırmayı doğru yapan olgu, sonuçta ortaya çıkan “anlamlı” bulgular değil, sizin ilk başta kurduğunuz mantıksal ilişkidir.

Bu durum basit bir örnekle daha anlaşılır olacaktır. “Her sabah horozlar öttüğü için güneş doğar” şeklindeki basit bir önermenin istatistiksel çalışması, her gün önce horozların ötmesine sonra da güneşe bakılacak olursa, son derece anlamlı olan istatistik sonuçlar elde edilebilir. Fakat söz konusu çalışmanın mantıklı ve bilimsel olduğunu iddia etmeniz tamamıyla saçmalık olur. Kolesterol molekülü ile ilişkilendirilmiş ateroskleroza bağlı kalp krizi dâhil, birçok hastalığa bağlanan ‘yüksek kolesterol’ araştırmaları da aslında “horoz ve güneş” örneğine oldukça benzer. Hastanede yatan, ateroskleroza bağlı kalp krizi geçiren bütün hastaların kolesterol düzeyleri değerlendirilmez ve sadece yüksek kolesterolü olan hastaların sonuçları üzerinden değerlendirme yapılır, normal kolesterol düzeyine sahip fakat yine de ateroskleroza bağlı kalp krizi geçirmiş hastalar birçok araştırmada istatistiksel olarak dikkate bile alınamaz! Çünkü normal kolesterol düzeyinde kalp krizi geçirenleri araştırmaya dâhil edecek olurlarsa, kolesterol konusunda anlamlı sonuç alamayacaklarını, bilimsel olarak hiç bir korelasyon (yani bir ilgi) sağlayamayacaklarını bütün kardiyologlar zaten bilirler: O zaman kolesterol bir risk faktörü olmaktan çıkar.

Aynı paradoks söz konusu araştırmalarda mutlaka oluşturulmak zorunda olan kontrol grupları için de geçerlidir: Yüksek kolesterolü olduğu halde hiç kalp krizi geçirmeyen birçok insan vardır ve bunlar da kontrol grubuna nedense alınmazlar, kolesterolü yüksek olan ve kalp krizi geçirmeyen insanlar kontrol grubuna alınsa, zaten araştırma temelinden çöker!


Yani yüksek kolesterol ve damar sertliği bağıntısında istatistik veriler hesaplanırken hem hastaların seçiminde hem de kontrol seçiminde aslında bilim adına ‘fantezi’ ve bol bol akademik yayın yapılmaktadır, bize göre bilim değil…

Fakat asla unutmayın, hem kolesterolü yüksek hem de düşük olan insanlarda aterom plakları aynı yapıda, aynı özellikte ve aynı oranlarda bileşenler içerirler. Ortada fiziksel-maddesel bir gerçeklik hem kolesterolü yüksek olanlarda, hem de düşük olanlarda vardır. Yıllarca yüksek kolesterolün damarlarda biriktiğine (?) inandırıldık. Peki ya normal kolesterolü olan hastalarda biriken oluşumun adı UFO değildi herhalde, orada da bir şeyler birikti, normal hastalarda oluşan da aterom plaklarıydı ama yüksek kolesterolleri yoktu, demek ki damarlarda başka bir şey birikti! Elbette hayır!

Ve böylece bu ‘yüksek kolesterol’ fantazisiyle insanlar yıllarca kandırıldı…

İşte bilim adına, bilim adamları kullanılarak yutturulan yüksek kolesterol-damar sertliği sahtekârlığı budur! Bu arada sadece saçmalık yutmadık, bolca da ilaç yuttuk…

Yani, çok önceden ön yargılı olarak yapılmış sözüm ona bilimsel çalışmalarda ‘kolesterol yüksekliği, yumurta ve kalp hastalıkları’ gibi çok mantıksız konularda bile istatistiksel olarak son derece anlamlı sonuçlar bulmanız, araştırma verilerini böyle aptalca elde etmişseniz hiç şaşırtıcı değildir! Fakat gerçekler ortaya çıktıkça bütün bunların, bugün olmasa da yarın çöpe gideceği de kesindir.

Şaşırmayın!

Bilimi ve modern bilimin tıp anlayışını sadece istatistiksel veriler, sadece akademik yayın sayısı olarak görürseniz, bu sonuç kesinlikle kaçınılmazdır…

‘Tek parametrelik (yüksek) kolesterol seviyeleriyle ateroskleroz arasındaki bağ ispatlanmıştır” diyen kardiyoloji uzmanları, hipotez ve teori kavramlarına, istatistiğin ne anlama geldiğine ve söz konusu kolesterol ile ilgili çalışmalarda istatistik verilerin nasıl elde edildiğine bence bir kez daha bakmalı ve yeniden düşünmeliler…

Yani bize göre bazıları yıllardır, ‘sözde kolesterol yüksekliği-kalp hastalıkları’ konusunda çok fena kandırıldılar, onbinlerce akademisyenle ilaç şirketleri dolaylı olarak alay etti. Çünkü kolesterol yüksekliği her şeyden önce fazla yapım, üretim sorunu değildi ki statin ilacı kolesterol düşürmek için kullanılsın! Yüksek kolesterolün fazla üretim sorunu olduğu[4] iddia edilerek insanlara boşu boşuna ilaç (statin) yutturdular…

Kolesterol sorununun, kanda kullanılmayan partikülden kaynaklandığını, biriken partiküller kullanılmadığı için kolesterolün yüksek olduğunu insanlara göstermek istemediler. Yani kolesterol yüksekliği fazla üretim sonucu ortaya çıkmıyordu, buna rağmen hücresel kolesterolün üretim ve sentezini (statinlerle) durdurdular ve bence çok ayıp ettiler!...

Şimdi ‘kraldan daha çok kralcı’ geçinenler gerçekten zor durumda, tutundukları yüksek kolesterol masalıyla ilgili bütün dallar tek tek kırılıyor. Yakında bu kırılan dallara ilaç şirketleri de dahil olacaklar. Fakat kırılan sadece dallar değil, insanlarımızın bilim adamlarına, akademisyenlere olan güvenleri de aynı konumda ve paramparça olmuş durumda, bu işin beni üzen tarafı da bu…

---------------------------

Şimdi en başa, dostumun gönderdiği araştırmaya tekrar dönebiliriz.

Hani söylemiştik ya, normal kolesterol düzeylerinde de insanlar ateroskleroza bağlı kalp krizi geçiriyorlar ama kolesterol ilacı satabilmek için bunlar istatistiksel çalışmaya dâhil edilmiyor ve böylece yüksek kolesterol istatistiksel araştırmalarda risk faktörü olarak karşımıza çıkıyor diye...

İlaç şirketleri kolesterolü normal olduğu halde kalp krizi geçiren grubun büyüklüğünü nasıl olduysa birden bire (?) fark edivermişler!... Yani sadece yüksek kolesterol değil, normal kolesterol düzeylerinde de kalp krizi geçirilebildiği anlaşılıvermiş birden bire.

Şimdi ilaç şirketleri, kolesterolü yüksek olmasa da kalp krizi geçiren bu insanlara illa ki kolesterol ilacı satmak için gizliden hazırlık yapıyorlar.

Yayının özeti şöyle: Efendim kalp krizi geçiren insanların yaklaşık yarısında kolesterol normal düzeylerdeymiş: Daha önce aklınız neredeydi, istatistik araştırmalara önceden bunları da ilave etseydiniz böylece kolesterol risk faktörü olarak karşımıza çıkmazdı değil mi?

Kolesterol düşürücü olarak kullanılan söz konusu statin, hCRP[5] (yüksek duyarlı CRP) düzeyini de düşürüyormuş![6] Bu nedenle kalp krizi geçiren ve kolesterolü yüksek olmayan, normal kolesterollü insanlarda hCRP yi düşürmek için bu statin ilacı kullanılmalıymış falan filan..

Pardon bu ilaçlar, kolesterolü yüksek olan insanlar için, kolesterol sentezini durdurduğu için piyasaya çıkmamış mıydı?

Dolaylı olarak ‘hem normal kolesterol düzeylerinde, hem de yüksek kolesterol düzeylerinde kalp krizi oluyor’ demekte biraz geç kalmadınız mı?

Ve biz her iki durumda da sizin ilaçlarınızı kullanacağız öyle mi?

Kolesterolüm yüksek ise kolesterol düşürücü statin kullanacağım!

Kolesterolüm normal ise yine kolesterol düşürücü statin kullanacağım!


Pardon, kolesterolü neden düşürüyorum ki?

Hiç kusura bakmayın!...

Alnımızda ‘enayi’ yazmıyor!



Mevlüt Durmuş
Uzm. Biyolog
01 Aralık 2008
















Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Ridker PM et al (2008). Rosuvastatin to Prevent Vascular Events in Men and Women with Elevated C-Reactive Protein. N Engl J Med 2008;359:2195-2207.

[2] Prof. Dr Ahmet Aydın başta olmak üzere, Prof. Dr. Rasim Küçükusta, Nöroloji uzmanı Dr Güçlü Ildız, araştırmacı Serkan Yimsel gibi birçok insan, bu konudaki medyatik yazılarıyla kamuoyunu ‘kolesterol teorisindeki’ aksaklıklar konusunda uyarmaya çalışan bilim insanlarıdır. Endotel hasar hipotezine ait kamuoyuna yansımayan birçok akademik çalışmaya da erişmek mümkündür, fakat çoğu ‘kolesterol teorisi’ni eleştirmez ve reddetmez…
[3] M. Durmuş (2007). Manifesto: Çarmıha gerilen molekül ve modern bilimin kolesterol masalları. Platin yayınları. Ankara.
[4] Bkz, http://www.kolesterolmasallar.blogspot.com/ Bilimin çılgın yanılgısı: karaciğer fazla kolesterol üretir.
[5] Enfeksiyon ve enflamasyonların değerlendirilmesinde kullanılır. Özellikle bakteriyel enfeksiyon tanısında değerlidir. Yüksekliği son yıllarda koroner kalp hastalığı riskinin erken bir göstergesi olarak ta değerlendirilmekte olsa da bize göre tek başına bunun için yeterli bir test değildir. Çünkü sahip olduğunuz birkaç sivilce bile söz konusu testi yüksek çıkartabilir.
[6] Ridker PM et al (2008). Rosuvastatin to Prevent Vascular Events in Men and Women with Elevated C-Reactive Protein. N Engl J Med 2008;359:2195-2207.

16 Kasım 2008 Pazar

ŞAKA GİBİ DİYET: YUMURTA VE KOLESTEROL


ŞAKA GİBİ DİYET: YUMURTA VE KOLESTEROL!...


European Journal of Nutrition da Dr. Griffin, yıllardır gündemde olan fakat genellikle çoğu doktor ve uzman tarafından dikkate alınmayan yumurta konusundaki yanlışlıkları bir kez daha açıkladı[1]: Yumurta çok önceleri düşünüldüğü gibi kan kolesterol düzeyini, LDL düzeyini yükseltmiyor ve kalp hastalıklarında iddia edildiği gibi herhangi bir risk oluşturmuyor. Ayrıca yumurta yemek kilo sorunlarınızın çözülmesine de, bu güne kadar iddia edilen genel durumun tersine, yardımcı oluyor.


Yumurta şişmanlık (obezite), kolesterol ve kalp hastalıkları ilişkisinde bu güne kadar ileri sürülen bir çok görüş Dr. Griffin’e göre de gerçek değil ve bilimsel temellere oturmuyor...


Daha önceleri yumurta gibi kolesterol yönünden zengin besinlerin kandaki kolesterol seviyesini yükselttiği ve kalp krizi riskini arttırdığı düşünülüyordu fakat Avrupa Beslenme Alışkanlıkları Dergisi'nde yayınlanan bilimsel bir araştırma haberine göre bu tez artık çürütüldü. Günde iki adet yumurta ciddi bir diyet uygulamasıyla birlikte tüketildiğinde sadece kilo verdirmekle kalmıyor aynı zamanda kandaki kolesterol seviyesini de düşürüyor….” (Basından)


En şaşırtıcı ve çılgın diyetle zayıflama öyküsü ise gazete haberlerimize çok kısa bir şekilde yansıdı:

‘Yumurtayla 25 kilo verdi. İnanılması zor ama yumurta diyetiyle 9 ayda tam 25 kilo zayıfladı…’Saatchi&Saatchi’ reklâm ajansının sahibi Saatchi`nin zayıflama öyküsünü eşi Nigella Lawson(48) basınla paylaştı. Eşinin zayıflama kararı aldıktan sonra kendisinin yaptığı yemeklerden tatmadığını belirten Lawson, `Günde sadece 9 yumurta yiyerek 9 ayda 25 kilo vermeyi başardı` dedi. Eşinin sadece haşlanmış ya da az yağda pişirilmiş yumurta tercih ettiğini söyleyen Lawson, 9 yumurtayı sabah öğle ve akşam 3`er tane yediğini kaydetti. Lawson, beslenme uzmanlarının bu diyeti nefes darlığı, bağırsak düzensizliği gibi önemli problemler yaratacağı için asla tavsiye etmediğine dikkat çekti.’ (Basından)

Gerçekte bu haber, dış basında daha geniş bir biçimde[2] ‘Saatchi's diet’ (Saatchi’nin diyeti) şeklinde yer almıştı. Olayın gelişimi gerçektende çılgınca görünüyordu: Bütün diyetler denenmiş fakat sonuç elde edilmemişti. Daha sonra yeni bir şey denemeye karar verdiler. Ve kendilerine verilen diyet önerilerinin tam tersini ve en radikalini zayıflama diyetlerinin ana merkezine yerleştirdiler: Yumurta!

Aykırı bir örnek olduğu için ‘Saatchi’nin diyetini’ biraz inceleyelim. Günde en az 9 adet yumurta x 200mg=1800 mg kolesterolü yumurta ile alıyorsunuz, kilo almak yerine tam tersine kilo veriyorsunuz. Kilo deyip geçmeyin, kanserden uykusuzluğa her hastalıkla şişmanlık (obezite) ilişkilendirilmiş durumda…

Yumurta, dengeli kilo verebilmek için çok ideal besinleri içeriyormuş ve kalorisi çok düşük olduğu halde tok tutuyormuş. Bunlar elbette doğru!

İyi güzel ama bu adam öyle ya da böyle günde 9 yumurtayla 2000 miligram kadar (yumurtayla içeriğinde) kolesterol almış, kolesterol yüksekliği yüzünden ölmemiş mi?

Hayır ölmemiş!...

Demek ki kolesterolün şişmanlıkla sanıldığı gibi doğrudan ilişkisi yok! Farklı besinlerden alınan, kullanılamayan enerjiyle (kalori) ilişkisi var! Yani şişmanlığın besinlerle alınan veya kandaki (obezite) yağ yüksekliği ile özellikle dışardan kolesterol alımıyla hiç alakalı bir şey değil. İşin özü kolesterol ve farklı yağlı besinler (ceviz, Antep fıstığı, fındık vs) şişmanlatmıyor, sizi tok tuttuğu için depolanmış stoklarınızdan enerji açığa çıkmasını sağlıyor…

Ve kan kolesterolünüz yükselmiyor ve artmıyor…

------------------------------------------

Ben ve bazı dostlarım yumurta-kolesterol-kalp hastalıkları ve şişmanlık (obezite) ilişkisindeki bu durumu, yani kolesterol değeri yüksek besinler ve yağlı yiyecekler alındığında[3] kolesterol düzeyinin artmayacağını hatta tam tersine kolesterol düzeyinin azalabileceğini de yıllardır zaten söylüyoruz.[4]

‘İyi ama kolesterol içeren besinlerin, kan kolesterolünü yükseltebileceğini gösteren hani binlerce akademik araştırma (randomize çalışmalar) vardı, o araştırmalar ne olacak’ diye bir şey bana sormayın, bu konuda muhatabınız bu çalışmaları yapanlar ve ‘yumurta kan kolesterolünü yükseltiyor’ diyen doktor ve akademisyenlerdir. Veya diğer bir olasılık, kimbilir bazılarına göre ‘Dr. Griffin yalancı ve sahtekârın tekidir!’ Çünkü her gün 2 (iki) adet yumurta yiyenlerin kolesterolünde bir değişiklik olmadığını, kan kolesterolünün artmadığını söylüyor.. Biliyorum diğer araştırmacılar ‘ama o çalışmada denek sayısı az’ vs vs. gibi kaçış yollarını şimdiden ayarlamışlardır, fakat inanın bu tamamen ‘minare ve kılıf’ meselesi…

Nitekim elde edilen sonuçlar bunları da gösteriyor! Biz yıllardır organizmanın hücrelerimizin yağ depolaması ve kan kolesterol, lipit düzeyi birbirinden çok farklı şeyler olmalı diyoruz. Bizim akademisyenlerden ziyade, halka-insanlara anlatmaya çalıştığımız konulara ‘küçümseyerek’ bakan, sözüm ona bazı araştırmacılar ve bizi eleştiri yağmuruna tutan hekimlerimiz umarım söz konusu araştırmaları okuyunca az da olsa sıkılmışlar, kimbilir belki biraz yüzleri kızarmıştır: Çünkü biz bütün bunları[5] çok önce ve defalarca söyledik!


İşin garip, tutarsız, anlaşılmaz ve en saçma tarafı bazı doktor, uzman ve diyetisyenlerin hala yumurtayı şişmanlık (obezite) ve kalp hastalıklarıyla (ateroskleroz) ilişkilendirmeye devam etmesidir. Söz konusu kişiler, bu konularda son zamanlarda yapılan bilimsel çalışmaları ve açıklamaları görmemezlikten gelmektedir. Sağda solda anlaşılmaz bir vurdumduymazlıkla ‘yumurta kan kolesterolünü yükseltiyor’ veya ‘yumurta kilo aldırıyor’ safsatasının sürekli olarak anlatan insanları anlayamazsınız. Söyledikleri, anlattıkları her şey büyük bir bilimsel tutarsızlık gösterir. Bizce bu duruma sadece bilimsel körlük bile denilemez, bu durum körlüğün de ötesinde çok farklı bir şey...

Köşeye sıkışan bazı bilim adamları, yumurtadaki kolesterol içeriğine ve kolesterol konusuna vurgu yapmaktan vazgeçip, kolesterolde bulunan farklı maddelerin, vitaminlerin ve minerallerin önem ve değerinden söz ediyorlar. Yumurtada bulunan bazı maddeler (lesitin, niasin vb) nedeniyle yumurtanın, kan kolesterolünü yükseltmediğini filan söylüyorlar ve sağolsunlar beni yine güldürüyorlar, bilim bazen eğlenceli de olabiliyor!...

Sakın yanlış anlamayın söyledikleri her şey en ince ayrıntısına kadar doğrudur: Çünkü temel olarak yumurtada bir canlıyı oluşturabilecek (civciv) bütün yaşamsal öğeler zaten bulunmak zorundadır. Bunun aksini düşünmek tümüyle saflık olur. Benim gülme nedenim çok farklı, çünkü bu konuda bilimsel olduğunu iddia edenler, farklı nedenler ileri sürerek konuyu kolesterol temelinden saptırmaya çalışıyor!

Söylediklerine bak: Yumurta masum olabilirmiş çünkü yumurta içeriğinde bulunan bazı maddeler, yumurtadaki kolesterolün emilimini ve kana karışmasını engelliyormuş!

Yumurta iyi ama yumurta içindeki kolesterol kötü demek istiyorlar…

Yumurta akını yiyin ama sarısını atın!

Yumurta beyazıyla, sarısını ayıran fabrikalar yapın!

Az kolesterollü yumurta yapan, beslenmesi değiştirilmiş tavuklar ortaya çıkarın!

Sonra gelin, siz bu yumurtaya utanmadan yumurta deyin!

Hiç kusura bakmayın, inanın kişisel bir şey değil: Biyolojik olarak içinden civciv çıkma olasılığı olmayan yumurtaya, ben yumurta diyemem zaten!..

Ve işte insanları kandırmak, bilimsel anlamda hile yapmak, belden aşağılara vurmak buna denir. İşte ben aslında bunlara gülüyorum!

Burada tartışılması gereken konu yumurta içeriğindeki kolesterol dışındaki yaşamsal maddeler değil, bir zamanlar yumurtanın suçlanmasına neden olan kolesterolün bizzat kendisidir. Bu nedenle yumurta konusunu özünden yani içerdiği kolesterolden ve kan kolesterol düzeyi ilişkisinden uzaklaştırmaya çalışmak bilimsel açıdan korkaklığın ve ikiyüzlülüğün çok ötesinde bir şeydir.

Yıllarca içerdiği kolesterol nedeniyle yumurtayı suçlayıp sofralardan uzaklaştıracaksın, bu yanlış bilgiyle binlerce hekim yetiştireceksin, insanlara yıllarca kan kolesterolünü yumurtanın nasıl yükselttiğini sözde bilimsel (?) araştırmalar göstererek anlatacaksınız. Sonra ilaç şirketleri, yumurtayı beyazıyla sarısından ayıran fabrikalar kurulacak, yumurtadaki kolesterol miktarı azalsın diye tavukların besin tarzlarını değiştireceksiniz, kolesterolsüz damgalı bir çok ürün piyasaya çıkaracaksın!…

Pardon, siz haklısınız!

Gerçekçi olmak gerekir!

Sanırım ‘kolesterol masalı bataklığına’ boğazına kadar saplandıktan sonra, kolesterolü suçlayan akademisyenlerin hiç biri kolayca ‘pardon biz yanlış yapmışız, kolesterol masummuş’ diyemez. Öyle sanıyorum ki bunu biz değil, belki torunlarımız bile göremeyecek...
Çünkü bu konu artık bilim değil, ticaretle ilişkili...

--------------------------------

Fakat yumurta-kolesterol ilişkisinde tehlikeli sorularla karşılaşacaklarını, bir zamanlar ‘kolesterol suçlu’ diyen uzmanlar de artık çok iyi biliyorlar. Yumurta diyetinde olası gelişmelere karşı şimdiden bilimsel kılıflar buluyor ve eleştiriyorlar; bu tip bir diyetin sindirim sistemi ve akciğer üzerinde bazı olumsuz etkilerinin olabileceği, yumurtayla bulaşabilecek çeşitli hastalıkları, mide ve sindirim sisteminin bozulabileceği iddialarını dile getiriyorlar! Elbette bunlar olabilir, sadece yumurta ile tek yönlü beslenmenin getireceği çeşitli risk faktörlerine tabii ki katılmak mümkün, bu her zaman olasılıklar içinde zaten! Fakat yumurta diyetiyle ilgili söz konusu bütün bu riskler ‘kolesterol’ konusunda daha önceleri söylediklerinizi unutturmaya yetmez!...

Aslında yumurta ve kolesterol diyetinde bizim dikkatimizi çeken, sizlerinde özellikle dikkatinizden kaçmamasını ve asıl görmenizi istediğimiz nokta çok farklı.

Bizce Dr. Griffin’in söz konusu son çalışması[6]: ‘Kolesterol ve yumurtanın zararları, damarlara kolesterol darbesi, kalp sağlığının ardındaki sinsi düşman kolesterol’[7] gibi binlerce anlamsız söylemlerinin hepsinin boş ve gerçek dışı olduğunun açığa çıkarmış olması nedeniyle önemli! Sakın bu yazımızın temel amacı yanlış anlaşılmasın; elbette söz konusu (biraz) aşırıya kaçmış ‘Saatchi’ diyetini biz kimseye önermiyoruz! Aşırı tek yönlü kullanımda içtiğiniz su bile sizin sağlığınızı bozabilir. Bu tip tek yönlü beslenme birçok açıdan ‘Çin İşkencesi’ nden farksız zaten. Fakat yumurta-kolesterol ilişkisinde ortaya çıkan durumu mutlaka sizlerinde görmenizi istiyoruz. ‘Saatchi’ diyeti bu açıdan son derece önemli…

Kabul edin ya da etmeyin, araştırma sonucu şu: Yumurta kilo yapmıyor, kilo verdiriyor ve kan kolesterolünü de yükseltmiyor…

Bunca zaman kolesterol yükselir korkusuyla, yetersiz beslenerek ‘kaybeden’ durumuna geçirilen halk ve insanlar, artık bu saçma sapan kolesterol korkularını bırakmalı ve tekrar kolesterollü beslenme konusunda ‘kazanan’ olmak zorundadır.

Yumurta ve kolesterol konusunda diyetisyenlerinize, doktorlarına mutlaka sorun, soru sormak insan olarak sizin hakkınız: Dr. Griffin ne diyormuş, Saatchi’nin diyetinde yumurta neden bu kadar zayıflatmış?

Kolesterol mitleri tek tek çöküyor!...

Yağlı ve kolesterollü yemekler şişmanlatırmış…

Kırmızı et[8], sakatat ve yumurta kan kolesterolünü yükselttiği için kalp krizi yaparmış, bu besinler kesinlikle yasakmış…

Özellikle beslenmemizde, kolesterol içeriğini mutlaka azaltmalıymışız, besinlerdeki kolesterol büyük risk faktörüymüş[9]...

Biz almayalım beyler, kalsın!...

Dr. Bruce Griffin’in akademik çalışmalarına dönelim. Malum bizim araştırmacılarımız bazı konuları biz kendi dilimizle yani Türkçe olarak söyleyince[10] anlamıyorlar, yabancı araştırmacıların diliyle söyleyince nedense daha çabuk anlıyorlar ve konuyu şaşılacak derecede ciddiye alıyorlar:

-‘Two Eggs a Day May Cut Cholesterol, Weight’[11]

-Kısaca; günde iki yumurta kolesterol kilo ve kolesterol sorunlarınızı çözebilir!

Günde iki yumurta, işte yeni kolesterollü diyetimiz!…

Afiyet olsun!...



Mevlüt Durmuş
Biyolog
17 Kasım 2008

2 Önemli Not: 1) Şeker ve beyaz ekmek kullanıyorsanız, biraz da olsa spor yapmıyorsanız hiçbir zayıflama diyeti işe yaramaz 2)Yumurta tüketimi sağlığımız için oldukça önemlidir. Doğal ortamında yetişmiş ve mümkünse horozları başında olan tavuklardan elde edilmiş, özellikle sarısı istenilen kıvamda, bol kolesterollü yumurtalar bizim öneri ve tercihimizdir.

Kaynak ve Dipnotlar
[1] Nicola L. Harman1, Anthony R. Leeds2 and Bruce A. Griffin (2008). Increased dietary cholesterol does not increase plasma low density lipoprotein when accompanied by an energy-restricted diet and weight loss. European Journal of Nutrition. Volume 47, Number 6 / September, 2008. 1436-6207 (Print) 1436-6215 (Online). http://www.springerlink.com/content/c6287375m6767g80/
[2] http://www.telegraph.co.uk/news/newstopics/celebritynews/3163492/Charles-Saatchi-ends-nine-eggs-a-day-diet-says-wife-Nigella-Lawson.html
[3] http://www.yeniaktuel.com.tr/top104,99@2100.html kolesterole iftira atılmış
[4] http://www.samanyoluhaber.com/sondakika-67061.html
[5] www.kolesterolmasalları.blogspot.com
[6] [6] Nicola L. Harman1, Anthony R. Leeds2 and Bruce A. Griffin (2008). Increased dietary cholesterol does not increase plasma low density lipoprotein when accompanied by an energy-restricted diet and weight loss. European Journal of Nutrition. Volume 47, Number 6 / September, 2008. 1436-6207 (Print) 1436-6215 (Online). http://www.springerlink.com/content/c6287375m6767g80/
[7] http://www.tkd.org.tr/pages.asp?pg=376
[8] Kırmızı et konusunda Prof. Dr Ahmet Aydın’ın yazısını kaçırmayın: http://beslenmebulteni.com/besin/index.php?option=com_content&task=view&id=139&Itemid=73
[9] http://www.tkd.org.tr/pages.asp?pg=376
[10] www.kolesterolmasallar.blogspot.com
[11] http://www.foxnews.com/story/0,2933,410509,00.html (Study: Two Eggs a Day May Cut Cholesterol, Weight)