16 Ağustos 2008 Cumartesi

Domino taşları paradoksu: Yaşlılık genleri ve kolesterol ilişkisinde gözden kaçanlar





Domino taşları paradoksu: Yaşlılık genleri ve kolesterol ilişkisinde gözden kaçanlar

Oyun deyip geçmeyin
oyun oynamak
gerçekten de
çok ciddi bir iştir.

'Köprü' dizisinden







Uzun yaşama arzu, tutku ve saplantısı aslında insanlık tarihi ile birlikte başlar. Yaşlanmayı geciktiren efsane ve masal karışımı çeşitli söylenceler dünya üzerindeki bütün halk kültürlerinde o ya da bu şekilde mutlaka yer bulmuştur.


Bizim kültürümüzde de benzer söylenceler vardır. Örneğin Lokman hekimin yaşlanmanın ve ölümün çaresini bir bitki de bulduğu, fakat son anda kaybettiği halk arasında ağızdan ağıza anlatılan efsanelerden sadece biridir. Efsanelerin doğru ya da yanlışlığı konusunda bir şeyler söylemek elbette mümkün değil.

Fakat günümüzde yaşlanma konusuna bağlı olarak başlayan genetik çalışmalar hiç hız kesmeden devam ediyor. Ve yaşlanma konusu ile doğal olarak bir çok konu ilişkilendirilebiliyor. Son çalışmalardan bazılarında ise kolesterol ve lipoprotein partikülleri (parçacıkları) metabolizmasına ait genler dikkat çekiyor.


Nir Barzilai ve arkadaşlarının[1] yaptığı çalışma gazete haberlerine şöyle yansıyordu:



“Bazı insanların diğerlerinden çok yaşayarak 90'lı yaşları görmesini sağlayan "uzun yaşam geni"nin aynı zamanda hafıza kaybını önlediği ve muhakeme yeteneğini de koruduğu anlaşıldı. New York'taki Albert Einstein Tıp Koleji'ne bağlı Yaşlanma Araştırmaları Enstitüsü'nün yöneticisi Dr. Nir Barzilai tarafından yapılan ve Amerikan Nöroloji Akademisi'nin yayın organı "Neurology"de yayımlanan çalışmaya göre, "uzun yaşam geni" kandaki kolesterol parçacıklarının (*lipoprotein partiküllerinin[2]) normalden daha fazla büyümesini sağlıyor. 95 yaşını aşmış 158 kişinin katıldığı araştırmayı düzenleyen Barzilai ve ekibi, "uzun yaşam geni"nin bulunduğu deneklerin zihin fonksiyonlarının diğerlerine nazaran iki misli daha kuvvetli olduğunu söylüyor ve 75–85 yaşları arasındaki kimseleri kapsayan 124 kişilik ikinci bir grupla tekrarladıkları çalışmada da aynı sonuca vardıklarını belirtiyor. İleri yaşlara kadar yaşayan ve sağlıklı kalan kimselerin şimdiye kadar yeterince araştırılmadığını söyleyen Dr. Barzilai, söz konusu genin (CETP geni) yaşlılarda Alzheimer hastalığının ortaya çıkmasına engel olduğunu düşünüyor. İstatistiklere göre, yaklaşık 10 bin kişide 1 kişi yüz yaşına kadar yaşıyor”




Pardon ama biz bunu ‘Kolesteroldeki Kaos’ kitabının yazılmasından yani 2003 yılından beri zaten söylüyoruz. Kardiyolog dostlarımızın bazıları kabul etmese de zaten sizler bu konuyu biliyorsunuz. Küçük partiküller öldürür yaşlandırır, bırakın kolesterol ile tek parametrede uğraşmayı partiküllerin yapısına bakın, partiküllerde eksik bileşenleri (yağ asitleri, kolesterol vs) tamamlamaya çalışın diyoruz yıllardır[3].

Sadece Nir Barzilai’nin iddia ettiği gibi tek bir lipoprotein (HDL) partikülü değil, total anlamda bütün partiküllerde küçülme olduğunu iddia etmekle kalmıyoruz, dikkat çeksin ve ilgilenilsin diye bir de üzerine eşantiyon olarak konuyla ilgili matematiksel bir denklem de veriyoruz. Çünkü bize göre partikül küçülmesindeki temel neden, mutlaka partikül yapısındaki bileşenlerden en az bir elemanının eksik olmasından kaynaklanıyor. Başka türlü fiziksel ve maddesel bir parçacığın, partikül küçülmelerinin mümkün olmadığını söylüyoruz, partikülü oluşturan bileşenlerinizde eksiklikler var bu nedenle partiküllerdeki eksikliği tamamlayın diyoruz.


Tabii ki partikülde eksik olan CETP (kolesterol ester taşıyıcı protein) değil, CETP partiküller üzerinde etkili fakat partikül bileşeni değil. Bu nedenle bizim düşüncemize göre, partikülünüzde lipitler, yani kolesterol ve yağ asitleri eksik, partiküller işte bu nedenle küçük ve ilerleyen yaşla birlikte küçülmek zorunda.


Fiziksel olarak partiküllerde bir eksik olmadığı sürece, partikülün küçülmesi mümkün değil bize göre!

Yaşlanma teorileri, yaşlanma ile ilişkili genler, lipoprotein partikülleri ve kolesterol ilişkisine özellikle Barzilai’nin CETP ve lipoproteinlerle[4] ilgili çalışmalarına tekrar döneceğiz.
Fakat bunlardan önce bazı kavramları, canlıyı meydana getiren oluşumun bütününe bakmayı öğrenmemiz gerekiyor. Nasıl yaşadığımızı anlamadan, neden yaşlandığımızı anlamamız asla mümkün olmaz. Önce moleküllerin gizemli dünyasında nasıl yaşayabildiğimizi kavramak zorundayız.


Biraz hayal gücünüzü kullanmaya hazır mısınız?

******************************

Bir canlının organizmasını meydana getiren maddi ve fiziksel yapıyı, fazlaca sıkıcı detaylara girmeden ve akıcı bir şekilde, üç beş sayfada anlatabilmek oldukça zor, ama imkânsız değil…
Sadece sistematik bir şekilde maddenin temel yapısı atomlardan başlamamız gerekiyor. Aynı zamanda konunun anlaşılması için farklı kaynaklardan yararlanmamız, hayal dünyamızın da devreye girmesini sağlamak gerekiyor.

Biz bilim araştırmacılar, tahmin edeceğiniz gibi canlılığın fiziksel ve maddesel gizemleri ve sırlarıyla uğraşırız. Bu nedenle bir olguyu bütün yönleriyle tanımak ve anlamak bizleri mutlu eder, maddi bir kazanç getirmemiş olsa da büyük bir haz ve coşku verir nedense.


Doğrusunu söylemek gerekirse çoğunlukla bulduğumuz yeni bir şey yoktur gerçekte, fakat varolanı anlamaya çalışırız. Anladığımız ve bir konuyu kavradığımız zaman güncel bilgilerle çatışırız. Büyük bir inatla başkalarına anlatmaya çalışırız nedense. Yani Galileo'dan söylemeden öncede zaten dünya güneşin çevresinde dönüyordur. Fakat bilimle uğraşmayanlar bunu kavramadıkları için, güneşin dünya çevresinde döndüğünü söylüyorlardı. Görünüş gerçekten de öyle gibiydi: Duyuların yanılması vardı, şimdi insanlar bazı şeylerin göründüğü gibi olmadığını öğrendi.

Böyle bir olguyu anlamak, kavramak ve matematiksel hale getirmek, nedendir bilinmez bilim insanlarını çok mutlu eder…


Varolmanın maddesel temellerini, sırlarını, kanunlarını merak etmek…


Fiziksel ve maddesel olarak varolma konusu ise genellikle atomlardan başlar.


Jostein Gaarder’in[5]’in atomların canlı yapıları oluşturmasıyla ilgili Lego örneği konunun fiziksel olarak anlaşılmasına katkı oldukça olumlu katkılar sağlayabilir.


Küçükten büyüğe sıralanmış atom-molekül-hücre-doku-organ-sistem ve canlı kavramını böylece anlaşılır hale getirebiliriz. Jostein Gaarder, hayali kahramanı Sofi’ye atomları ve yaşamı oldukça güzel bir örnekle anlatmaktadır:


“ …Bir varlık, örneğin bir ağaç ya da bir hayvan ölüp parçalara ayrıldığında, atomlar yeniden yayılıp başka varlıkları oluştururlar..... Herhalde şimdi Legolarla ne anlatmak istediğimi anlıyorsundur! Legolar da Demokritos’un atomlara atfettiği hemen hemen tüm özelliklere sahiptirler ve tam da bu yüzden bir şeyler kurmaya elverişlidirler. Öncelikle bölünmezdirler. Biçimleri ve büyüklükleri farklıdır. Yoğun ve sık dokuludurlar. Lego parçalarının “girintileri” ve “çıkıntıları” da vardır ve bu sayede birbirine takılıp akıl almaz biçimler meydana getirebilirler. Bu yapı sonradan dağılabilir ve aynı parçalardan bu sefer farklı nesneler yapılabilir…”



Bundan sonrasına biz devam edelim. Farklı atomlar birleşerek molekülleri, farklı moleküller birleşerek hücre elemanlarını ve hücreyi, hücreler birleşerek dokuları, dokular birleşerek organları, organlar birleşerek sistemleri ve farklı sistemler birleşerek canlının fiziksel, maddi yapısını meydana getirmiş olurlar. Her canlıdaki fiziksel yapı oluşumunu en fazla bu kadar kısaltabiliriz.


Fakat bu tanım yeterli mi, elbette değil. Maddi ve fiziksel yapının oluşması yetmez tabii ki, bir de anlaşılır bir şekilde canlılık kavramının sürekliliğini ve devamlılığını vurgulamak zorundayız. Çünkü atomlar, moleküller, hücreler, dokular ve organlar arasındaki ortaya çıkan maddesel alışverişin mutlaka sürekli ve devam edebilir konumda olması gerekir ki, canlı da yaşamına devam edebilsin...

Ve tuhaftır, hareket ve süreklilikte önce atomlarda, moleküllerde başlar!

Hatırlayın, her sene düzenli olarak televizyonlar ve basın organlarında birkaç kez karşımıza ilginç haberler gelir: Dominolar, domino dizme yarışmaları.


Biz de konumuzu anlatırken dominolardan yararlanabiliriz. Yaşadığınız sürece birbirine çarpan devrilen, sonra yeniden dizilen sayılamayacak çoklukta moleküller ve atomlar bütünüdür bizim domino taşlarımız…


Her yıl mutlaka gazete ve televizyonlarda domino yarışlarıyla ilgili ilginç bir haber çıkar.



Gazetelere çıkan bir örneğimiz canlılık ilişkileri bakımından yaşam için gizli nükteler içeriyordu:


.”Çinli bir kadın, tam 303 bin 621 domino taşını tek başına dizerek, bu alanda uzun süredir kırılamayan rekoru kırdı. Pekin doğumlu 24 yaşındaki Ma Lihua, taşları dizmek için yaklaşık 7 hafta ve günde 13 saat çalıştığını söyledi. Böcek ve farelerin bazen çalışmalarını aksattığını belirten Ma, bir keresinde bir böceğin 10 binden fazla taşı devirdiğini ifade etti. ... toplantı salonunda Güney Kore elektronik firması .... desteğiyle yapılan denemede beyaz, kırmızı ve sarı domino taşlarının yıkılması ise 4 dakikadan biraz daha uzun süre aldı. Tek başına domino taşı dizme rekoru, 281 bin 581 ile Alman Klaus Friedrich tarafından 19 yıl önce kırılmıştı. (AP)”[6].

303,621 adet domino taşı, sadece 4 dakikada gibi kısa bir süre içinde yıkılmış! Ütopik sayılarla uğraşmayı seviyorsanız, sahip olduğunuz moleküllerinizi domino taşları yerine koyup 70 yılda ne kadar domino taşının yıkıldığını-yapıldığı siz hesaplayın isterseniz, ama inanın bunu hiç tavsiye etmem…


Birbirine çarpacak, çeşitli biyokimyasal reaksiyonlara girebilecek atomlarınız ve molekülleriniz olmadığında, bizler zaten bu yazılanları okuyamıyor olacağız.


Canlı sistemlerde de bu ve benzeri Legoların ve dominoların olması gerekir” düşüncesine ulaşmanız umarım zor olmamıştır.


Eğer siz de bir ‘domino dizme ve rekor kırma’ yarışmasına katılacaksanız, gerekli olan en önemli şey yatay konumdaki zeminin düz ve pürüzsüz olmasıdır (DNA-genler), yani kurgu örneğimizde zemin de yatay domino taşlarından yapılmıştır. Bu yüzden her farklı canlı metabolizması farklı bir zeminde oynamak zorundadır domino oyununu.



Dominolar yarışmacılar tarafından düzgün ve uygun bir zemine belirli aralıklarla günlerce büyük bir dikkatle dizilirler. Her şeyi çok iyi hesaplamanız, dominoların hangi noktada ve açıda oluşturduğu çarpma şiddetinin diğer dominoları harekete geçirdiğini bilmeniz gereklidir. Domino taşlarını dizeceğimiz zemini oluşturan alanın (genler ve DNA) yapısı, pürüzsüzlüğü, büyük veya küçük olması, çok dik ya da çok eğik olması ve değişik özellikleri dominolarımızı nasıl dizmeniz gerektiğini- dominoları nasıl dizebileceğimizi aslında zemin belirler.


Yatay zemini oluşturan domino taşlarını ve zeminin özelliklerini çok iyi (genler ve DNA) biliyorsak, zemine uygun olarak dikey domino taşlarımızı dizebiliriz. Çok değişik renklerde domino taşlarımız varsa, renkli domino taşlarıyla (atomlar), dikey konumda değişik figürler (moleküller), farklı modeller (hücreler), sistemler (organlar) hazırlayabiliriz.


Bir domino taşıyla, birçok taşı birden harekete geçirebilen farklı ve karışık domino oyun serileri oluşturabiliriz. Bir domino taşıyla üç veya dört farklı yönlerde dizili domino taşlarında hareket sağlayabilir, sonra dağılan hareket yönünü tekrar bir noktada aynı zaman dilimi içinde toplayabiliriz.


Sadece bir farkla; canlılık kavramında, zemine bağlı domino taşları bir yandan devrilirken, diğer bir yandan yeniden yapılmaya, domino taşlarının yıkılmak üzere dizilmesine başlamalıdır. İşte bu yüzden dizilecek birçok domino taşını mutlaka dışardan (besin) dışardan almak zorundayız. Devrilirken zarar görmüş, kullanıma elverişli olmayan domino taşlarını da olabildiğince çabuk, dominoların dizildiği alandan ve ortamdan uzaklaştırmalıyız. Fakat zemini (genler) asla değiştirme şansımız yok gibi görünse de, bu konuda yapılan çalışmalar hızlandı (transgenik canlılar, gen transferi, gen terapisi, kök hücre vs).


Farkında olmadığımız paradoks, her domino hareketinin bize artı bir zaman kazandırdığı gerçeğidir.


Domino taşlarıyla oynadığımız bu küçük basit oyunda, kurgulanmış sistemin istediğimiz gibi çalışıp çalışmadığını görebilmek için, basit birkaç dominoluk deney yapsak bile sistemin tam anlamıyla çalışacağı teorik olarak hiç bir zaman garanti değildir. Yatay durumdaki dominoların (genler)konumuna göre, dikey döşenmiş domino sistemin fonksiyonel olduğunu görebilmek için ilk taşı mutlaka hareket ettirmek zorunluluğu vardır. Hareket eden ilk taş, canlı türüne, zamana ve mekana bağlı değişim gösterebilir.


İşte yeni doğan bir bebeğin oksijen (O2) alabilmesi için hemşire ya da doktorlar tarafından bebeğin poposuna atılan bir şaplak bu nedenle son derece büyük ve hayati önem taşır! Bu şaplakla birlikte yeni doğan bebeğin, kendi yaşam domino taşları oksijen molekülüyle tanışır ve yeni doğan bebeğin kendi sahip olduğu domino taşları devrilmeye başlar ve bu durum bir terslik çıkmadığı müddetçe yıllarca devam eder gider…


Bütün canlılarda genel olarak, benzer atomlar, moleküller, genler ve hücreler vardır.Yani canlılar sayısal olarak birbirine çok yakın ve çok benzer genler içermiş olsa da, canlı türlerindeki farklılık söz konusu genlerin aynı olmasından değil, farklı zeminde farklı diziliş kombinasyonlarda olmasından kaynaklanır. Şimdiki tahminlere göre insan genleri (25–30 bin) sayısı, 25 bin genden oluşan Arabidopsis thaliana bitkisinden, 19 bin genlik bir solucan türünden ya da 13 bin genden meydana gelen meyve sineğinden çok da farklı sayılmaz.


Cambridge’deki Whitehead Gen Araştırmaları Enstitüsü direktörü Eric Lander, pek çok insanın meyve sineği ile arasında çok fazla fark olmadığı gerçeğinden rahatsızlık duyduğunu ve bunun, insanın mağruriyetine darbe indirdiğini söylüyor. İnsan gen sayısının, meyve sineğinin gen sayısından kat kat fazla olması gerektiği düşünülüyordu çünkü fakat sonuçlar beklenildiği gibi çıkmadı...


Canlılığın genler yoluyla çeşitlenmesi konusunda çoğu araştırmacının anlayamadığı ve kavrayamadığı olgu, gen benzerlikleri değil, genlerin dizilim kombinasyonlarının ve sıralanmalarının farklı olmasıdır. Farklı türdeki canlılardaki gen sayılarındaki benzerlik, sayısal çokluk veya azlık canlının gelişim yapısıyla, organizma karmaşıklığı ile açıklanamaz. Bu nedenle bir bitki ya da solucanla genetik benzerliklerim, gen sayımın bitki ya da solucana olan yakınlığı beni hiç mi hiç şaşırtmıyor!...


Neyse, fazla dağıtmadan konumuza dönelim. Sistemi kurgulanmış dikey domino taşlarının devrilmesini, dikey domino taşlarının yatay zemin üzerinde çalışmasını engelleyecek temel domino hataları az çok bellidir ve kolayca tahmin edilebilir, bir uzman olmasanız bile artık bunu sizler de yapabilirsiniz. Hatta oyunun daha iyi bir hale gelmesi için, yeni kurallar ortaya koyabilirsiniz.


Yaşlanma ile ilgili olabilecek gelişmeler ve yaşlanma teorilerine bu domino oyunu penceremizden de bakabilir, böylece konuyu biraz daha iyi kavrayabiliriz.


Birincisi domino taşlarını devrilmek üzere dizdiğimiz, yatay konumdaki domino taşlarından oluşan zemine (genlere) bağlı olarak ortaya çıkan gelişmeler, eksiklikler ve hatalardır. Yatay konumdaki dominoların konumu, dikey konumdaki dominoların çalışmasını etkiler. Genetik (primer) hastalıkları bu gruba dâhil edebilirsiniz. Dominoların hazırlanması aşamasında yatay zemindeki (genler) bozuk yerleri önceden fark edebilirsek, söz konusu alanı tamir edebilir veya mecbur kalmadıkça bozuk zemini kullanmayacak sistemler üzerinde çalışır veya hasarlı alanların kullanılmadığı alternatif domino dizilimleri de yapabiliriz. Gen tedavisi kavramını, kök hücre çalışmalarını veya şeker hastalarına insulin verilmesi gibi çeşitli ilaçlı tedavi şekillerini buraya koyabiliriz. Birçok yaşlanma teorisinden, genetik yaşlanma teorisiyle bu konuyu bağdaştırabilirsiniz. Söz konusu teoriye göre bazı genler yaşlanma sürecini sadece belirler ve zaman içinde ortaya çıkma eğilimindedir. Genetik yaşlanma teorisine göre, genetik program değiştirilemez fakat yaşlanma ile ilgili çeşitli genlere müdahale edilerek genlerin çalışması, metabolizması yavaşlatılabilir. Yaşlanmayı etkilediği varsayılan genler burada asıl hedeftir.


İkincisi ise zemin kaynaklı olmayan, istenilen domino taşları ve istenilen renklerin bulunmadığı taşlarla yaptığımız, belirli renklerdeki taş eksikliğine veya taş fazlalığına bağlı olarak gelişebilecek hatalardır. İstediğimiz özellikteki domino taşlarını zamanında bulamasak sistemde aksamalar zamanla ortaya çıkacaktır. Çeşitli besinsel faktörler, vitamin eksiklikleri, yağ asitleri eksiklikleri ve değişik elementler bu gruba girebilir. Dış faktörler, çevre ve beslenme ilgili yaşlanma teorileri domino oyununun yer alır. Bu yüzden organizmamıza besin yoluyla giren moleküller son derece önemli, mutlaka kaliteli bir şekilde beslenmek zorundayız!...


Üçüncü olarak, sürekli olarak yeniden dizilen domino taşlarının düşme ve yıkılma şiddetine bağlı olarak, dominoları dizdiğimiz zeminde (genler) , sonradan ortaya çıkabilen zaman içinde oluşabilecek hatalar ve zemin kaymalarıdır. Genleri bozabilecek çeşitli ışınlar, kimyasal maddeler, ilaçlar bu gruba girebilirler. Yaşlanma teorilerinden immünolojik ve endokrin (hormonal) sistem bozuklukları ile ilişkilendirilebilirler.


Dördüncü olarak bizim domino oyunumuzu oynadığımız, alana yabancı ve farklı oyuncuların (bakteri, virüs, kimyasallar, ışınlar) girmek istemesi bizim oyunumuzu oldukça zorlaştırmasıdır. Yaşlanma teorilerinden DNA etkileşimleri, bağışıklık sistemi ve DNA hasar teorisini bu bölümde incelenebilir.


Beşinci ise yukarda saydığımız bütün faktörlerin olumsuz yönlerinin yavaş yavaş gerçekleştiğini, zaman içinde organizmada biriktiğini ve domino oyunumuzu zorlaştırdığını düşünebilirsiniz. Zaman içinde oluşmuş bütün çeşitli aksamaların oluşturduğu birikimin, son aşamada domino oyunumuzu imkânsız hale getirebileceğini tahmin edebilirsiniz. Bu konu da yaşlanma teorilerinden en önemlisi sayılan serbest radikaller teorisi ile ilişkilendirilebilir[7]. Oksijen ve çeşitli besinlerin enerjiye çevrilmesi sırasında ortaya çıkan söz konusu serbest radikaller, organizma için gerekli bazı biyolojik moleküllerle birleşir ve bu birleşme büyük moleküllerin, aynı zamanda hücrenin yapısını da bozar. Bu durum molekül ve atomların hücreyle olması gereken ilişkisini kestiği, azalttığı için yaşlanma olayı da zorunlu olarak hız ve ivme kazanır.


İşte olabilecek en kısa anlatımla bizden bu kadar…


Canlılık denilince lütfen hatırlayın: Canlılığın maddesel, fiziksel yönü muhteşem ve nefes kesici bir domino oyunundan ibarettir ve genler bu oyunun oynandığı zemindir. Zemin her canlı için farklı kombinasyonlar ve pozisyon gerektirir.


Her göz kırpışınızda, her gülüşünüzde, kızdığınızda, ağladığınızda, yemek yediğinizde, su içtiğinizde ve düşündüğünüzde zemin üzerindeki (genler-DNA) trilyonlarca domino taşınız yıkılıp yeniden yapılıyor (metabolizma).

Yaşamın hiç bir saniyesi moleküller temelinde boş geçmiyor demektir bu!


O halde canlı içinde domino taşlarımızın dizildiği (genler) alanda ayrıca domino taşlarının yapım ve yıkılması sırasında muhtemel çeşitli hatalar ortaya (metabolizma) çıktığında, artık neler olabileceğini sizlerde tahmin edebilirsiniz!


Evet! Hastalanıyoruz ve elbette yaşlanıyoruz. Bazı doku ve organlarımız, canlı sistem içindeki bütünlüğünü çeşitli nedenlerle kaybediliyor veya görevini tam olarak yapamıyor, bu bütün organizmayı zaman içinde mutlaka etkiliyor.


Tam bu sırada tedaviler, tıp, moleküler biyoloji, kök hücre çalışmaları, genom projesi, mükemmelleşmiş genetik yapı arayışı ve yaşlanmayla ilgili farklı gen araştırmaları devreye giriyor.


Fakat unutmayın: Canlılıkta bir molekülün veya bir genin yokluğu ve işlevsiz olması en büyük (primer etki) problemdir. Bir molekül ya da molekül grubunun organizma içindeki çokluğu da (ya da öğle görünmesi) zaman içinde ortaya çıkacak organizma problemlerini gösterir (sekonder etki). Fakat bu birincisi kadar can yakıcı ve can sıkıcı olamaz! Örneğin lipoprotein genlerinizde, apo B geniniz yoksa (abetalipoproteinemi hastalığı), doğumdan birkaç ay sonra yaşamınızı kaybedersiniz. Fakat genlerinizde çeşitli nedenle neden ortaya çıkan bir düzensizlik, aşırı etkinlik veya fonksiyon ilerlemesi sizi doğrudan, hemen öldürmeyebilir; az da olsa yaşamak için küçücük bir parça zamanınız olur, bu bir anlamda kötünün iyisi sayılabilir (progeria hastalığı), kabullenmesi zor olsa da bu konudaki gerçek bu!...


Ve genlerin her birinin yokluğu veya fonksiyon kaybetmesi doğrudan uzun yaşamla bir şekilde ilişkilendirilebilir, bu hiç zor olmaz!



Bilimsel sorun şu: Acaba insanlar, bilim yoluyla canlıda süregelen domino oyununun[8] süresini uzatıp, kendi yaşam sürelerini genişletebilir, bu oyunu daha iyi bir hale getirebilir mi?



Şu an kabaca 60–70 yıl görünen ortalama ömür, 150 yıla veya 300 yıla çıkar mı?



Domino dizme yarışında yeteri kadar iyi ve sabırlıysanız, neden olmasın!...



Bu kurguladığımız küçük oyunun ortaya çıkardığı ilginç bir paradoks.

Domino paradoksuna göre her şey mümkün!

Fakat domino paradoksunda bir-iki tane mucize yaşlanma geni yok!

Sahip olduğunuz bütün genler az ya da çok mutlaka yaşlanma ile ilişkili olmak zorunda...

Başka türlü bu oyunu oynamak mümkün değil.

İşte sizlere domino paradoksu...



************************************************



Hücre, doku ve organlar için son derece önemli, çeşitli ayrım ve birleşim noktasında ortaya çıkan çeşitli genlerimiz bu nedenle yaşlanma konusunda daha fazla dikkat çeker. Örneğin, yaşlanma konusunda hücresel bölünmeler, insulin-şeker metabolizması, DNA onarım genleri ve kanser gelişimine ait genler şimdilik en dikkat çekici genlerdir, bu genler üzerinde yoğun çalışmalar yapılmaktadır.



Şimdi yaşlanmayla ilgili birkaç geni inceleyebiliriz, çünkü hepsine yetişmek imkânsız…
P53 geninin kanserli hücrelere karşı bir protein salgılayarak, uzun yaşama katkı sağladığı iddia ediliyor ve P53 geni kanserli hücrelere karşı çok hassas olduğu için uzun yaşam genlerinden sayılıyor.



Kalori kısıtlaması[9] yani enerji ile ilişkilendirilen genlerden biri SIR2 genidir. Kalori kısıntısı ile yaşlanma arasındaki ilişkiyi açıklamakta önemli bir etmen olduğunu ortaya çıkarmakla birlikte, memelilerde söz konusu genin çalışması biraz farklılaşma içerebilir. Su biti, solucan ve kemirgen gibi hayvanların az yedikleri zaman ömürlerinin uzadığını uzun zamandır biliniyor. Normal olarak 40 ay yaşayan fareler, normalden yüzde 60 oranında daha az beslenirlerse yaşam süreleri 56 aya kadar çıkabiliyor. Bu arada bazı insanlar bilimsel çalışmaların sonuçlanmasını beklemeden açlığa talim etmeyi uygun bulmuş olmalılar ki, günlük 1500 kalori ile yaşamaya çalışıyorlar. Fakat 1500 kaloriyle uzun yaşamaya çalışanlar o kadar zayıf ki, üzerlerine giydikleri her elbise sırıtıyor. Dikkatli olup düşmemeye gayret ediyorlar, derileri ince ve çok az bir yağ tabakası içerdiğinden, düştüklerinde çürümeler ortaya çıkıyor ve derileri hemen morarıyor.



Klotho[10] mitolojide, ömür ipini eğiren, yani ömür uzunluğunu belirleyen ufak tefek bir Yunan tanrıçasının adı gibi görünse de aslında uzun yaşamla ilgili olduğu düşünülen yeni bir gene ait çalışmanın adı. Farelerde bulunan bu genin, özellikle erkek fara ömrünü % 19–31 kadar arttığı gösterildi. Bu geni kusurlu olan fareler ve insanların daha hızlı yaşlandığı iddia ediliyor. Söz konusu genin birçok faydası yanında, kan şeker düzeyini arttırabileceği endişesi taşınıyor.



Uzun yaşam genleri arasında, insulin düzenlemesiyle ilgili bir başka genin mutasyona uğramış versiyonu olan daf-2 geni biraz öne çıkıyor, zira Daf-2 genleri güçlendirilmiş hayvanlar daha uzun süre yaşayabiliyor.



Bütün uzun yaşam genlerine (şekil 1) yetişmek elbette zor, çünkü istenirse insanda varolan bütün genler uzun yaşam ile ilişkilendirilebilir. Varolan ve tanımlanan bütün genetik hastalıklar[11] insan ömrünü kısaltır.






Şekil 1. Uzun yaşam ile ilişkilendirilen bazı (DNA onarım) genleri ve birbiriyle ilişkileri.



************************************************************************


Şimdi konumuza gelelim.


Mademki genler uzun yaşam ile ilişkilendirilebiliyor, lipoprotein metabolizmasına ait birçok geni de uzun yaşam genleri içine katmanız, zor değil tam tersine çok kolay olacaktır.


Nitekim N. Barzilai de aynı şekilde düşünmüş olmalı ki, lipoprotein ve kolesterol metabolizmasında yer alan kolesterol ester taşıyıcı protein (CETP) genini uzun yaşam genleri içinde göstermiş, bunu yapmak elbette hakkı. Çünkü CETP yoksa lipoprotein metabolizması hakikaten çalışmaz. Çünkü CETP’in görevi lipoprotein metabolizması içinde bellidir.


Önemli olan nokta, söz konusu gen ve gen ürünü olan proteinimiz CETP’in lipoproteinler arasında kolesterol aktarımında görevli olmasıdır. Karaciğer dışında üretilen kolesterol (esterlerinin), karaciğere geri dönmesine ve kolesterol moleküllerinin bütün hücrelere dağıtımı (Şekil 2) CETP sayesinde olur.


Şekil 2. CETP fonksiyonlarının şeması ve endojen lipid transportu. CE=kolesterol esterleri, TG=trigliserit, FC=serbest kolesterol









Fakat burada HDL’den kolesterol aktarım yönü önemlidir: İyi olarak tanımlanan (HDL) partiküllerinden, kötü olarak tanımlanan (LDL, VLDL) partiküllerine kolesterol taşır CETP molekülü. Kısaca diğer lipoproteinlerin sahip olduğu kolesterol (esterleri) miktarı, iyi kolesterol taşıyan partiküllerden (HDL) yapılan aktarımlarla desteklenir.

Yani yılardır bize kötü denilen kolesterol LDL partikülleri, bu sözde kötülüğün, yani kolesterolün bir kısmını HDL den alıyor!

Hatta bir ilaç şirketi, CETP molekülünün çalışmasını engelleyen bir ilaç yapmıştı ve insanlar öldüğü için büyük umutlarla başlayan ve statinlere alternatif gösterilen bu ilaç, hemencecik piyasadan çekilmişti.

“Yeni kolesterol ilacı 82 ölümle rafa kalktı. Dünyanın en büyük ilaç şirketi Pfizer, tıp dünyası tarafından sabırsızlıkla beklenen kolesterol düşürücü 'Torcetrapib' adlı ilaç projesini durdurmak zorunda kaldı. Bağımsız denetleme kurulları tarafından yapılan testlerde bazı denekler öldü, bazıları da ciddi kalp problemleri yaşadı. Dünyanın en çok satan kolesterol hapı Lipitor ile Pfizer'in ilacını karşılaştıran araştırmada, Torcetrapib alan hastalardan 82'si öldü, Lipitor'da bu sayı 51'de kaldı. Bağımsız uzmanlar, araştırmanın derhal durdurulmasını önerdi. Pfizer, tam 800 milyon dolar araştırma bütçesi ayırdığı projeyi geri çekti. İyi kolesterol HDL'nin seviyesini artıran Torcetrapib, Pfizer'e, önümüzdeki yıllarda pazardaki gücünü artırma avantajı sağlayacak bir projeydi. Avustralya Kalp Araştırmaları Enstitüsü ve Illuminate Çalışması Kurulu Başkanı Dr.Philip Barter 'Her şeyin beklendiği gibi gittiğine inanıyorduk, ilacın belirlenmiş potansiyel faydaları açısından ve bu yeni bilgi tamamen bizim için sürpriz ve üzücü oldu' dedi. Pfizer Yönetim Kurulu'nun yeni Başkanı Jeffrey Kindler, henüz iki gün önce düzenlediği araştırma toplantısında yüzlerce analiste yaptığı açıklamada, klinik araştırmalar sonucu elde edilen bilgilerin desteklemesi durumunda gelecek yıl ilacın pazara sunulması için başvuru yapacaklarını ifade etmişti ancak umutlar suya düştü. PFIZER, Torcetrapib'i, dünyada en fazla satılan ilaç olan ve ABD patent korumasını 2011'de kaybedecek kötü kolesterol düşürücü Lipitor ilacıyla birleştirmeyi planlamıştı. İlaç için 800 milyon dolarlık araştırma bütçesi ayıran Pfizer, 2005-2007 tarihleri arasında en çok satan ilaçlarından bir kısmının patent sürelerinin dolması nedeniyle yaklaşık 14 milyar dolar para kaybedecek. Şirket, bu zararı kapatabilmek için 242 ilaç geliştirdiğini ve bunlardan en çok güvendiklerinin Torcetrapib olduğunu açıklamıştı. Bu olay şirketin planlarını suya düşürdü. Böylece, firmanın 7 milyar dolarlık proje ve hisse senetlerinin değer altı satışlarıyla birleşti. Pfizer borsada da büyük zarar etme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Edward TOBIN / REUTERS”[12]

Aslında bunca parayı ilaç şirketlerinin ziyan etmesine hiç gerek yoktu. Çünkü uzun zaman önce iyi olarak bilinen HDL-kolesterol ve HDL parçacıklarının kanda artmasının sanıldığı kadar iyi olmadığı CETP geninde ortaya çıkan[13] bir mutasyonla birlikte gösterilmişti. Nedeni bir mutasyon dahi olsa HDL-kolesterol yüksekliğinin de tıpkı LDL-kolesterol yüksekliği gibi kalp hastalıklarının göstergesi olabileceğini[14] çok açık bir dille belirtmişti. Çünkü CETP ‘deki HDL’ yi yüksek gösteren mutasyon HDL’nin LDL’ ye kolesterol aktarmasını engelliyor, lipoprotein metabolizması da bu nedenle bozuluyor, dolaylı olarak canlıya zarar veriyordu.

Fakat bilim dünyası, özellikle ilaç şirketleri ve kardiyologlar bu bulguyu görmezden geldiler.
HDL’den LDL ye kolesterol aktaran CETP de ortaya çıkan bu genetik mutasyon, aslında iyi sayılabilirdi, çünkü mutasyon nedeniyle HDL'den LDL’ ye kolesterol aktarılmadığı için kötü dediğimiz kolesterol (LDL-kolesterol) düşük, iyi kolesterol ise (HDL-kolesterol) yüksek kalıyordu.


Kolesterole düşman olan ve kolesterolden hoşlanmayan araştırmacıların en güzel hayali sanırım böyle bir CETP mutasyonu olsa gerek! Fakat üzgünüm böyle bir mutasyona çok fazla sevinemediler.

Başlangıçta faydalı görülen bu CETP mutasyonunun sonuçları bilim dünyasının ve kardiyologların beklediği gibi olmadı. CETP mutasyon nedeniyle HDL ‘den LDL’ ye kolesterol aktaramıyor HDL-kolesterol yüksek, LDL-kolesterol normal kalıyor fakat hastalarda kalp damarları tıkanıyordu (?).

Kolesterol teorisini savunanlar şaşkındı, çok güvendikleri ve bütün hastalara ballandıra ballandıra anlattıkları iyi kolesterol (HDL-kolesterol) yüksekliği insanları kalp hastası olmaktan kurtaramıyordu!...

İlaç şirketleri bu durumu bile bile CETP’in çalışmasını durduracak Torcetrapib ilacının peşine düştüler. Bu konuda sayısız yayın ortaya çıkarmakta kalmadılar birçok araştırmacıya söz konusu ilacın çok güvenilir olduğu yolunda dünyanın en güvenilir dergilerinde[15] yayınlar yaptırdılar.

Ve tuhaftır ilaç piyasaya çıkıncaya kadar, sonu ölümle bitebilecek yan etkilerden hiç bir araştırmacı söz etmemişti.

Hala daha CETP konusunda yayınlar yapılıyor. Sanırım pek yakında ölümlere neden Torcetrapib yani kolesterol ester taşıyıcı proteinin (CETP) inhibitörü yani proteinin çalışmasını durduran bu ilaç, dozajı düşürülerek veya farklı bir ilaçla birleştirilip kılık, şekil ve renk değiştirip tekrar karşımıza gelecek. Ölüm sayısını daha makul düzeylere çekmiş gibi yapacaklar vs vs...





*****************************************


Nir Barzilai’nin çalışmaları elbette çok önemli bilgiler içeriyor. Ve elbette CETP geni ve proteini yaşlanmaya karşı alternatif olabilir fakat bir şartımız var, bu şartı yazının sonunda söylemek için, şimdilik saklıyoruz!

N. Barzilai’nin sözünü ettiği CETP geni, şayet bizim az önce bahsettiğimiz mutasyonla ilgili değilse neden olmasın?

O zaman sözü edilen CETP geni görevini inanılmaz şekilde doğru yapan, yani kolesterol esterlerini lipoproteinlere ve diğer birimlere oldukça dengeli dağıtabilen CETP olmalı değil mi?
Araştırmacı dostum N.Barzilai bir konuyu gözden kaçırıyor. Şayet karaciğer dışı hücrelerde yeterince kolesterol üretimli yoksa CETP (kolesterol ester taşıyıcı protein) neyi, nasıl transfer edecek ve ne görev yapacak?

Kolesterol (ve yağ asitleri) üretilmiyorsa, küçük partiküller nasıl büyüme şansını yakalayacak?
Karaciğer dışı hücrelerde kolesterol üretimi yeterli olmayan bir canlı organizmada CETP düzeyi artar mı sizce?

CETP gibi bir geni çok önemli duruma getiren olgu, ortaya çıkan gen ürünlerinin (protein, enzim, yağ asitleri vs) organizma içinde ortaya koyduğu görev yeteneği ve görevindeki başarısıdır. Bir genin faaliyetlerini organizma ve hücre de denetler. Yani organizmada bazı eksiklikler ortaya çıktığında, ilgili gene konuyla ilgili geri bildirim gönderilir, dolayısıyla genin eksik olan molekülle ilgili faaliyete geçmesi istenir.

CETP geninin, aktif hale geçmesi için hangi molekül yoğunluğunun artması gerekir ki, CETP geni faaliyete geçip (feed-back bildirim) kanda bulunmak üzere CETP üretmeye başlasın?

Her hangi bir gen örneğin CETP geni, geri bildirim ve denetim mekanizmaları olmadan üretim yaparsa, örneğin sürekli kolesterol ester taşıyıcı protein üretse ne olur?

Genle birlikte ortaya çıkan ve uzun yaşam proteini adı verilen CETP de, karaciğer dışı hücrelerimizin ürettiği kolesterol (esterlerini) LDL’ ye aktarmak için vardır. Yani karaciğer dışı hücreler, yeteri kadar kolesterol üretmiyorlarsa, CETP uzun yaşam proteini kanda tek başına ne yapabilir? Partikül bileşenlerini yani lipoproteinleri nasıl büyütebilir ki! CETP'in kendisi lipoprotein partikül bileşenleri arasında değil!

Aktarılacak (transfer edilecek) kolesterol molekülü HDL’ de yoksa CETP kanda fazla olursa ne yapacak?

Genlerimiz neden üretsin ki kullanılmayacak bu proteini...

Transfer edilecek kolesterol esterleri yoksa CETP karpuz, kavun mu satacak?

Hiç sanmam.

CETP geni hasar görmemiş, normal çalışan bir organizmada CETP aktivasyonu nihai aşamada mutlaka kolesterol molekülleri gerektirir. Bu biyokimyanın temel kuralıdır. Yani ‘ne kadar köfte, o kadar ekmek’ kuralı. Ben ekmeği çok alayım, köfteyi az olmaz!

Yani normal şartlarda ne kadar karaciğer dışı kolesterol üretimi, o kadar CETP (kolesterol ester taşıyıcı protein) aktivitesi olması gerekir.

Hala CETP genini uzun yaşam geni olarak mı düşünüyorsunuz?

Yani CETP geni ve ürettiği CETP tek başına, kolesterol üretimi olmadan size uzun yaşam getirir mi sizce?

Ben sizin yerinizde olsam bir kez daha düşünürdüm!

Kolesterol üretimi yoksa CETP hiçbir işe yaramaz.

Nir Barzilai, söz konusu uzun ömürlü insanların karaciğer organları dışında kalan hücrelerdeki (periferik) kolesterol üretimini incelemeyi unutmuş sanıyorum. Bu insanlarda karaciğer dışı kolesterol (esterleri) üretiminin çok düzenli olduğu veya yağlı beslendikleri mutlaka görülmeli...

Kolesterol yoksa CETP yaşamı uzatan bir gen olamaz...


Demiştik ya; ne kadar köfte o kadar ekmek...







Mevlüt Durmuş
Biyolog. 15 Agutos 2008






Kaynak ve Dipnotlar

[1] N. Barzilai et al (2006). A genotype of exceptional longevity is associated with preservation of cognitive function. NEUROLOGY 2006;67:2170-2175.

[2] Büyük ya da küçük kolesterol parçacıkları diye bir şey olmaz, lipoprotein parçacıkları üzerinde kolesterol molekülleri olur, ya tercüme hatası ya da bilinçli olarak bu hata yapılıyor.

[3] http://www.iyibilgi.com//haber.php?haber_id=15588

[4] Nir Barzilai et al (2003). Unique Lipoprotein Phenotype and Genotype Associated With Exceptional Longevity. JAMA. 2003;290:2030-2040.

[5] Jostein Gaarder. (1994) Sofi’nin Dünyası Çev: Gülay Kutal. Pan Yayıncılık. İstanbul

[6] www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2003/08/19

[7] http://www.benbest.com/lifeext/aging.html#theories sitesinde yaşlanma ile ilgili bir çok teoriyi ve konuyu görmek mümkün, biz en fazla dikkat çeken yaşlanma teorilerine kısaca dikkat çekmeye çalıştık.

[8] M.Durmuş (2005). Kayıp Felsefe Genleri. Platin Yayınları. Ankara. Domino oyunu benzetmesi ve bazı bölümler kitaptan alınmıştır.

[9] Adam Antebi (2007). Ageing: When less is more. Nature 447, 536-537 (31 May 2007) doi:10.1038/447536a; Published online 30 May 2007.

[10] http://seniorjournal.com/NEWS/Aging/5-08-26KlothoGene.htm

[11] Akdeniz Anemisi, hemofili gibi kan hastalıkları; Kistik Fibrozis, fenilketonüri gibi metabolik hastalıkları; Duchenne Müsküler Distrofi gibi kas hastalıkları ve Ailevi Akdeniz Ateşi (FMF) gibi hastalıklar örnek olarak verilebilir.

[12] http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=60502,6&tarih=04.12.2006


[13] Birgit Agerholm-Larsen et al. Common cholesteryl ester transfer protein mutations, decreased HDL cholesterol, and possible decreased risk of ischemic heart disease. Circulation. 2000; 102: 2197

[14] Birgit Agerholm-Larsen et al (2000). Elevated HDL Cholesterol Is a Risk Factor for Ischemic Heart Disease in White Women When Caused by a Common Mutation in the Cholesteryl Ester Transfer Protein Gene. Circulation;101: 1907.

[15] Michael H. Davidson et al (2006) Efficacy and Safety of Torcetrapib, a Novel Cholesteryl Ester Transfer Protein Inhibitor, in Individuals With Below-Average High-Density Lipoprotein Cholesterol Levels. J Am Coll Cardiol, 2006; 48:1774-1781, doi:10.1016/j.jacc.2006.06.067






























29 Temmuz 2008 Salı

Evrensel kolesterol yalanı: Böl, parçala, yönet!...



Evrensel kolesterol yalanı: Böl, parçala, yönet!…

Evrensel bir yalanı sürekli hale
getirebilmek için, yalanı da sürekli
hale getirip insanların
kafasını karıştırmak
zorundasınız!..








Dün de öyleydi, bugün de aynı; kural hiçbir zaman değişmiyor…

Bir şeyi anlaşılmaz kılmak, ortalığı karıştırmak için bir bütünü alın ve sürekli parçalara ayırın göreceksiniz hiç kimse bir şey anlamayacak ve ortalık tamamen size kalacak…

Kolesterol, trigliserit, fosfolipit ve yağ asitleri konusu da öyle...

Bir kanda bir bütün olan lipoproteinlerin, lipit parçaları üzerinde oynanan acımasız oyun…

Fındığın kan kolesterol ve trigliserit değerlerini, içindeki yağ asitleri (ve steroidler) nedeniyle ciddi bir şekilde düşürdüğü[1] ve kalp hastalıkları riskini azalttığı birçok kez gösterildi. Bu gün hepimiz biliyoruz ki: Balık yağı da[2], omega–3 yağ asidi de deneysel çalışmalarda[3] kendini aklamayı çoktan başardı, üstelik kolesterol ve trigliserit değerlerini de düşürdüğünü de ilave etmeliyiz. Zeytinyağı (oleik asit) üzerinde yapılan çalışmalar da pek farklı sayılmaz: Akdeniz diyeti modası başladı. Haklı olarak birçok bitki tohumunun, değişik söylemlerle kolesterol ve trigliserid düzeyine ve kalp damarlarına iyi geldiği[4] çok sık olarak dillendirilmeye başladı. Yumurta hakkında bir zamanlar her yerde ‘kolesterol bombası’ dedikodusu yapanlar tümüyle olmasa da sanırım biraz utandılar. Kolesterol ve içerdiği yağ asitleri (vaksenik asit) nedeniyle yıllardır suçlanan tereyağı bunca yapılan binlerce araştırmanın çöpe gitmesini sağladı; çünkü tereyağı da kendi bağımsızlığını ilan etmiş durumda, hayvansal yağlar da kalp sağlığını koruyor ve kolesterole iyi geliyor[5]

Bazılarına göre, ilginç ve şaşırtıcı gelişmeler değil mi?

Bu güne kadar yağ içerdiği için insanlara yasaklanan birçok besin maddesinin, aslında kolesterol ve kalp damar sağlığı açısından risk taşımadığı, tam tersine kalp sağlığını koruduğunu gösteren araştırmalar[6] son günlerde inanılmaz çoğaldı.

Evet, omega–3, ceviz, keten tohumu, fıstık ve fındık hakkında söylenenlerin hepsi doğru.

Fakat parçalanmış bilgi ve son derece eksik!

Eksikliğin ne olduğunu da uzmanların sizlere söyleyebileceğini hiç sanmıyorum!..

Önce konuya yabancı olan okuyuculara, yağ asitleri hakkında küçük ve ama son derece önemli bir hatırlatma: Omega–3, omega–6 gibi bütün uzun zincirli yağ asitleri kanda taşınmak, dolaşabilmek ve değişik hücrelere ulaşabilmek için gliserol ve kolesterol gibi bazı moleküllerle birleşmeleri gerekir (şekil 1). Yağ asitleri farklı moleküllerle birleşmeden (esterleşme) sonra kana geçmek için, bazı biyokimyasal maddelerle parçacık (lipoprotein) oluştururlar:

İşte uzmanlarımız sizlere bir türlü söylemediği şey budur…

Bu ne mi demek?

Bu şu demek; hücre içinde kolesterol molekülü ve trigliserit oluşumu yoksa omega–3 yağ asidi almış olmanız, fındık yemeniz hiçbir işinize yaramaz!...

Doymuş ya da doymamış yağ asitlerinin faydalı olabilmesi için vücudumuzda farklı yollar ve sistemler vardır. Örneğin besinlerden almış olduğunuz omega–3 yağ asidi, kolesterol esteri ya da trigliserit oluşturmadan beyninize ulaşıp beyin sağlığınızı, kalbinize ulaşıp kalp sağlığınızı koruyamaz! Bu biyokimyasal bir kanundur ve hiçbir uzman ya da profesörün arzusuna göre değiştirilemez, değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez (Bkz: Şekil 1)…






şekil 1: Hücre içi sentez ya da besin yoluyla organizmaya alınan omega–3 ve benzeri yağ asitleri, kolesterol esterleri ya da trigliserit formuna dönüştürülür. ( besin yoluyla trigliserit formunda da alınabilir). Fakat hücre tarafından kana kolesterol esteri ya da trigliserit olarak doğrudan salınamazlar, kana geçebilmek için lipoprotein oluşturmaları gerekir. (fosfolipitlerde de yağ asitleri vardır ve fosfolipitlerde lipoproteinlerle taşınırlar) (http://tr.wikipedia.org/wiki/Lipoproteinler)





Şimdi tekrarlayabiliriz:
Kolesterol esterleşmeleri ya da trigliserit oluşturulamıyorsa omega–3 hiçbir işe yaramaz!...

Besinlerle aldığımız ya da hücre içinde yapılan yağ asidi sentezinde (yapım), yağ asitleri kan dolaşımına çıkmadan önce kolesterol esterleri ya da trigliserit mutlaka oluşmak zorundadır.[7] Dışarıdan besin yoluyla alınan yağ asitleri kolesterol ya da trigliseritlerden (ve fosfolipitlerden) bağımsız düşünülemez.

Fakat dikkat edin, söz konusu omega–3 yağ asidi hakkında bol bol nutuk atan uzmanların hiç biri kolesterol ya da trigliseritle ilişki kurmuyor. Size doğrudan hücre içindeki yağ asitlerinin faydalarını anlatıyor. Siz de ister istemez yağ asitlerini tek başına düşünmek zorunda kalıyorsunuz, gerçek öyle değil, uzun zincirli yağ asitleri mutlaka en az bir molekülle birlikte kanda bulunurlar ve hücre içinde bağlı bulundukları molekülden ayrılabilirler.

Sağlıklı bir insanda besin yoluyla alınan (veya üretilen bütün) omega–3 gibi yağ asitleri kolesterol esterleri, trigliserit ve fosfolipit şeklinde kanda (lipoproteinlerle) dolaşmak zorundadır. Ve omega–3 gibi faydalı yağ asitlerinin % 60 tan fazlasını kolesterol esterleri (kolesterol+yağ asiti) şeklinde, sizin zararlı bildiğiniz kolesterol molekülleri taşır. Kolesterolün gözlerden kaçan uzmanların görmek istemediği farklı bir görevi daha vardır:

Lütfen unutmayın: Kolesterolün bir görevi de omega–3 gibi uzun zincirli yağ asitlerini, metabolik olaylarda kullanmak için taşımakta kolesterolün görevleri arasındadır, hatta bu işi trigliseritlerden (gliserol+3 yağ asidi) çok daha iyi yaparlar!...

Kolesterol molekülünün omega–3 gibi faydalı yağ asitlerini taşıdığını da sizlere hiç söylemediler!... Kolesterole zararlı demişlerdi ya, o nedenle bu söylenemez!

Fakat omega–3 gibi çeşitli yağ asitlerinin kolesterol ve trigliserit düzeyini azalttığı değiştirilemez realite, kalp hastalıkları başta olmak üzere, insan sağlığına nasıl faydalı olduğu artık tartışılmaz[8] bir gerçek…

Fındık ve ceviz gibi bazı besinlerde bulunan faydalı yağ asitlerinin, kolesterol ya da trigliseritlerle taşınıyor olmasına rağmen, kan kolesterol veya trigliserit düzeyini tek parametre nasıl düşürdüğünü açıklamak ilaç şirketlerinin çok sevdiği kolesterol teorisine göre oldukça zor, hatta imkânsız!

Aslında Karadenizliler fındığın faydaları konusunu, çoğu uzmandan çok önce biliyordu. Fındık konusu ilk çıktığında bir avuç fındık yenmesine itiraz edenler oldu. Fakat itirazlar fındık satışlarının patlamasını engellemedi. Hatta hiç unutmam, başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın sağlıklı kalabilmesi için ‘günde kaç fındık’ yemesi gerektiği konusu, ünlü beyin cerrahımız Prof. Dr. Gazi Yaşargil ve Prof. Dr. Mehmet Öz arasında medya aracılığı ile sanal olarak tartıştırıldı. Medyanın sanal tartışma konusu son derece dikkat çekici ve önemliydi: Başbakan sağlığını koruyabilmek için günde kaç fındık yemeliydi[9]…Birisi üç, birisi bir avuç filan dedi galiba…

Peki, kanda dolaşırken, mademki omega–3 gibi faydalı yağ asitleri kolesterol esterleri ya da trigliseride dönüşüyorlar, kanda kolesterol ya da trigliseritlerimiz neden yükselmiyor, tam tersine azalıyor?

Besinle alınan bir yağ grubu, kandaki yağları nasıl azaltabiliyor?

Kolesterol teorisinin yetersiz, çaresiz kaldığı işte nokta burasıydı…

Artık kolesterol teorisinde mızrak çuvala sığmıyor, ‘kolesterol çok zararlı’ diye bağıran uzmanları zor durumda bırakıyordu.

**********************************************

‘… Doymamış bazı yağ asitleri faydalıdır, hücre içinde şunu yapar, bunu yapar vs. vs’. Hücresel ihtiyaç ve yağ asitlerinin metabolik önemleri bakımından söylenilen şeyler elbette önemli, fakat verilen bilgiler eksikti! Yağ asitlerinin kanda nasıl taşındığı konusu zaman içinde unutuldu, unutturuldu…

Bütün dünyadaki kardiyoloji derneklerinde olduğu gibi bizim TKD’den de TIK çıkmadı…

Hiç düşündünüz mü; omega–3 ve omega–6 gibi yağ asitlerinin kolesterolün yanı sıra, özellikle trigliserid düzeyini düşürdüğü neden çoğu uzman tarafından hiç söylenmez, bu yağlar çok ama çok faydalıdır deyip konu acilen geçiştirilir?

Çoğu uzmanın neden konuyu geçiştirdiğini ben sizlere söyleyebilirim: ‘Madem omega–3 gibi faydalı uzun zincirli yağ asitleri kanda dolaşmak için mutlaka trigliserit ya da kolesterol esteri formuna geçiyor, nasıl oluyor da kan kolesterol ve trigliserit düzeyi insanlarda, artmak yerine azalıyor’ sorusundan fena halde korktukları için!

Ve korkmakta da gerçekten haklılar. Çünkü bu soruya cevap vermek, kolesterol teorisini temelden ve koşulsuz reddetmeyi gerektirir, uzmanlarımıza zor gelen aslında budur: Kolesterol teorisini reddetmek…

Mevcut kolesterol teorisine göre düşündüğünüzde, kolesterol ve yağ asitlerini ilişkisine hiç kimsenin verilecek mantıklı ve bilimsel bir cevabı yoktur!

İşte değerli bilim adamlarımızın hepsi olmasa da çoğu, bu durumu açıklayamayacaklarını bildikleri için bu konuya girmediler, giremediler.

Yağ asitlerinin organizmada nasıl taşındığına cevap vermek istemezler, o zaman kolesterol teorisi çöker! İnsanlara bol bol ilaç yazamazlar ve ilaç şirketleri üzülürler…

Doktorunuza mutlaka sorun, uzun zincirli yağ asitleri kolesterol esterlerine ya da trigliserit formuna dönüşmeden kanda bulunabilir mi? Böyle bir bilimsel ihtimal var mı? Yağ asitleri kanda nasıl dolaşıyormuş!

-------------------------------------------------------------------------------------

Araştırmacıların bazıları farkında, bazıları ise hiç farkında değildi!

Kolesterol teorisi, paramparçaydı ve dökülüyordu!

Hatırlayın, omega–3 gibi yağ asidi içeren besinlerin tek parametre kolesterolü ve özellikle trigliserit düzeyini düşürmede[10] etkili olduğu da defalarca gösterildi. Balıklarda bulunan[11] çeşitli yağ asitlerinin koroner arter hastalıklarını azalttığı da inkâr edilmiyor. Günde[12] 4 gr omega3’ün trigliserit düzeyini % 35–40 aşağılara çektiği[13] uzun zamandır elbette biliniyor!

Başkaca yağ asitleri alındığında kan yağlarının, özellikle trigliserit düzeyinin azaldığı gösteren bir örnek hastalık filan var mıydı acaba?

Elbette vardı!

Ama görmek istemeyen kardiyoloji bilimi görmüyordu işte!...

******************************************************************

Mutlaka filmini izlemişsinizdir. ‘Lorenzo’nun yağı’yla ilgili hastalığı (ALD: Adrenoleukodystrophy) tartışma götürmeyecek kadar çok açık bir şekilde, kandaki yüksek trigliserid düzeyi ve yağ asitleri ilişkisinin ters orantısını göstermişti. Bu durum o zaman (bizce) matematiksel olarak formüle edilmemiş olsa da yağ asitleri alımında, özellikle kanda trigliserit düzeyinin azalacağını ortaya çıkarmıştı[14].

Fakat lipitler, trigliserit, kolesterol üzerine çalışan araştırmacılar, kardiyologlar, uzmanlar ve doktorlar bu küçük ama önemli noktayı bilerek-ya da bilmeden gözden kaçırdı. Çoğu doktor ve uzman ALD hastalığında ortaya çıkan durumu bilmesine rağmen, yıllarca ‘kan kolesterol ve trigliserid düzeyini azaltmak’ adına yağ asitlerinin organizma için önemini ve faydalarını çoğunlukla gözden kaçırdılar, her türlü yağı ve yağ içeren besinleri uzun süre insanlara yasakladılar!...

Yasakçı doktorlara günümüzde de rastlamak mümkün.

Fakat sakın doktorlara kızmayın, düz mantık kuralları hakikaten böyle durumlarda yasaklamayı gerektirir. Yani şekeri yüksek insana, şeker yasaklanabilir: Çünkü şeker kanda da (glukoz) şeker olarak zaten vardır. Ve hasta bir insana şeker alımını yasaklayınca az veya çok mutlaka sonuç alabilirsiniz...

Bu şekilde düşünen bazı uzman ve doktorların yağları ve yağ içeren diyetleri yasaklaması son derece oldukça normal gibi görünüyor değil mi?

Ama normal olmayan bir durum var, ceviz fındık gibi yağ asitleri ve çeşitli steroid içeren bileşimler[15] , düşünülenin tam tersine kandaki yağları tek parametrede azaltabiliyor, yüksek olan değerler düşebiliyor!

Tek parametrede, sadece kolesterol ya da trigliserit olarak düşünüldüğünde, (partikül yani lipit taşıyan parçacıkların büyümesine dikkat etmediğinizde) böyle bir şey teorik olarak mümkün değil.

Fark ettiniz mi bilmiyorum: Kolesterol Teorisi ve yaşanan gerçekler arasında, olgusal durumda bir çatışma var!

Hangisi yanlış?

Cevap basit: var olan olgusal durumla, teorilerin çeliştiği durumlarda olgusal durum değiştirilemez, kolesterol teorisini değiştirmek zorundasınız! Yani fındıkla kolesterol ve trigliserit düzeyim artmıyor, tam tersine azalıyorsa sizin kolesterol teorinizde baştan aşağıya bir terslik var değil mi?

------------------------------------------------------------------------------------------
Şimdi kardiyologlar ve doktorlar trigliserit ve kolesterolü yüksek hastalara, pek sık olmasa da, yağ asidi veriyorlar (omega3), damar sertliğinde ceviz, fındık gibi besinlerden faydalanabiliyorlar.

Genel anlamda[16]; söz konusu yönteminin, Lorenzo’ya (ALD hastalığı) uygulanan tedavi yönteminden farkı ne? Kan trigliserit düzeyi yüksek olduğu halde Lorenzo’da çeşitli yağ asitleri verilerek kandaki trigliserit düzeyi yıllar önce düşürülmüştü.

Şayet kanda tek başına kolesterol ya da trigliserit diye reel fiziki anlamda molekül varsa, yağlı beslenme elbette yasaklanabilir, fakat kanda kolesterol ya da trigliserit molekülleri doğrudan kanda yoksa söz konusu mantık geçersizdir. Yani şeker hastalarına (diabet) yasaklanan, şeker alımını azaltma teorik açıdan doğru mantıktır. Çünkü şeker, kanda şeker molekülü (glukoz) olarak vardır. Fakat kolesterol ya da trigliseritleri yükselmiş insanların kanında, doğrudan kolesterol ya da trigliserit adı verilen molekül veya birim var mıdır?

İşte zurnanın zırt, şeytanın gör dediği kör nokta burası…

Çünkü bize göre kusura bakmasınlar; bazı araştırmacılar gerçekten kör!

Kanda doğrudan ve bağımsız kolesterol ya da trigliserit diye bir molekül yok, söz konusu molekülleri taşıyan parçacıklar lipoprotein partikülleri var...

Konunun uzmanları işte bu noktayı bence bilerek ya da farkında olmadan atlıyorlar, hem kendilerini hem insanları yanıltıyorlar… Ve üstelik bizi ve düşüncelerimizi eleştirirlerken de ‘mantıkla bir yere’ varılmaz şeklinde de komik açıklamalarda bulunabiliyorlar maalesef.





ŞEKİL 2: Kanda doğrudan kolesterol ya da trigliserit diye bir molekül reel anlamda yoktur, lipoprotein adı verilen moleküller vardır ve LİPOPROTEİNLERDE çeşitli alt gruplara ayrılırlar. Her partikül tipinin taşıdığı bileşenler farklıdır ve Lipoprotein türlerinin taşıdığı bileşenler farklı renklerle skalada gösterilmiştir http://tr.wikipedia.org/wiki/Lipoproteinler






Sonuç olarak; yağlı besinlerin, kan yağlarını yükselteceği varsayımı, varsayım olarak tek başına son derece doğru olmakla birlikte, kanda tek başına kolesterol ya da trigliserit adında molekülleriniz olmadığı için geçersizdir (bkz şekil 2).

Bu durum bizlere güncel kolesterol teorisinin geçersizliğini ve mutlaka değiştirilmek zorunda olduğunu gösterir.

Biliyorum şimdi bazıları kızacak, onlar doymamış yağlar filan gibi bir bazı bilimsel ayak oyunlarına girecekler. Olay doymuş, doymamış yağlar kavramlarından çok farklı. Doymuş ya da doymamış yağ asitlerinin kanda nasıl taşındığını bir kez daha düşünün isterseniz beyler?

Kaldı ki, doymuş yağ asitleri de bilim dünyasında uzun zaman önce yavaş yavaş sorgulanmaya[17] başlamıştır. Doymuş yağlar üzerinde[18] yapılan araştırmalarda yakında[19] çok daha da netlik kazanmaya başlayacaktır. Baksanıza Kanadalı bilim adamlarının tereyağı ile ilgili yapmış olduğu çalışmaya, yıllardır tereyağını suçlayıp yasaklayan, tereyağı kolesterolü yükseltiyor tüm gücüyle bağıranlar[20] öylece kalakaldılar, hiçbir açıklama yapmadılar…

Sonuç olarak kendinizi zorlamadan, istediğiniz kadar fındık, fıstık, ceviz gibi besinler alabilirsiniz? Tabii ki abartmayın! Abartırsanız su bile zararlı olabilir. Söz konusu besinlerin içindeki yağ asitleri ve bitkisel steroidler (kolesterolde steroidtir) kalp damar sağlığınız için son derece faydalıdır.

Merak etmeyin, kolesterolünüz ve trigliserit düzeyiniz yükselmez!...

Çünkü kanda doğrudan trigliserit ya da kolesterol diye bir molekül yok.

Bu sadece ilaç şirketlerinin şişirdiği kocaman balondur, içi boş bir balonla bizi kandırıyorlar!

Fakat bizim fındık bu balonu patlatır…

Yağlar konusunda halk deyimi ile çivi çiviyi söker…

Sorun sadece, hangi çiviyi nasıl kullanacağınızı bulmakta.





MEVLÜT DURMUŞ
BİYOLOG


29 TEMMUZ 2008

KAYNAK VE DİPNOTLAR
(1) Manohar L. Garg et al (2003). Macadamia Nut Consumption Lowers Plasma Total and LDL Cholesterol Levels in Hypercholesterolemic Men. J. Nutr. 133:1060-1063, April 2003

[2] Isabelle Romieu et al (2005). Omega-3 Fatty Acid Prevents Heart Rate Variability Reductions Associated with Particulate Matter. American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine Vol 172. pp. 1534-1540, (2005)
[3] Hiroyasu Iso et all (2006): Intake of Fish and n3 Fatty Acids and Risk of Coronary Heart Disease Among Japanese. The Japan Public Health Center-Based (JPHC) Study Cohort I . Circulation. 2006;113:195-202.
[4] Fındık, keten, ceviz, ısırgan, susam, soya vb bitkilerden elde edilen özellikle tohumlar..
[5] http://www.ntvmsnbc.com/news/445981.asp,
http://beslenmebulteni.com/besin/index.php?option=com_content&task=view&id=145&Itemid=73

[6] Amy E. Griel et al (2008). A Macadamia Nut-Rich Diet Reduces Total and LDL-Cholesterol in Mildly Hypercholesterolemic Men and Women. Griel et al. J. Nutr..2008; 138: 761-767
[7] Söz konusu yağ asitleri (trigliserit) , kolesterol esterleri ve fosfolipitler de daha sonra apolipoproteinlerle birleşerek kanda taşınan lipoprotein formunu oluştururlar. Bitkisel steroidler detaylı olarak farklı bir yazıda ele alınacaktır. Şu an öncelik yağ asitlerinde…
[8] David J. A. Jenkins et al (2008). Almonds Reduce Biomarkers of Lipid Peroxidation in Older Hyperlipidemic Subjects. J. Nutr..2008; 138: 908-913
[9] http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2005/07/15/yazarlar/yazarlar261.html

[10] Harris, W. S. (1996). n-3 fatty acids and lipoproteins: comparison of results from human and animal studies. Lipids. 31: 243–252.
[11] Kromhout D, Bosschieter EB, Coulander C: The inverse relation between fish consumption and 20-year mortality from coronary heart disease. N Engl J Med 312: 1205–1209, 1985.[Abstract]
[12] Jehangir N Din et all (2004). Omega 3 fatty acids and cardiovascular disease—fishing for a natural treatment. BMJ 2004;328:30-35 (3 January),
[13] Daviglus ML, Stamler J, Orencia AJ, Dyer AR, Liu K, Greenland P, Walsh MK, Morris D, Shekelle RB (1997). Fish consumption and the 30-year risk of fatal myocardial infarction. N Engl J Med 336: 1046–1053
[14] http://kolesterolmasallar.blogspot.com/ Yüksek kolesterol ve genetik üzerindeki şüpheler. Bölüm 1,2,3.
[15] Kolesterolünde bir steroid olduğunu unutmayın!.
[16] Özel anlamda hastalık durumuna göre ihtiyaç duyulan yağ asitleri inanılmaz derece de çeşitlenebilir. Yani farklı yağ asidi eksikliklerinde de kolesterol ya da trigliserit düzeyi yükselebilir.
[17] Robert H Knopp and Barbara M Retzlaff (2004). Saturated fat prevents coronary artery disease? An American paradox. American Journal of Clinical Nutrition, Vol. 80, No. 5, 1102-1103, November 2004.
[18] Dariush Mozaffarian et all (2004). Dietary fats, carbohydrate, and progression of coronary atherosclerosis in postmenopausal women. American Journal of Clinical Nutrition, Vol. 80, No. 5, 1175-1184, November 2004
[19] K. G. Nevin and T. Rajamohan (2004). Beneficial effects of virgin coconut oil on lipid parameters and in vitro LDL oxidation. Clinical Biochemistry Volume 37, Issue 9 , September 2004, Pages 830-835 (Abst)
[20] Konuyla ilgili olarak bizim yorumumuzu okuyabilirsiniz. http://www.iyilikguzellik.com/artikel.php?artikel_id=15

19 Temmuz 2008 Cumartesi

YAŞLI KADIN, KOLESTEROL VE YUMURTA ÜZERİNE FELSEFİ DÜŞÜNCELER



YAŞLI KADIN, KOLESTEROL VE YUMURTA ÜZERİNE FELSEFİ DÜŞÜNCELER

Felsefesi eksik bir bilim
anlayışı her zaman
karanlıkta kalmaya
mahkumdur.




‘…Kolesterol ve trigliserit düzeyi oldukça yüksek çıkan yaşlı bir teyze test sonuçlarını eline aldığında sinirlerine yenik düşmüş ve kendi kendine hastane koridorunda söylenmeye başlamıştı:



Bu yaşta bir de bununla mı uğraşacağım, zaten bizim adamda (aslında herif diyordu) hasta, bütün bunların arasında bir de bu çıktı. Nasıl uğraşacağım hepsiyle; yumurta yeme, yağlı yeme, kuruyemiş yeme ben ne yapayım şimdi, zaten dişlerim dökülmüş, romatizmam var, böbreklerim de iyi çalışmıyor…



Yaşlı kadının yanına yaklaşıp:
Boş ver teyze sen kan yağlarının yüksekliğine aldırma, az da olsa yumurtanın[1], yağlı yemeklerin fındık, fıstık, ceviz gibi besinlerin kan yağlarını ve kolesterolü yükseltemediğini, tam tersine yüksek kolesterolü[2] olanlarda kalp hastalıkları riskini azaldığını gösteren çeşitli araştırmalar da var. Hatta kolesterolün masum olduğunu düşünen araştırmacıların sayıları gün geçtikçe artıyor, sen canını sıkma ve keyfini kaçırma’ dememek için kendimi zor tutuyordum.


Zamanın verdiği yorgunlukla titreyen dizlerini sakinleştirmeye çalışan yaşlı kadın, elindeki bastona dayanarak koridor boyunca yavaş yavaş ilerledi ve gözden kayboldu.

Bilim tarihi de tıpkı insanlar gibi, kendi içinde dönemsel yanılgılarından, zaman içinde tecrübeler kazanarak adım adım ilerlemişti; şu an bakıldığında bilimle, tıpla ilgili tarihsel yanılgılar oldukça üzücü ve can sıkıcı görünüyordu.



Tarihsel yanılgılar elbette kaçınılmaz olarak yaşanmak zorundaydı fakat tarihsel yanılgılar yaşanırken mutlaka birileri de kaçınılmaz olarak her zaman zarar görüyordu.


Bilim ve insanlık tarihinde her zaman yaşanmış çatışmalar ve çekişmeler; bir bakıma varolmanın vazgeçilmez unsurlarından biri olarak her zaman karşımıza çıkmaktadır, insanlık varolduğu sürece de çıkmaya devam edecektir.


Şu andaki bilgilerimize göre önemsiz, değersiz görünen bir çok konu, bilgi ve araştırmaların, bilim adamlarının bir ömür boyu hayatını yönlendirmiş olması hiç de şaşırtıcı değildir. Bilim insanları konuları farklı modellerle ve paradigmalarla (düşünce düzlemi-zihin haritası) ele almak ve hatta varolan güncel düşünce sistemleriyle çoğu zaman çatışmak zorundadır. Çatışmaların varolmadığı bilimsel bir zeminde, bilim adına gelişmelerin beklenmesi belki de bu nedenle çoğu zaman anlamsız bir beklenti olarak kalır.


Aslında bilim felsefesi açısından şu an varolan ve insanlara ‘doğru bilgi’ olarak sunulan kolesterol teorisine çok dikkatli bakıldığında, bir çok olgusal gerçekle çatıştığı çeşitli bilimsel araştırmalarla da ortaya koyuluyor. Günümüzde kabul edilen kolesterol teorisinin tam zıttını oluşturan çeşitli düşünceler, bilimsel çalışma ve araştırmalar kendini çok uzun bir vadede doğru bir noktaya yerleştirecek gibi görünse bile, bu oldukça zor olacağa ve bilim insanlarını gerçekten uğraştıracağa benziyor.

Peki bu sırada yaşlı kadın ne olacak?...


İnsan yaşamında yer alan her konuda olduğu gibi bazen bilimde de zorunlu olarak çatışma ve çekişmelere girilmeden gerçeklere ulaşılamaz. Düşünce ve fikir çatışmaları bu açıdan değerlendirildiğinde, tartışmaların dozu bazen kaçsa, çok sıkıcı görünse de aslında gerçektende çatışmaların gerekli ve kaçınılmaz olduğu ortaya çıkar. Çünkü düşünsel olarak güzel olan tartışmalardan ve farklı düşünceleri kapsayan değişik paradigmalardan (farklı düşünme zemini) çok değerli bilimsel sonuçlar çıkartılabilir.


Bazen ortaya çıkan yeni ve farklı olan paradigma üzerinde veya düşünce farklılıklarında ortaya çıkan çatışma ve çekişmelerin akıl ve mantık rayından çıktığı da olur. Bu duruma bilim tarihinde oldukça sık rastlanır. Söz konusu farklı düşünce düzlemini (paradigma) ortaya koyan araştırmacıya karşı takınılan tavır ve davranışlar bazen eşit olmayan bir noktaya taşınır ki, işlerin karıştığı nokta işte o noktadır. Ulaşılan noktada akıl ve mantık yoluyla olması gereken bilimsel çatışmalar anlaşılmaz bir şekilde yön değiştirir ve bilim adına yapılan araştırmalar, söz konusu düşünce sahiplerine gün geçtikçe acı vermeye başlar. Ve gizliden gizliye uğraştığınız bilimsel problemin yanı sıra, farklı düşüncelerinize gösterilen mantık dışı yaklaşımlar ister istemez canınızı sıkar. Yeni bir şey söylüyorsanız, eskilerin çoğu kaprislerini çekmek zorundasınızdır, ayrıca sizi ve düşüncelerinizi küçümseyen bakışlara karşı düşündüğünüzden çok daha dirençli olmanız gerekir. Sadece bu da yeterli değildir: Bireysel kendini beğenmişlik, sosyal statü, ekonomik kazanç, kıskançlık, kırgınlık ve korku gibi bir çok psikolojik ve sosyolojik faktör, söz konusu yeni ortaya çıkan düşüncelerin tartışılması sırasında devreye girer. Söz konusu düşünce, tartışma ve çekişmeler ‘insanlara faydalı olma’ eksenine oturmadan önce sayısız engellerle ve zorluklarla karşılaşılabilir.

Ortaya çıkan her bilimsel paradigma öncelikle varolan genel durumu eleştirmekle işe başlar. Kendi bilimsel doğrularını ortaya koyarken, varolan bilgilerle sürekli olarak çatışmak ve çelişmek zorundadır. Bilgi elbette zor elde edilir bu yüzden gelenekselleşmiş, kabullenilmiş bilgi ve davranışlara ait paradigmalar ‘çabucak’ gözden çıkarılamazlar ve eski paradigmayı savunan bireyler tarafından ‘yeni paradigma veya teori’ye karşı ilk önce ilgisiz davranılır, çoğunlukla umursanmaz hatta bazen de yeni görüşe karşı aşağılayıcı ve küçümseyici bir tavır takınılır.

Tıp bilimi tarihinde öylesine ilginç olaylara rastlanır ki; şu andaki varolan düşüncelerinizle hiçbir şekilde kavranamaz, bağdaşamaz ve bizleri şaşkınlığa uğratır. Örneğin bazı akıl ve beyin hastalıklarını düzeltebilmenin en iyi yolunun hastanın kafatasında bir delik açmak olduğu (trepanasyon) düşüncesine, geçmiş zamanın çok ünlü hekimleri 16. yüzyıla kadar anlaşılmaz bir şekilde inanmış ve yüzyıllar boyunca bu yöntemi hasta üzerinde ‘tedavi’ adıyla uygulamışlardır. Bu uygulamanın kesin tarihi bilinmemekle birlikte, bazı mısır mumyalarında bile kafatası delinmiş iskeletler ve konuyla ilgili cerrahi aletlerin bulunduğu söylenmektedir. Şu an ki bilgilerimizle, biz bunun böyle olmayacağını elbette biliyoruz. Anlayamadığımız şey böyle bir düşünceye, eski dönemlerde insanların nasıl ulaştığı ve kendilerine göre nasıl bir bilimsel mantık kurduğu değil, tam tersine bu düşünce zeminin (paradigmanın) nasıl hiç değiştirilmeden yüzyıllar boyu hekimler tarafından nasıl devam ettirildiği, yüzyıllar boyu tedavi alanında gündemde nasıl kalabildiği sorunudur.

Geçmiş yüzyıllarda sağlık alanında kafatasını delme (trepanasyon), damardan kan akıtma (flebotomi)[3] ve benzeri şekilde uygulanan çeşitli tedavilerin, muhtemel olumlu sonuçlarındaki rastlantısal gelişmelerde her ne kadar küçük bir şans faktörü olarak etkili olsa da, olumsuz gelişmelerde yani tedavide zarar gören, ölen bireyler çoğunlukla o zamanlar hiçbir şekilde dikkate alınmıyordu.

Hekimler için Hipokrat, böyle bir kompozisyonda hasta yararına olabilecek farklı bilgiler ve önerilerde de bulunuyordu. ‘Hipokrat yemini’ ısrarla bir olgunun üzerinde şekilleniyor ve Hipokrat meslektaşlarını uyarıyor, ‘Primum nihil nocere’ diyordu: Önce zarar verme! Hem hekim hem de hastaya ait karmaşık duygu ve düşünceler arasında temel bir dengeyi sağlamayı hedefliyordu bu söz...

Organizmayı çok iyi tanımak ve anlayabilmek gerekiyordu. Bilmediğin veya o an için akıl yoluyla kavrayamadığın bir olguyla karşı karşıya kalırsan, hiçbir şekilde hastaya müdahale etme. Çünkü sadece akıl yoluyla kavrayabildiğin yaşamsal olgular içerisinde insanlara ve insanların sağlığını yeniden kazanmasına yardımcı olabilir, onları gerçekten tedavi edebilirsin. Henüz yeterince kavrayamadığın organizmaya ve canlıya ait çeşitli birbirine zıt olgularla karşılaştığında, yapacağın her hangi sıradan bir müdahale, hastanın kendisine yarardan çok daha fazla zarar verebilir. İşte bu yüzden, hastayı tedavi etmeden önce düşünülmesi gereken tek bir olgu var; uygulamak istediğin tedavide hastanın öncelikle varolan nesnel durumunun daha fazla bozulup bozulmayacağını düşünmek gerekiyor. İşte bu yüzden primum nihil nocere…


Bilim dünyasında ortaya çıkan herhangi bir yeni olgu, teori, hipotez, paradigma veya davranışa temkinli yaklaşılır, bu nedenle bazı yeni düşünceler genellikle doktorlar tarafından biraz zor kabul edilir.


Bu konuda sayısız örneğini tıp tarihi kitaplarından sizler kendiniz de bulabilirsiniz. Ameliyathanelerde ve hastalarında ‘steril çalışmayı’ ön plana çıkartan, cerrahi müdahale ve ameliyat sonrası hasta ölümlerinin bakteri kökenli olduğunu iddia eden, doktorların hasta ameliyatlarından önce mutlaka sterilizasyona, temizliğe önem vermeleri gerektiğini düşünen, doktorların müdahale öncesi ellerini ve kullandığı cerrahi aletleri bakterilerden arındırması gerektiğini iddia eden, aslında kendisi de bir cerrah doktor olan Joseph Lister (1827-1912) yaşadığı ve doktorluk yaptığı zamanlarda çeyrek yüzyıl kadar, alaycı ve acımasız bir şekilde eleştirilmişti. Üzücü olan ise çoğu acımasız eleştirilerin aynı görevi yapan doktor arkadaşlarının oluşturduğu gruplar tarafından yapılması ve bilimi, özellikle tıp bilimini korumak adına eleştirileren hekimlerce ortaya koyulmasıydı. İleri sürdüğü zamana göre radikal sayılabilecek bu ve benzeri bazı düşüncelerden sözde bilimi korumak isteyen doktor ve araştırmacıların amacı, gerçekten de bilimi korumak mıydı, yoksa mevcut durumu devam ettirme ve değişimi direnme nedenlerinin psikolojik kökenleri var mıydı dersiniz?


Bilimin korunması sizce hangi ilkelere göre olmalı?..

Her zaman yeni paradigmalar, hipotezler ve teoriler ortaya çıkar ve zaman içinde bilgi yavaş yavaş süzülür, insanlara oldukça zor aşamalardan geçerek ulaşır. Fakat unutulmaması gereken nokta, bilim alanının dinlerden (teoloji) çok daha önemli bir farkı olduğunu görebilmektir. Temel fark bilimin kendini sürekli yenilemesinden ve dinamik olmasından kaynaklanır ve bilim kendi hatalarını giderebilme mekanizmasına sahiptir. Bilim her tür düşünceyi, zaman içinde etkileme gücüne sahiptir. Farklı bir deyimle bilimin kendi dinamikleri karşısında hiçbir bilimsel bulgu, kanun, teori ve hipotez değişmez, değiştirilemez değildir. Bu düşüncelerin tersini iddia eden, hiçbir bilim adamı veya bilim felsefecisi bulamayacağınızdan emin olun! Bilim kapsadığı, etkisini hissettirdiği hiçbir alanda statik (durağan) değil, dinamiktir. Yeni ortaya çıkabilecek bilimsel bir bulgu bildiğiniz bütün kanunları, teori ve hipotezleri değiştirebilir, bilim ve bilimin gizli güzelliği, vahşi cazibesi de aslında burada ortaya çıkar.


Bilim gelişebilmek için her zaman olmasa da çoğunlukla yeni paradigmalar, farklı düşünceler bekler ve bu tarihsel olarak çeşitli dönemlerde sürekli tekrarlanır. Yeni sayılabilecek, değişim ve değiştirme gücüne sahip potansiyel bilgilerin ortaya çıkamadığı bazı dönemler, bilimin inançlaştırıldığı, düşüncelerin kalıplaştığı ve sertleştiği dönemlerdir. Yeni düşünceler ortaya çıktığında bilimle uğraşan insanlar bu yüzden istemeden de olsa oldukça sık karşı karşıya gelir ve çatışırlar; eski ve yeni düşüncelerin kavgası vakit geçirmeden başlar.


Bazen çok uzun zaman alsa da, bu söz konusu, farklı bilimsel alanlarda ortaya çıkabilen kavgaları tek bir şey, sadece bir şey sona erdirebilir ve tartışmayı bitirebilir: Matematik… Matematiğin sınırlarını ortaya koymadığı, matematiğin varolmadığı bir alanda kimse ‘pozitif bilim’ olgusundan da söz edemez!.


Fakat, her şeye rağmen matematiğin inkarı güç etkisine karşı da bazı durumlarda pozitif bilimler dirençle ve engellerle karşılaşabilir, bu durum bir süre (!) devam edebilir. Einstein ünlü ‘izafiyet (görecelilik-rolavite)’ teoremini ilk yayınladığında, o günün yaşayan ünlü fizikçi ve çeşitli bilim adamları tarafından, Einstein’ın teorisine karşı 100’den fazla kitap yayınlandığını okuyucu olarak unutmayın! Bilimsel bir önerme, teori veya hipotezde karşılaşılan temel zorluk çoğu zaman matematiksel eksiklikler veya yanlışlıklar olmayabilir.


Önerilen her hangi bilimsel yöntemin-deneyin-hipotezin-teorinin doğru ve yanlışlığı hakkında düşünce üretmesi gereken kişiler, doğal olarak o günün varolan ve yaşayan araştırmacılarının bizzat kendileridir. Bu dönemlerde karşınıza çıkabilecek ilginç durumlara mutlaka hazırlıklı olmalısınız. Bazı (sözde bilimsel) gerekçeler ileri sürülerek, bilimsel araştırmalar yoluyla konu üzerinde gerçekten etkili olması gereken bireyler, konuyu ele almamak için direnebilirler. Halk deyimiyle konuyu ‘es’ geçmek için şaşırtıcı bir katı tutum, bilim anlayışına yakışmayan ilginç (statik) bir duruş sergilerler. Bilimsellik iddiası ve sıfatlarını taşıyan bazı bireylerin, sunulan bilimsel verilere değil, genellikle araştırmayı yapan bireylere takılması, olayların mutlaka bir şekilde kişiselleştirilmesi ve bir şekilde mutlaka karşılıklı çıkarlar ekseninde çatışmalara girilmesi böyle dönemlerde en büyük etkendir. Bu gibi durumlarda bilimsel düşünceleriniz, araştırmalarınız ve çalışmalarınız oldukça hazin ve üzücü sonuçlarla da karşılaşabilir.



Bugün genetik biliminin kurucu sayılan G. Mendel’in çalışmaları işte bu nedenle Mendel yaşarken bir türlü gündeme gelememiştir. İsimleri kitaplarda çok fazla belirtilmeyen bazı bireyler tarafından, (sözde bilimsel) gerekçeler ileri sürülerek G. Mendel’in çalışmaları bir anlamda çöpe atılmış, ölümünden yaklaşık 30 yıl sonra tesadüf eseri meraklı bir araştırmacı olan William Bateson tarafından ortaya çıkarılmıştır ve yeniden yayınlanmıştır. Sonuçta kim ne derse desin; genetik bilimi en az 30 yıl gecikmeli olarak, modern bilim dünyasının harika renkleri arasına katılmıştır. Genetik biliminin geçmişi ve geleceği üzerine tartışılırken, söz konusu gecikme ve gecikmeye neden olan olaylar ve kişiler çoğunlukla göz ardı edilirler. ‘Genetik çalışmalar, Mendel’le birlikte 30 yıl önce başlasaydı bilim dünyasında neler olabilirdi, genetik bilimi daha ne kadar gelişebilirdi?’ gibi ütopik bir soru üzerine, günümüz uzmanları sanırım hiçbir şekilde spekülasyon yapmak istemeyecektir.

Buradan bilim adına çıkarılacak temel sonuç az çok bellidir: Bilimin evrensel gelişimi hiçbir dönem ve hiçbir zaman tamamıyla durdurulamaz, ama bilimin gelişimi yavaşlatılabilir ve insanlara ulaşması geciktirilebilir.


Ortaya çıkan yeni bilgilerin insanlara ve insanlığa ne gibi yeni ufuklar, yeni düşünceler ortaya çıkaracağı üzerinde genellikle hiç durulmaz. Bunun en trajik başka örneği; güneşin dünya çevresinde değil, dünyanın güneşin çevresinde döndüğünü iddia eden Kopernik’in teorisini inkar edilmesi zor bir şekilde kanıtlayan bilim sevdalısı Galileo’nun başına gelenlerdir.


Siz de bilirsiniz, hepimiz zaman zaman gökyüzüne ve yıldızlara bakarız. Normal koşullarda; gökyüzüne bakıldığında gerçekten güneşin dünya çevresinde döndüğünü düşünmeniz, sahip olduğumuz ve çok güvendiğimiz muhteşem duyularımızın yanılgısına en güzel örneklerden birini oluşturur. Duyuların yanılması ve yanıltılmasına bildiğiniz gibi kitaplarda illüzyon adı verilir. Bilimin görevi, farklılığı ise olarak burada başlar: Bilim gerçek anlamda bu ve buna benzer illüzyonları kavrama ve çözebilme yeteneğine sahip olmayı gerektirir. Genel olarak bilim anlayışımızın gelişmesinin ve ilerlemesinin temeli her ne kadar sahip olduğumuz duyuların varlığını ve duyularımızın derinliğini arttıran yapıları temel alsa da, bazen duyular ve algılar da yanılabilir. İşte böyle bir durumun sigortası matematiktir. Çünkü insanların sahip olduğu duyular, varolan koşullara göre zaman içinde şekillenmişlerdir. Fakat matematikle ilişkilendirilmiş bir bilim anlayışı, bazen duyularımızın yanılgısından kaynaklanan illüzyonları da çözebilme yeteneğini de kendi içinde barındırır.



Bir çok alanda yaşamın varlığı ve devamı, gerçekten de illüzyonlar bütünü olarak görünebilir, her şey bir bakıma inanılmaz, gerçek bir mucize gibidir. Düşünen insanlar için maalesef burada çok fazla seçme şansı yoktur: İnsanlar bu aşamada söz konusu yollardan birini tercih etmek durumunda kalırlar. ‘Yaşama katlanabilmenin iki yolu vardır, ya her şeyin mucize olduğunu kabul edecekler, ya da hiçbir şeyin mucize olmadığını’[4] kabul edeceklerdir. Her iki yol da insanların mutlu olmasını sağlayabilir. Fakat bilim ve bilim adamlarının buradaki yolu her zaman bellidir. Bilim mucizelere, illüzyonlara inanmaz ve inanmamak zorundadır. Buna bilim alanında görülebilecek illüzyonlar, göz ve akıl yanılmaları da dahildir.

İllüzyonlar her yerde bilginin, matematiğin eksik veya yetersiz kaldığı her alanda ortaya çıkabilir ki, buna bilimin kendisi de dahildir. Fakat bilim kendi içinde varolan illüzyonlarıda, kendi içinde çözebilmek için vardır. Duyuların yanılgısından kaynaklanan yanlış bilgileri de, bu nedenle bilim zaman içinde kendisi düzeltebilir.


Düşünün; varolduğunuz ve yaşadığınız topluma ‘siz yanlış görüyorsunuz, güneş dünyanın çevresinde değil, dünya güneşin çevresinde döner, duyularınız yanılıyor’ diyeceksiniz. İnsanların duyusal algılarına göre doğru kabul edip inandığı bir bulgunun, bilimsel anlamda saçmalığı ve geçersizliğini ortaya koymaya gayretinin bilim adamı açısından sosyal boyutu, oldukça acı verici ve bir o kadar da düşündürücüdür.


Galileo’nun başına gelen işte budur.


Bu nedenle bilim adamları bazen ‘deli veya çılgın’ ön deyimiyle sadece sözel olarak karşılaşmakla kalmaz, bu yönde bazen ciddi bir şekilde, bilimsel düşünceleri nedeniyle geçmiş zamanlardaki cezaların en ağır şekliyle, ‘ölümle’ yargılanmışlardır. Galileo’nun ayrıca bize gösterdiği önemli nokta; delilik ve dahilik arasında görünmeyen ince, hassas ve şeffaf bir çizginin sosyal hayat içinde sürekli varolabileceği, hiçbir zaman ortadan kalkmayacağı gerçeğidir. Bir çok insan kendi duyularıyla güneşin dünya çevresinde döndüğünü görür, haklı olarak duyularına güvenir ve yanıldığını kabul etmek istemez! Olay bu kadar basittir. Matematiğin olmadığı, sadece duyuların temel alındığı ve bu nedenle insanların tümünün ‘yanlış’ düşündüğü bir ortamda sizin matematik, fizik veya astronomi bilimiyle ilgili ortaya koymuş olduğunuz ‘doğru’ kavramınız, içinde yaşadığınız toplumun büyük bir kısmı tarafından anlaşılmadığı için, düşüncelerinizden dolayı ‘deli’ olarak tanımlanmanız için son derece kolaydır. Kilise işte bu nedenle Galileo’yu suçlu bulmuştur. Duyuların yanılgısı kavrayabilenlerin dışında, büyük bir insan grubunun da kiliseyi ve kilisenin kararını desteklemiş olması işte bu yüzdendir. Galileo kilise dahil, yaşayan her bireyin bizzat kendi gözleriyle gördüğü, duyusal olarak hissettiği bir olgunun, temelden yanlış olduğunu iddia edecek kadar mükemmel bir cesaret göstermiştir ki asıl takdir edilmesi, görülmesi gereken, bir çok bilimcinin kavrayamadığı nokta burada ortaya çıkmaktadır; her bilim insanında olması gereken, zor anlaşılan çok özel ve mükemmel bir yetenektir bu….[5]


Buradan her bireyin çıkaracağı sonuç farklı olacaktır...

Benim açımdan da öyle..

Birinci sonuç:
Nedendir bilinmez, kendisine yasaklandığı için yumurta yiyemeyen yaşlı teyzeyi bir daha hiç görmedim.

İkinci sonuç:
Yumurtayı[6] sevin diyecektim ama galiba çok geç kaldım….





Mevlüt Durmuş
Biyolog

20 temmuz 2008




KAYNAKLAR VE DİPNOTLAR



[1] Stephen B. Kritchevsky, PhD (2004). A Review of Scientific Research and Recommendations Regarding Eggs. Journal of the American College of Nutrition, Vol. 23, No. 90006, 596S-600S (2004). http://www.jacn.org/cgi/content/abstract/23/suppl_6/596S

[2] Emilio Ros, MD et al (2004). A Walnut Diet Improves Endothelial Function in Hypercholesterolemic Subjects. Circulation. 2004;109:1609-1614. http://circ.ahajournals.org/cgi/content/abstract/109/13/1609

[3] Kan akıtarak tedavi, enfeksiyonu olan hastaların damarları kesilerek bir süre kan akıtıldığında hastanın iyileşeceğine inanılırdı.

[4] Einstein söylediği bir söz. bkz Mevlüt Durmuş (2005) Kayıp Felsefe Genleri. Platin Yayınları.

[5] Manifesto; çarmıha gerilen molekül ve modern bilimin kolesterol masallarından…

[6] Luc Djoussé and J Michael Gaziano (2008) Egg consumption in relation to cardiovascular disease and mortality: the Physicians' Health Study. American Journal of Clinical Nutrition, Vol. 87, No. 4, 964-969, April 2008.
http://www.ajcn.org/cgi/content/abstract/87/4/964
Not: Şeker hastalığınız yoksa, haftada altı yumurta (6) kalp hastalıkları açısından risk taşımıyor ve kolesterolü yükseltmiyor…