5 Kasım 2008 Çarşamba

YAŞLANIRKEN SEKS HORMONLARIMIZ NEDEN AZALIR?....








Seks hormonlarımız, özellikle testosteron ve
östrojen biz yaşlandıkça azalmaya devam ederler.
Söz konusu hormonlarımızın steroid
moleküller olduğu da bilinir.
Fakat kolesterol molekülünün de
seks hormonlarını üreten bir steroid olduğu
genellikle söylenmez!...

Mevlüt Durmuş



YAŞLANIRKEN SEKS HORMONLARIMIZ NEDEN AZALIR?....


Yıllardır bilinen bir gerçek, sürekli tekrarlanarak dile getiriliyor: Andre B. Araujo ve arkadaşları[1] Archives of Internal Medicine’ de bir steroid hormon olan testosteron hakkında bilinen fakat dikkatlerden kaçan olguyu yeniden gündeme taşıdı. Bu makalede özellikle erkeklerde düşük testosteron seviyelerinin birçok hastalığın yanı sıra, kalp hastalıklarından sorumlu olabileceği ve özellikle yüksek ölüm oranlarında rastlanılan düşük testosteron düzeyi bir kez daha ifade edildi. Yani düşük testosteron seviyelerinde damar sertliği (ateroskleroz) dâhil her türlü hastalık, depresyon ve ölüm riskine son derece yakınız!

Steroidopenia, yani yaşlanmada steroid azlığı konusu aslında çok yeni bir konu değil, uzun zamandan beri biliniyor fakat bir türlü kolesterolle olan paradoksal ilişkisi açıklanamıyordu.

Sakın ha kadınlar yanılıp, bizde steroid eksikliği yok, biz rahatız diye sevinmesinler aynı steroid eksikliği belası ilerleyen yaşlarda kadınların da baş belası olmaya devam edecektir, çünkü kadınların da steroid hormonları zamanla azalır[2].

--------------------------------------------------------

Biyolojik olarak sadece insanlar değil birçok memeli canlının hayatında, yaşamının devamında steroidler yaşamsal öneme sahiptir. Çoğumuzun bilmediği, farkında olmadığı ise steroidlerin yaşamı çok daha derinlerden yönlendirdiği gerçeğidir. Daha önemlisi, söz konusu steroid hormonların kolesterol ile olan ilişkisidir.

Kolesterol ve steroid hormonlar konusuna girmeden önce bazı şeyleri mutlaka bilmek zorundayız.

Organizma içi detaylara elbette gireceğiz, fakat organizma dışı faaliyetlerimizde steroidlerin psikolojik dünyamızı nasıl etkilerini kısaca değinmemiz gerekiyor. Bir kadını ya da erkeği çok çekici bulmamızın, aşık olmamızın, sevmemizin altında bile farkında olmadığımız steroidlerimizin bizi etkileme ve yönlendirme gücüne sahip olduğu iddia ediliyorsa buna sakın şaşırmayın. Yani iddialara göre, geçmişteki aşk hatalarınızdan siz sorumlu olmayabilirsiniz!

Söz konusu steroid hormonlarımızdan özellikle östrojen ve testosteron; hem kadınlar hem de erkeklerde kemik ve kas gelişimi metabolizmasında, beyin fonksiyonlarımızın düzenlenmesinde, D vitamini kullanımında, kalsiyum metabolizmasında ve daha birçok alanda büyük rol oynuyor.

Fakat steroid hormonlar güncel ilgiyi, beyin hücrelerine olan etkilerinden ziyade seks hormonları olması nedeniyle dikkatleri üzerine çekiyor[3]. Her iki cinste de söz konusu hormonlar olmakla birlikte erkeklerde testosteron, kadınlarda ise östrojenin ön planda olduğunu sanırım söylemeye gerek yok…

Çoğu zaman biz bilinçli olarak farkında olmasak ta, karşı cinsin hormon değişimlerini çeşitli duyularla algılayan beynimiz, söz konusu kişiden hoşlanmamızı ya da tam tersini (androstenon) söyleyebilir. Beynimizin duyular yoluyla gerçekleşen algılama biçimi de bizim davranış şekillerimizi etkiler ve kişiden kişiye çok farklılık gösterebilir. Cinsel isteklerimizin, tercihlerimizin, birilerinden hoşlanmamızın, karşı cins seçimlerimizin, kızgınlıklarımızın ve duygusallığımızın temelinde steroidlerin rolü bazı araştırmalara göre gerçekten de hiç kuşku götürmez[4].

Kadın ve erkeklerde yaşla birlikte ortaya çıkan özellikle seks hormonlarının yapım eksikliğinden kaynaklanan steroid azalması (steroidopenia) yaşlanma bilimi yani gerontolojiyle son derece içli dışlıdır. Seks steroidleri her alanda önemlidir. Fakat ne yazık ki biz yaşlandıkça organizmadaki kullanılabilir steroidlerimiz gün geçtikçe yavaş yavaş azalır[5]. Kaslarımız steroid eksikliği nedeniyle kasılma, elastikiyet gücünü kaybeder, omurga hareketlerimizi sağlayan kaslarda başlar bütün karmaşa, sonra omurgamız gün geçtikçe eğilir ve bükülür: Sonra, sonrasını zaten sizler biliyorsunuz!…

Ve tuhaftır bazı yan etkilerine rağmen, steroidlerin inanılmaz gücü ilk önce spor dünyasınca algılandığı için, ilk steroidler (sanıyorum hızlı ve güçlü olmak için) sporcular tarafından kullanılmıştır. Ben hala bilim dünyasının kas zayıflığı, kas yetersizliği olan yaşlı insanlarda bazı yasal steroidlerin doktor kontrolünde neden son ana kadar kullanılmadığını merak eder dururdum, son zamanlarda yaşlı insanların kas gelişimlerinde testosteron bazen kullanılıyor[6], şişmanlık azalıyor ve kas kitleri ise artıyor.

Yaşla birlikte ortaya çıkan steroidlerimizdeki bu azalma[7] bilim dünyasının da gözünden kaçmamış, söz konusu hormonlar yaşlanmayı geciktirme amaçlı olarak, tümör oluşumu ve kanser gibi bazı tartışmalı risklerine rağmen tıp dünyasında kullanılmaya başlanmıştır. Hormonları dışardan enjeksiyon ya da tablet şeklinde, hormonları yerine koyma tedavisi adı altında, şimdilik tam olmasa da hiçte küçümsenmeyecek büyük bir başarı kazandırmıştır. Burada hedef yaşlanan ya da yaşlanmaya başlayan insanlarda eksik hormon düzeylerini yerine koymaya çalışmak, insanlarda yaşla birlikte ortaya çıkan steroid eksikliğini olabildiğince azaltmaya çalışmaktır.

Çoğu insanımız da Hollywood sinemalarında güncel konu olması nedeniyle bu durumu biliriz, malum bizde bilim son sıralardadır!

Fakat uzmanlar dışında, insanların bilmediği bir gerçek vardır.

İnsanlara pek sık söylenmeyen steroid kolesterol gerçeği.

Ve kolesterolün steroidlerle ilişkisi….

Testosteron ve östrojen gibi bütün doğal organizma steroidlerinin kolesterolden yapıldığı (sentezlendiği) gerçeğini (bkz Şek 1), kolesterolünde steroid bir molekül olduğunu çoğu insan bilmez ve olumsuz kolesterol propagandası nedeniyle kolesterolü bir türlü sevemez!
Yani doğal yollardan, organizma içinde steroid hormonlar sadece ve sadece kolesterolden elde edilebilir.
Şekil 1. Bütün organizma steroidleri normal şartlarda kolesterol molekülüne bağımlıdır. Yani ilgili hücrelerinizde (kullanılabilir) kolesterol molekülleriniz yoksa veya sentezlenmiyorsa, kolesterole bağımlı steroidleriniz yetersizleşir ve azalır. Ve kolesterolden sentezlenen bütün biyokimyasallar: Androjenler (erkeklik) ve Estrojenler (kadınlık) hormonları yanı sıra kolesterolden sentezlenen D vitamini, minerolokortidler ve glukokortikoidlerde yaşlandıkça mutlaka azalır. Sadece kolesterolden yapılan maddelerimiz değil, kolesterol sentezi sırasında ortaya çıkması gereken bazı maddeler de (Koenzim Q10 vb maddeler de) yaşlanmayla birlikte mutlaka azalır


Üzgünüm, insanlarda normal yollardan steroid yapımı nasıl oluyor diyorsanız size ‘sadece kolesterol molekülünüze sahip çıkın’ derim…

Steroid hormon oluşumları için, kolesterolden başka bir yol yok!....

-----------------------------------------------------

Fakat kolesterolün her türlü steroid oluşturmadaki bu temel fonksiyonu genellikle göz ardı edilir!

Kandaki kolesterol düzeyi tek parametre yüksektir, tuhaf ve anlaşılmaz bir şekilde insanların tümü, bu yüksekliğin sentez kaynaklı olduğuna ikna edilmiştir, özellikle karaciğerde fazla kolesterol yapıldığı düşüncesi insanların kafasına hiyeroglif (çivi yazısı) olarak yazılmıştır!

Kanda yüksek kolesterol masallarından her insan bir şekilde etkilenmiştir.

Araştırmacılar bu nedenle karşı düşünce üretmekte zorlanırlar, adeta büyülenmişlerdir.

Yaşın ilerlemesiyle birlikte, kolesterol sentezi sırasında ortaya çıkan maddeler (Koenzim Q10 vb) ve kolesterolden yapılan bütün steroidlerin nasıl ve neden azaldığına bir türlü anlam veremezler, kara kara düşünmeye başlarlar: Çünkü kolesterol düzeyi tek parametrede (her zaman olmasa da) kanda yüksek görülebilmektedir.

Karaciğer dışındaki farklı organların kolesterol yapımına (HDL)bakma ihtiyacı genellikle duyulmaz!

Dolaşım sistemi, yani kandaki kolesterol düzeyine takılıp kalmışlardır ve kan dışında kalan sistemlerde, organlarda, doku ve hücrelerde kolesterol kullanımın atması ya da azalmasıyla hiç ilgilenmezler. Oysa kandaki durum dışında, kolesterol kullanımında gerçek göründüğünden çok ama çok farklıdır: Kan dışında bir de madalyonun diğer yönü vardır, kimse görmek istemez!

Kandaki yüksek kolesterol nedeniyle, birçok bilim araştırmacısının kafası işte bu noktada tamamen karışmış durumdadır.

Kolesterol ve steroidler konusunda, hep kaçamak, saçma sapan cevaplarla karşılarsınız. Oysa kolesterolün kendisinin de bir steroid olduğu asla bilimsel platformlarda inkâr edilemez!

Evet, kolesterol molekülü de bir steroiddir!

Hem de bütün steroidleri oluşmasını sağlayan temel bir steroid!

Dokular ve hücreler açısından ‘hamiline yazılı çek’ gibi sizin anlayacağınız kolesterol molekülü. Bütün steroidler yaşla birlikte azalırken kolesterol molekülünün kendisi hücresel yapım olarak (sentez) nasıl yüksek olabilir. Steroid oluşumlarının genetik mekanizması, tıpkı organizmamız gibi bir bütündür, genetik açıdan birbirinden ayrılamazlar…

Buna rağmen steroidler konusunda birçok sorunuza cevap bulamazsınız:

Steroid hormonlar verilen kişilerde[8], kandaki kolesterol (steroid) düzeyi nasıl ve neden düşebilir?

Steroidler partiküllere ne yapar, partikülleri (lipit taşıyan parçacıkları) nasıl kullanılabilir hale getirebilir?

Kanda kolesterol mü, yoksa partiküller mi işlevsel öneme sahiptir?

Hücre genetiği açısından steroid sentezi bir bütünse, organizma ihtiyacına göre doku ve organlara göre dağılım gösteriyorsa, neden kandaki temel steroidimiz kolesterol ile steroid hormonlarımız ters orantıda bulunuyor, yani kolesterol yükselirken seks hormonları azalıyor?

Kolesterol kaynaklı steroid oluşum teorisi mi yanlış, yoksa biz mi bazı şeyleri yanlış anlıyoruz?

Ve cevapsız binlerce soru…

Karaciğer fazla kolesterol üretiyor masalını lütfen geçin, başkaları yese de biz şimdilik[9] almayalım, kalsın! Kanda görülebilen kolesterol fazlılığı bizce zaten üretimden (sentezden) kaynaklanmıyor ki!...

Günümüzün aptalca ve mantıksız (yüksek) kolesterol teorisinde, kolesterolün sentez yoluyla çoğaldığını bilimsel temel alırsanız, literatürler (bilimsel yayınlar) arasına saplanır kalırsınız, eliniz kolunuz her aşamada bağlanır ve hiçbir bilimsel düşünce üretemezsiniz, steroid kolesterol ilişkisinde hiçbir soruya cevap veremezsiniz!

Bilimsel yayınlar bu konuda hep birbiriyle çelişirler, çoğunlukla net bir sonuç göremezsiniz! Bol bol akademik yayın yapar, bilim yapıyorum diye kendinizi kandırırsınız, sadece o kadar. Kolesterol dahil steroidlere ait sorulara karşı verdiğiniz cevaplarınızdaki bilimsel tutarsızlık karşınızda pis pis sırıtır. Bilimsel söylemlere sıkıştırılmış ‘kıvırma hareketleri’ sizi ister istemez rahatsız eder, kulaklarınızı acımasızca tırmalar ve yorar…

Karmaşa gibi görününen bu ortamda, aslında çözüm son derece basittir. Bu basitliği kavramak ve kabul etmek bazılarına zor gelse bile sonuç kaçınılmazdır.

Hücresel sentez aşamasında, fazla kolesterol yapımı (sentezi) diye bir şey yoktur ve olmamalıdır! Bütün doku ve organlar, kolesterol üretimini yaşla beraber kısarlarken (HDL düşüklüğü) karaciğer bunun dışında kalamaz…

Bu nedenle bilim dünyası kanda görülen kolesterol yüksekliğinin bir yapım sorunu (anabolik) değil genetik[10] ya da sonradan ortaya çıkan bir yıkım sorunu (katabolik) olduğunu[11] mutlaka görmelidir ve günün birinde görecektir.

Yüksek kolesterol sorunu, kanda partiküllerin birikim sorunudur: Kolesterolün kandaki yüksekliğine bakarak, kolesterol yüksekliğin bir hücresel sentez sorunu olduğu sonucuna ulaşmak, bilimsel açıdan hiçte mantıklı (!) olmadığı gibi bize göre saçmalıktır! Tabii günümüz biliminde mantığın bir parça önemi ve değeri varsa!

Kolesterol sentezi değil, kanda genetik (Apo B–100 veya LDL reseptörleri) ya da çevresel (small LDL, okside LDL vs) nedenlerle lipoprotein birimi olduğunu kabul ederseniz işler çok ama çok kolaylaşacak, yaşla ortaya çıkan steroid azalması dâhil her şey daha anlaşılır hale gelecek ve taşlar yerlerine oturacak, bilimsel çatışmalar ortadan kalkacaktır…

Kanda biriken partiküller kullanılmadığı için kolesterol çoğunlukla tek parametrede yüksektir, fazla sentezlendiği için değil!

Dolayısıyla bu konuda kolesterol düşürmek için kullandığınız ilaçların ne kadar saçma (?) ve anlamsız olduğu artık sizler düşünün!

---------------------------------------------

Bilim dünyası çok yakın bir zamanda, kanda partikül birikiminin doğurduğu bu sorunu görecek, bu noktaya bir gün (!) mutlaka gelecektir.

Genetik ya da çevresel partikül yıkım hatalarına bağlı olan partikül birikimlerinin farklı nedenleri (!) elbette konuşulabilir! Kullanılmayan kanda varolan, biriken partiküllerin (small, okside LDL) ateroskleroz veya damar sertliği çeşitli riskler oluşturabileceği elbette tartışılabilir!...

Fakat bu tartışma bütünüyle partiküller üzerinden, partiküllerin birim alanda çoğalması üzerinden olacaktır.

Şu anda kardiyoloji dünyasında yapıldığı gibi kolesterol üzerinden asla değil!…

-----------------------------------

Madalyonun her iki yönünü de birlikte görmelisiniz!

Kolesterol üzerinden tartışmak, gerçek yaşamsal sorunlarımızın çözülmesinde yeterli değildir.

Tek sorun kullanılmayan partiküllerin (small, okside LDL vs) oluşturduğu çeşitli nedenlerle damarlar üzerinde oluşturduğu (ateroskleroz, damar sertliği vb) hastalıklar da değildir!

Ortada ihmal edilen, yok sayılan ve önemsenmeyen bir başka bir sorun vardır ve kardiyologların hepsi olmasa çoğu bu soruna kulaklarını tıkamış ve sorunu görmemezlikten gelmektedir. Sağda solda ‘yüksek kolesterolün zararları, katil kolesterol’ nutuklarını atmaya devam etmektedirler…

Kusura bakmasınlar, ben sıradan bir biyologum bilim adına benim düşüncem önemli mi bilinmez fakat ben bilim adına inanılmaz derecede utanıyor ve sıkılıyorum.

Kullanılmayan partiküllerin birikmesinin çok farklı bir başka anlamı daha vardır: Şayet kandaki partiküller (small, okside LDL) kullanılamıyorsa kolesterol (ve yağ asitleri) ihtiyacı karşılanmayan doku ve organlarında mutlaka olması gerekir! Bunu kavrayabilmek için dahi olmaya hiç gerek yok…

Göreceli olarak ortaya çıkan, kanda partikül birikim kaynaklı kolesterol yüksekliği, organizmanın steroid (ve kolesterol) ihtiyacının karşılanacağı veya her zaman karşılandığı anlamına gelmez. Daha doğru bir deyimle, kullanılmayan lipoprotein (LDL) partikülleriyle zaten organizmanın steroid ihtiyacı karşılamaz. Kullanılmayan partüküllerle organizmanın steroid ihtiyacının karşılanmasını beklemek, deveyi hendekten değil, hendeği deveden atlatmak anlamına gelir ki bu imkansızdır!...

Yani partikül birikim ve biriken partiküllerin kandan uzaklaştırılmasıyla kardiyoloji bilimi ilgilenebilir bizce bunun hiç bir sakıncası yok, buyursun ilgilensinler! Fakat gerontoloji, endokrinoloji vb bilim dallarının lipit, kolesterol ihtiyacı karşılanmayan organları ve dokuları mutlaka incelemeye alması, günümüzde geçerli olan saçma sapan ‘kolesterol teorisini’ temelden reddetmesi gerekir…

Kolesterol yüksekliği sentez, başka bir deyişle yapım kaynaklı bir sorun değildir!.

Bu gerçeğin insanlar tarafından anlaşılması şu an için geciktirilse bile, bir gün ortaya çıkması kaçınılmaz bir sonuçtur. Bu sonucun süreci; ilaç şirketlerinin ve kardiyoloji alanının kolesterol sorununu daha ne kadar süreyle yapım sorunu (anabolik) olarak göreceği ve devam ettirebileceğine bağlıdır! Bize göre ilaç şirketlerinden daha önemlisi kardiyologların ve doktorların davranışlarının ne yolda olacağıdır, bu sonucun sürecini çok net bir şekilde belirleyecektir!

İlaç şirketleri elbette kolesterol sorununun yapımla ilgili (anabolik) olduğunu iddia edecektir. Onlar bu durumu kendilerince (anabolik) olduğunu savunmaya çalışacaklar, bu yöndeki yayınlara destek verecekler, partikülleri değil de tek parametrede kolesterol düzeyini dikkate alacak ve öyle devam etmesi için her şeyi yapacaklardır.

Kapitalizm ve gerçek bilim düşüncesi bizce kendi iç dinamikleri test etmektedir.

Bilim kapitalizme, ilaç şirketlerine teslim mi olacak, yoksa kendi yolunda mı gidecektir?

Kolesterol sorunu bu yüzden önemlidir.

Ve sorun sağlık ve araştırma alanında olan uzmanların kendilerini bilimin neresinde gördüğü ile ilgilidir.

Günümüz araştırmacıları ve doktorları tarafından, kandaki yüksek kolesterol sorunu bir yapım yani anabolik bir sorun olarak görülmeye devam ederse, ilaç şirketleri çok ama çok mutlu olacaktır.

Fakat böyle bir durum, uzmanlar ve araştırmacılar açısından, kanda steroid azlığı ile ilgili bilimsel sorunların çözülmesi değil, tam tersine karmaşıklaşması anlamında, kolesterol tartışmaları çok uzun süre devam edecektir.

------------------------

Aslında çözüm çok kolay ve basit!

Kolesterol yüksekliği sorunu bizim görüşlerimize göre ele alındığında, yani yüksek kolesterolün anabolik(yapım) değil katabolik (yıkımla ilgili) bir sorun olduğu görüldüğünde her şey göründüğünden çok farklı olacak, bu alandaki çalışmalar hız kazanacak ve farklı bir paradigma ortaya çıkmış olacaktır.

Fakat çok önemli sorunumuz var: Yeni paradigmalar kolayca kabul edilmezler. Bilim baronları buna pek izin vermezler! Bilim tarihi boyunca bu hep böyle olmuştur…

Hatta test edilmeye araştırmaya dahi gerek görülmeden, türlü akademik gerekçeler ileri sürülerek, yeni paradigmalar bir kenara itilirler. Fakat paradigmaların hiçbiri unutulmaz, biri mutlaka bulur ve yeni paradigmayı tekrar ortaya çıkarır! Buda bilimin paradoksal gelişimi içinde ‘normal bir durum’ olarak değerlendirilmelidir.

Birkaç dostum hariç, kimsenin görmediği sorun da buradadır.

Kolesterol ve faydalı yağ asitlerini taşıyan lipoprotein parçacıklarının, organizmada kullanılıp kullanılmadığı sorunu tamamen organizmanın yaşlanmasıyla, steroidlerle ve yaşamın muhteşem gizli dinamikleriyle ilgilidir.

Testosteron düzeyleri kalp kriziyle ilişkiliymiş!

Düşük hormon düzeylerinde ölüm riski artıyormuş!

Başka ne bekliyordunuz ki!...

Hücre, doku ve organlarınız kolesterolü zaten istese de kullanamıyor!


Steroidler, özellikle testosteron ve östrojen de zamanla azalıyor!

Hep birlikte yaşlanıp gidiyoruz işte.

Daha ne olsun!…






Mevlüt Durmuş
Biyolog
05 Kasım 2008

Önemli Not: Partikül yıkım hatalarına neden olan genetik (LDL reseptör, apoB100 mutasyonları) yanısıra, karaciğerin partikül yapımındaki eksikliklerde (small LDL) partikül birikim ve kullanılmaması sonucunu doğurur. Eksik bileşenle (kolesterol, yağ asitleri vs) bu durum anabolik bir sorunu oluşturur. http://kolesterolmasallar.blogspot.com/2008/10/bilimin-lgn-yanlgs-karacier-fazla.html
Partikül birikimi, katabolik ve anabolik nedenlerle ortaya çıkabilir.

KAYNAK VE DİPNOTLAR

[1] Andre B. Araujo et al (2007). Sex Steroids and All-Cause and Cause-Specific Mortality in Men. Arch Intern Med. 2007;167(12):1252-1260.
[2] M. Panjari and Susan R. Davis (2007). DHEA therapy for women: effect on sexual function and wellbeing. Human Reproduction Update 2007 13(3):239-248. http://humupd.oxfordjournals.org/cgi/content/full/13/3/239
[3] Christian Meier et al (2008). Endogenous Sex Hormones and Incident Fracture Risk in Older Men. The Dubbo Osteoporosis Epidemiology Study. Arch Intern Med. 2008;168(1):47-54. http://archinte.ama-assn.org/cgi/content/abstract/168/1/47
[4] Pause BM (2004). Are androgen steroids acting as pheromones in humans? Physiol Behav. 2004 Oct 30;83(1):21-9. (Abst)
[5] Marcello Maggio et al (2007). Relationship Between Low Levels of Anabolic Hormones and 6-Year Mortality in Older Men. The Aging in the Chianti Area (InCHIANTI) Study. Arch Intern Med. 2007;167(20):2249-2254.
(http://archinte.ama-assn.org/cgi/content/abstract/167/20/2249)
[6] C. A. Allan et al (2007). Testosterone Therapy Prevents Gain in Visceral Adipose Tissue and Loss of Skeletal Muscle in Nonobese Aging Men. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism Vol. 93, No. 1 139-146. http://jcem.endojournals.org/cgi/content/abstract/93/1/139
[7] Marybeth Brown (2008). Skeletal muscle and bone: effect of sex steroids and aging. Advan. Physiol. Edu. 32: 120-126, 2008; doi:10.1152/advan.90111.2008. (Abst). http://advan.physiology.org/cgi/content/full/32/2/120
[8] Judith Hsia et al (2008). Lipoprotein Particle Concentrations May Explain the Absence of Coronary Protection in the Women’s Health Initiative Hormone Trials. Arteriosclerosis, Thrombosis, and Vascular Biology. 2008;28:1666.
[9] http://www.kolesterolmasallar.blogspot.com/ da ‘Bilimin çılgın yanılgısı’ konulu yazıda bu konudaki düşüncelerimizi açıkladık.
[10] Fernando Civeira et al (2008). Frequency of Low-Density Lipoprotein Receptor Gene Mutations in Patients With a Clinical Diagnosis of Familial Combined Hyperlipidemia in a Clinical Setting. J Am Coll Cardiol, 2008; 52:1546-1553, doi:10.1016/j.jacc.2008.06.050.(Abst). http://content.onlinejacc.org/cgi/content/abstract/52/19/1546
[11] http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=93903 ve kolesterolmasallar.blogspot.com

29 Ekim 2008 Çarşamba

Bebekler, çocuklar ve kolesterol…..



Bebekler, çocuklar ve kolesterol…..


İlginç ve güzel hazırlanmış gazetelerde çok sık göremediğimiz sıradışı bir haberdi. Fakat gündem yoğunluğu nedeniyle gözden kaçtı. Umarım annelerin dikkatinden kaçmamıştır. Çünkü yetişkin insanlar kendi beslenme tarzını ister istemez çok sık olarak çocuklarına da yansıtıyorlar. Kendileri hiç yumurta yemediği için, çocuklar da dolaylı olarak bu beslenme tarzına yavaş yavaş alışıyorlar.

Haber özetle şöyle diyordu: "….Kolesterol bebeklerin beyin gelişimi için son derece gereklidir. Kolesterolden kaçmak erişkinler için uygun bir beslenme tarzı olsa da bebekler için bu durum geçerli değildir. Kolesterol beyin dokusunun oluşumunda temel yapıtaşlarından birini oluşturur. DHA kolesterol ve anne sütünde bulunan diğer yağlar sinir liflerinin çevresini saran ve bu hücrelerin fonksiyonunda çok önemli rol oynayan "myelin" adı verilen maddenin sentezlenmesinde önemli rol oynar. Myelin sinir hücreleri arasındaki iletişimin ve bilgininin taşınmasında temel rol oynar. Emzirenlerin diyetlerinde bu tür gıdaları bulundurması gereklidir. Hayatın ilk 2 yılında beyin gelişimi büyük ölçüde tamamlanır. Bu dönemde sinir hücreleri birbiriyle 'sinaps' adı verilen bağlantılar kurarlar. Bu bağlantıların sayısı zeka seviyesiyle yakın olarak ilişkilidir.Bebeğin çevresiyle kurduğu iletişim arttıkça sinaps oluşumu artar. Emen bebeklerde bu iletişim biberonla beslenenlere göre çok daha fazladır. Bu da sinaps oluşumunu arttırarak zeka seviyesini etkileyen başka bir faktör olarak kabul edilir…..”[1]

Zeka sinir sistemi ve sinir oluşumu elbette çocuklarda önemlidir. Fakat sinir sisteminin sağlıklı bir şekilde devam etmesi için de kolesterol gereklidir. Çünkü bir organizmada bulunan her kolesterol molekülü, beyin hücreleri ve sinir sistemi hücreleri dahil, beş (5) yıl içinde yenisiyle değiştirilmek zorundadır. Bu nedenle çocuklarınızı kolesterolden uzaklaştırmayın. Çocuklarımızı biz yetişkinlerin kolesterol[2] fantezilerinden mutlaka uzak tutun.

Kolesterolün çok önemli bir görevi daha vardır ve bilim adamlarınca sizlere söylenmez. Kolesterol aynı zamanda uzun zincirli yağ asitlerini (esterleşerek) taşımak zorundadır. Yani bir anlamda kolesterolünüz yoksa, kanda trigliserit oluşmuyorsa faydalı yağ asitleriniz kanda dolaşamaz. Yazıda belirtilen çok faydalı yağ asitleri (DHA, omega3, omega 6 vs) öncelikle kolesterol esterleri (kolesterol+yağ asidi) ve trigliserit (3 yağ asidi) ve daha sonra da lipit taşıyan partiküllerle (lipoproteinlerle) birleşip taşınmak zorundadır. Araştırmacılar ve doktorlar faydalı bu yağ asitlerinin kolesterol ve trigliseritlerle taşındığını hiçbir zaman söylemezler
Kolesterol yüzünden zaten biz yetişkinlerin sinir hücrelerimizdeki myelinleri, sinaps bağlantılarımızı bozdular bari çocuklarımızın ki sağlam kalsın, bozulmasın…

Yaşlandıkça refleks, sinir sistemi, myelin ve sinapslar zayıflar, bence her insan kolesterol içeren besinler yemeli. Fakat şu anki (yağlı) korkularınız nedeniyle “hiçbir şekilde ben bunları yemem, çok yağlı deyip, çocuklarımıza da kolesterolden uzaklaştırmayın! Siz yemek istemiyorsun yemeyin, siz bilirsiniz: Fakat her gün mutlaka bir yumurta, birkaç ceviz ve fındığı çocuğunuzdan esirgemeyin…

Mevlüt Durmuş
29 Ekim Çarşamba
[1] http://www.takvim.com.tr/2008/10/16/pap134.html
[2] http://beslenmebulteni.com/besin/index.php?option=com_content&task=view&id=194&Itemid=73

28 Ekim 2008 Salı

Bilimin çılgın yanılgısı: Karaciğer fazla kolesterol üretir!..

Kolesterol
kanda yüksek görülebilir.
Fakat bu durum karaciğerinizin
çok fazla kolesterol ürettiğini
söylemek için yeterli
bilimsel verileri içermez.

Mevlüt Durmuş






Bilimin çılgın yanılgısı: Karaciğer fazla kolesterol üretir!...

“ Sizin karaciğeriniz fazla kolesterol yapıyor” sözlerini mutlaka bir şekilde duymuşsunuzdur. Gerçekten de birçok araştırmacı özellikle yaşla birlikte karaciğerde kolesterol sentez hızının artması nedeniyle çok kolesterol sentezlendiğini ve bu nedenle kanda kolesterolün yükseldiğine[1] inanmakta, bu yönde sayısız bilimsel yayınlar yapılmaktadır.
Temelleri başından beri yanlış olan kolesterol teorisinde bütün suçu 'karaciğere' ve ‘genlere’ doğru yönlendirmek, hastada bir durgunluk, hekimde ise hastaya karşı çok kısa vadeli bir kurtuluş ve rahatlamayı ifade eder.

Bu noktadan sonra insanlar üzerinde yüksek kolesterol konusunda bilimin eli kolu bağlı durumdaymış hissi uyanır. Kolesterolü yüksek olan insanlarda ister istemez: ‘Kolesterolü karaciğer yapıyormuş” veya "...genetik olarak yüksekmiş, doktor da fazla bir şey yapamayacak..." şeklinde düşünmek zorunda hisseder kendini, konunun üzerine daha fazla gidemez, soru soramaz.

Öyle ya iddialara göre karaciğer hücreleri fazla kolesterol üretip, kana veriyor kolesterolümüzde bu nedenle yükseliyormuş… Her ne kadar kanda tek parametrelik kolesterol yüksekliğine, birincil (doğuştan genetik) ve ikincil sebepler (dış faktörler, besin, ilaç vb) gibi süslü akademik yakıştırmalar yapılsa da, söz konusu yaklaşımlar düşünebilen ve araştıran bilim insanları için oldukça fazla paradokslar (ikilem) içerir.

Örneğin tek parametrede kanda kolesterolün ‘neden ve nasıl yükseldiği’ sorusuna genetik kolesterol yüksekliği faktörlerini de ilave edecek olursanız, kandaki kolesterol yüksekliğinin nedenini tam açıklayacak mantıklı, akılcı bir cevap bulamazsınız.

Kanımızda neden yükseliyor ki bu kolesterol?

Kolesterol yüksekliği konusunda cevap karşınıza iki şekilde çıkar.

Ya karaciğerimiz fazla üretim (sentez) yaptığı için suçlanır, ya da aileden gelen genetik kolesterol yüksekliğinden söz edilir. Çoğunlukla yaşla beraber zaman içinde ortaya çıkan kolesterol yüksekliklerinde her iki durum birden insanlara hastalık nedeni olarak verilmeye, anlatılmaya çalışılır.

Fakat sadece bizim bilim adamlarımızın değil, dünyaca ünlü bilim adamlarının gözden kaçırdığı, söylemekten çekindiği veya söylemeyi unuttuğu çok önemli şaşırtıcı bilimsel detaylar vardır.

İlk olarak, daha önce defalarca söylediğimiz gibi kanda tek başına lipit taşıyan partiküllerden (lipoprotein parçacıklarından) bağımsız olan tek bir kolesterol molekülü yoktur kanımızda, kolesterol ve farklı lipitler kanda lipoproteinlerle (HDL, VLDL, LDL vs) taşınırlar.

İkinci olarak dikkatlerden kaçan, her hangi bir organizma molekülünün özellikle kanda tek başına fazla miktarda olması, söz konusu molekülün her zaman fazla üretildiği (sentezlendiği) anlamına gelmez. Birçok bilim adamı ve araştırmacıların bizce kavrayamadığı, bizim anlatmaya çalıştığımız noktada tam burasıdır.

Tekrar açıklamaya çalışalım!

Çoğu zaman normal şartlarda kanda olması gereken fakat çeşitli nedenlerle (genetik-çevresel) kullanılmayan bazı moleküller, özellikle birikim nedeniyle kanımızda yüksek görünebilir. Fakat kanda görülen yüksek değer, söz konusu molekülün hücreler tarafından fazla üretildiği ve kana verildiği anlamını da asla taşımaz!

Örneğin diyabet (şeker) hastalarındaki durumu ele alın ve şeker yüksekliği üzerinde yeniden bir kez daha düşünün!

Kanda şekerin yüksekliğinin nedeni hücrelerin fazla şeker yapması mı, yoksa insülin hormonu düzeyindeki yetersizlik midir sizce?

Cevap biliniyor ve son derece basit: Pankreasın beta hücreleri (genetik ya da çevresel) zaman içinde insülin yapmakta zorlanır ya da yapmaz. İnsülin eksikliği de hücrelerin yaşamak ve enerji elde etmek için kullandığı kandaki şekerin hücrelere girişini engeller. Ve böylece insülin hormonu düzeyindeki yetersizlik nedeniyle kandaki şeker oranı yüksek olarak karşımıza çıkar.

Kandaki şekerimiz insülin hormonu olmadığı veya yetersiz olduğu için yükselmektedir, şeker hastalığının nedeni ilgili hücrelerin fazla şeker üretmesi (sentez) ya da kana çok fazla şeker vermesi değildir. Söz konusu hormonumuz (insülin) yetersiz kaldığında veya olmadığında hücreler kanda varolan şekeri ne yaparsa yapsın bir türlü kullanamaz, kanda şeker molekülleri mecburen birikir ve kanda şeker yüksek olur.

Kısaca yüksek şeker değerimiz, başka bir yönde (katabolik) insülin eksikliğini göstermektedir. Bu tip hastalara insülin verildiğinde durum tamamen normale döner, kandaki yüksek şeker hemen organizma hücrelerince kullanılmaya başlar ve kandaki şekerinizde böylece düşer…

Yani…

Yani, herhangi bir molekülün kandaki değerinin tek parametrede yüksek olması, söz konusu molekülün fazla üretildiğini söylemek için yeterli bilimsel bilgiyi içermez. Organizma tarafından kullanılması gereken fakat kullanılmayan moleküller kanda biriktiği için, şeker hastalığında olduğu gibi kanda çok yüksek değerler bulunabilir.

Kandaki şeker yüksekliği, başka bir açıdan organizma hücrelerinin şekerini kullanmadığı için yükseldiği anlamına gelir!

Hiperglisemi yani yüksek şekerin bir diğer adı işte bu nedenle insülin yetersizliğidir.

‘Kolesterol yüksekliği ile şeker yüksekliğinin ne alakası var’ demeyin, bilimsel alanda moleküllerin işleyişinde birçok benzerlikler vardır. Şeker metabolizmasının işleyişinde geçerli olan mantık, biraz farklılaşmış olsa da bize göre kolesterol metabolizmasıyla hemen hemen aynı sistemi içerir.

Birkaç dostum hariç şimdilik çok fazla kabul görmeyen düşüncelerimize göre şeker yüksekliği-insülin yetersizliğinde örneklendirmeye çalıştığımız bu paradoksal durum, genetik ve çevresel kolesterol yüksekliği içinde geçerli olmak zorundadır.
Kanda tek parametredeki kolesterol yüksekliğine sadece tanım olarak genetik kolesterol yüksekliği adını vermekte elbette teknik olarak bir sakınca yok!

Sakıncalı olan durum ise çok farklı ve gözlerden kaçıyor!

Birçok araştırmacı genetik kolesterol yüksekliğinde, kanda tek parametrede kolesterol yüksekliğe bakıp, bazı doku ve organların gereğinden fazla kolesterol yaptığı (sentezlediği) düşüncesini ortaya koyuyor ki, bizce bu bilimsel açıdan tamamen saçmalık.

Her şeyden önce temel Biyokimya ve organizma dinamiklerine ters. Örneğin karaciğer günümüz tıp anlayışında, fazla kolesterol sentezlediği düşüncesi nedeniyle, büyük bir ittifakla cinayet derecesinde sabıkalıdır. Karaciğerin kana çok fazla kolesterol verdiği iddia edilir. Önüne gelen her araştırmacı, her doktor, karaciğerin fazla kolesterol yaptığını, fazla kolesterol ürettiğini söyler durur…

Acaba doğru mu?

Emin misiniz?

Karaciğer fazla kolesterol ürettiği için mi kolesterol tek parametrede yüksektir?

Kandaki tek parametredeki kolesterol yüksekliği, aşırı kolesterol üretimiyle değil de başka nedenlerle ortaya çıkmış olamaz mı?

Bir kez daha birlikte düşünelim isterseniz!..

----------------------------------

Bütün metabolizma olaylarında olduğu gibi, kolesterol ve lipoprotein metabolizmasının da genel olarak iki temeli vardır; anabolizma (yapım) ve katabolizma (yıkım). Bu ayaklardan herhangi birindeki aksaklık organizmadaki çeşitli sorunlar ve hastalıkların da gerçek temelini oluşturur. Canlının varolmasını sağlayan metabolizmadaki bu iki olgu (yapım-yıkım) sürekli birbirinin tamamlayıcısı olurlar ve yaşam böylece devam eder. Moleküllerde meydana gelen yapım (anabolizma) ve yıkım (katabolizma) sorun ve hatalarında ise sistemin bütünü zarar görür ve canlı mutlaka sonunda yaşamını kaybeder.

Soru şu: Lipoprotein ve kolesterol metabolizmasında sorun hücresel yapımdan (anabolizmadan) mı, yoksa hücresel yıkımdan (katabolizmadan mı) mı kaynaklanıyor dersiniz?

Biraz dikkatli bakacak olursanız genetik kolesterol yükseklikleri (ailesel kolesterol yükseklikleri) bu konuda oldukça iyi fikirler verebilir.

Genetik kolesterol yüksekliği ile ilişkili olarak, kolesterol yüksekliğine neden gösterilen genlerin sayısı çok fazla olmakla birlikte karşınıza en sık olarak taşıyıcı protein B–100 (apo B–100) de çeşitli mutasyonları veya karaciğer ve farklı hücrelerde lipoprotein alıcısı olarak bilinen LDL reseptörleri (LDL-R) ve mutasyonları gösterilir.



ŞEKİL 1. LDL PARTİKÜLLERİ VE LDL-reseptörleri İLİŞKİSİ: LDL partikülündeki apo B–100 de veya LDL reseptörlerindeki genetik ya da çevresel hatalar, kanda zorunlu olarak partikül birikimine yol açarlar. Partiküller hücre içine alınamaz ve kullanılamazlar.



Anlayacağınız çoğunlukla (aslında daha çok gen var) genetik yüksek kolesterolün nedeni söz konusu genlerle ilişkilendirilmiştir. Konuya yabancı okuyucular için, çoğu bilim adamları tarafından kabul edilen biyokimya kitaplarına girmiş genetik kolesterol yüksekliğinden[2] ikisini, örnek olması açısından biraz da olsa anlatalım.İlk olarak Apo B–100 bozukluğu veya mutasyonları ele alalım, söz konusu taşıyıcı protein birçok lipoprotein partikülünde (VLDL, IDL ve LDL) bulunmak zorundadır. Karaciğer kökenli lipitleri kanda taşımakta görevlidir, apo B–100 yoksa partiküller salınmaz ve kısa zaman içinde ölürsünüz (abetalipoproteinemi). Lipitleri taşıyan (özellikle LDL) apo B–100 adındaki taşıyıcı protein oluşumunda ortaya çıkan genetik bozukluk ve apo B–100 proteininde ortaya çıkan çok çeşitli aminoasit değişimleri taşıyıcı proteinin yapısını bozar. Fakat söz konusu taşıyıcı protein apo B–100 deki amino asit değişimleri lipit taşıyan partiküllerin kana salınmasına engel değildir. Kötü olarak LDL partiküllerini kandan uzaklaştırmak zorunda olan, partikül toplayıcısı, alıcısı durumundaki LDL reseptörleri, genetik bozukluk nedeniyle apoB–100 proteinini tanıyamaz ve hücre içine almaz, hücreler LDL partikülünü bu nedenle alamazlar. Böylece kanda varolan LDL partikülleri kandan uzaklaştırılamaz. Kanımızda birim alanda LDL partikül sayısı (ve doğal olarak kolesterol) ve miktarı üretim sürekli devam ettiği için artar. LDL ve LDL partikülüne ait bütün bileşenler (trigliserit, kolesterol vs) tek parametrede yüksek olarak görülür[3].

Söz konusu genetik ilişkilerini doğru kabul ederseniz, birincil sorun aşırı kolesterol yapımıyla ilgili değil, tam tersine LDL yıkımıyla, LDL partiküllerinin kandan uzaklaştırılmasıyla ilgilidir (katabolik sorun).Kanda kolesterol yüksekliğine ikinci olarak LDL reseptör mutasyon/bozuklukları gösterilir. Sıklıkla kolesterol-genetik ilişkisinde LDL lipoproteinlerini kandan uzaklaştırmakla görevli, hücrelerimizde bulunan LDL reseptörlerinin (alıcılarının) genetik bozukluğundan veya genetik mutasyonundan söz edilir. Partikülleri kandan uzaklaştırmakla görevli olan LDL reseptörleri bozulmuştur. Bu nedende kanda bulunan LDL partikülleri hücre içine alınamazlar. Söz konusu zararlı olarak gösterilen LDL partiküllerini, partikül alıcısı-kullanıcısı konumundaki reseptörlerimiz tanıyamaz ve LDL partikülleri kandan uzaklaştırılamaz. Kandan uzaklaştırılamayan LDL partikülleri yine birim alanda çoğalır ve tek parametrede ölçmek istediğiniz kolesterol veya trigliserit gibi değerlerde yüksek çıkar[4] (katabolik sorun).Umarım dikkatinizi çekmiştir, çünkü bilim adamları ve araştırmacılar bu çok önemli noktayı özellikle bilerek ya da bilmeden gözden kaçırılıyor. Kanda tek parametrede yüksek olan kolesterol ve trigliserit gibi değerler, söz konusu bütün dünyada kabul gören genetik yaklaşımlara göre aslında partikül yoğunluğunun, birim alanda çoğalmasına bağlı olarak artıyor.

Biliyorum konuya yabancı olan okuyucular için anlaması ve kavraması biraz zor.

İsterseniz durumu daha iyi kavramak için bir zamanlar hiç sevmediğimiz havuz problemlerini hatırlayın. Bir tarafta sürekli lipoprotein ve kolesterol havuzunu dolduran musluklar, diğer tarafta söz konusu havuzu boşaltan musluklar var. Aynı zamanda havuzunuzu boşaltan musluklarınızı da bahçenizdeki yeşillikleri ve ağaçları sulamak için kullanıyorsunuz. Havuzu dolduran musluklarınız normal şekilde çalışıyor. Fakat havuzu boşaltan musluklarda bir bozukluk bir sorun varsa musluklar bir şekilde tıkandıysa ne olur? Elbette havuz dolar ve taşar, fakat ağaçlarınız, çiçekleriniz sulanmaz ve ölürler!

Bütün bunları görmeden nasıl olurda siz havuzu dolduran muslukların akış hızının çok arttığını söyleyebilirsiniz, bilim mantığı, felsefesi nerede kaldı! Bırakın felsefeyi, mantığı bir kenara, bir zamanlar çözmüş olduğumuz havuz problemlerine bari haksızlık etmeyin!..

Daha net bir şekilde açıklamak gerekirse, hücrelerde genlere bağlı olarak (bizim düşüncemize göre) aşırı bir kolesterol üretimi ya da lipoprotein partikül üretimi zaten yok, fakat genetik ya da çevresel nedenlerle kanda kullanılmayan partiküllerin ve partikül içeriklerinin kanda aşırı miktarda birikimi, birikim (göreceli) yüksek olan kolesterol var. Kanda bu şekilde kullanılmayan partikülleri temizleyen LDL-foresis denilen bir cihaz bile var. Yani genetik kolesterol yüksekliklerinde kandaki kullanılmayan partikülleri temizleyince, kolesterolünüz otomatik olarak düşüyor, normal değerlere geliyor zaten[5]. Fakat bu durum metabolizma sorunları çözüyor mu derseniz, benim cevabım çok açık ve net hayır olacaktır. Benzer şekilde günümüzdeki kolesterol düşürücü ilaçlar (Statinler) konusunun da bize göre çözüm olmadığını açıkça söylemeliyim.

Nedeni son derece basit: lipoprotein metabolizmasının katabolik bölgesi (LDL reseptörleri, apo B–100 vs) sorunlu. Kolesterol-steroid sentezini durdurmaya çalışmak, bilim adına saçmalamaktan başka bir şey olamaz!

-----------------

Bundan sonra ise, bazılarına çılgınca gelen bizim düşüncelerimiz başlıyor.

Kanda partikül birikimine neden olacak başka problem var mı?

Elbette var!

Bizce, az önce söylemeye çalıştığımız katabolik (yıkımla) sorunlar yanında anabolik (yapımla) ilgili sorunlar da var. Yapımla ilgili sorunlar genel olarak lipitlerin tümünü kapsıyor. Ve bu sorunlar da tıpkı genetik faktörler gibi partiküllerin kanda birikmesini sağlayarak, kolesterol düzeyini de genetik kolesterolde olduğu gibi yüksek gösteriyor!

Küçülen partiküllerimiz var[6].

Partikülün lipit bölümleri yani çeşitli yağ asitleri ve kolesterol gibi bazı bileşenleri lipoprotein yapımı sırasında eksik kalıyor ve partiküllerimiz küçülüyor, kana geçiyorlar fakat hücreler tarafından kullanılmıyor, kanda birikiyorlar…

Bir partikül oluşumu sırasında normal boyutlarına ulaşamaz, eksik bileşenler nedeniyle küçülürse ne olur?

LDL partikülleriniz, LDL reseptörlerince (alıcıları) tanınmaz tabii ki…

Örneğin küçük yani small LDL partikülleri de LDL reseptörlerince tanınmıyor, partiküller kanda birikiyor ve tek parametrede kolesterol düzeyi bu nedenle yüksek[7] olabiliyor!

Peki, partiküller neden küçülür ve nasıl büyütülür sizce?

Tek parametrede yüksek trigliserit (3 yağ asiti) düzeyinin çeşitli yağ asitleri (?) tarafından neden düştüğünü ve normale geldiğini sanıyorsunuz? Yani yüksek trigliserit düzeyini, yağ asitleriyle normale getiriyorsunuz. Bazı yağ asitleriyle mesela omega3 ile yüksek trigliserit düzeyi[8] başka nasıl normal hale gelebilir ki. Bütün yağ asitleri partiküllerle trigliserit veya kolesterol esterleri oluşturuyorsa[9] ve bunlarda LDL partikül yapısını meydana getiriyorsa, partiküller büyüyor demektir.

Kandaki kolesterol ya da trigliserit gibi yüksek değerlerden, günümüz araştırmacı ve doktorlarının anladığı şeylerden çok farklı sonuçlar çıkartabiliriz:

1) Yüksek kolesterol ve/veya trigliserit değerleri genel anlamda, hangi gerekçeye olursa olsun (genetik ya da besinsel) kanda kullanılmayan partiküllerin çoğaldığını işaret eder ve gösterir, aslında bu bir şanstır. Yüksek kolesterol ve trigliserit düzeyi olmadan da, partiküller küçülebilirler fakat birim alanda partikül sayısı artmaz (kolesterol düşük ya da normal olur),
2) Kan kolesterol ya da trigliserit yüksekliğine rağmen, organizmanın kolesterol (steroid) ve trigliserit gibi yağ ihtiyaçları, partikül küçülmesine bağlı birikim nedeniyle karşılanmamaktadır. Östrojen, testosteron ve yağ asitleri eksiklikleri, erken menopoz, yaşlanma vb burada sayılamayacak birçok hastalıkta bu faktör geçerlidir.
3) Yağ alımıyla partikül yapıları düzenlenebilir ve küçülmüş partiküller normalleşebilir. Çeşitli 0mega3 gibi temel yağların yanı sıra, zamanla sentezi genetik nedenlerle azalmış çeşitli yağ asitleri olabilir,
4) Aslında her türlü steroid yapıların (bitkisel steroid, hormon tedavisi, testosteron, östrojen vs) kolesterol düzeyini düşürme nedeni partikül yapılarının normalleşmesiyle ilişkilidir,
5) Kanda birikmek zorunda kalan, eksik bileşenli, küçülmüş (small) ve kullanılmayan (LDL) partiküller, savunma hücreleri (makrofajlar) tarafından mutlaka kandan uzaklaştırılmak zorundadır, yoksa damar sertliği veya damar kireçlenmesi (ateroskleroz) kaçınılmaz[10] bir zorunluluktur.

Bu durum genel anlamda, henüz bilimsel açıdan kabul görmese de bütün dünyada artık değişmek, değiştirilmek üzeredir. Biz yine gerilerde kalacağız. Ne kadar kabul görür elbette bilinmez fakat Arteriosclerosis, Thrombosis, and Vascular Biology ‘de Michael H. Davidson bu konuda bir yazı yazdı bile[11], gerçi konu çeşitli steroid hormonların partikül yapısını nasıl etkilediği, küçük olan partikül yapısını nasıl (büyüttüğü) konusuydu ama artık küçük partiküllerin normalleşmesi yolunda steroidlerin önemi biliniyor. Kötü olarak tanımlanan LDL partikül yapısının fiziksel (küçük, büyük vs) özelliklerinin daha çarpıcı sonuçlar ortaya çıkardığı yavaş yavaş bilim dünyasında görülmeye başladı[12].

Böylelikle aslına bakarsanız kandaki düşüklüğü yaşlanma, ölüm ve kalp hastalıkları için risk sayılan[13] çeşitli steroid hormonların ve günümüzde moda olan hormon tedavilerinin (testosteron ve östrojen) bazen (!) neden ve nasıl faydalı olduğu da biraz açıklandı sayılır. Dahası var, steroid hormonların (ve bitkisel steroidlerin) kan kolesterol düzeylerini tek parametre nasıl düşürdüğü de böylece daha iyi anlaşılır konuma geldi.

Aslında 2003 yılından günümüze kadar ben ve bazı dostlarımın[14] iddia ettiği gibi bizce doğru olan da zaten buydu. Kanda genetik ya da çevresel partikül birikimi ve partikül (LDL) yapısındaki fiziksel eksiklikler ve küçülmelerin nedeni anlaşılmadan bu sorunu bilimsel olarak çözmek bizce zaten mümkün değildi[15] . Bir şekilde küçülmüş olan partikülü yapısını büyütmek, normalleştirme gerekiyordu bu yüzden paradoksal bir şekilde birçok yağlı besin kolesterol düzeyini düşürebiliyordu…

İşte birçok araştırmacı ve konunun uzmanlarının bizim bütün çabalarımıza rağmen görmediği-görmek istemediği de aslında bu!

Kanda kullanılmayan lipoprotein artışına bağlı, kolesterol yüksekliği doğru! Fakat hücrelerin aşırı miktarda kolesterol sentezlediği düşüncesi tamamen yanlış…

Karaciğer ise bu konuda tamamen masum…

Fazla kolesterol sentezi bir yana, zavallı karaciğerimiz bileşenleri eksik (yağ asitleri, kolesterol vs) olan lipoproteinler (small LDL) üretiyor…

Kanda aşırı lipoprotein partikülü birikiminden kaynaklanan bu durum, hücrelerin sentez aşamasında fazla kolesterol üretildiğini hiçbir zaman gösteremez!

Kolesterolünüz (göreceli) kanda yüksek olmasına rağmen, steroid hormonlarınız hızla azalır ve yaşlanma hızlanır, çünkü kanda kolesterol yüksek olsa da kullanılamaz! Sizlerde ‘kan kolesterol düzeyi yükseldikçe, hormon düzeyi azalıyor’ diye eğlenceli akademik yayınlar yaparsınız!

Hangi genetik veya çevresel kolesterol yüksekliği ile ilgili teoriyi ele alırsanız alın, tıpkı şeker hastalığında olduğu gibi, genetik açıdan lipoproteinlerin katabolizmasında (yıkımında) sorun var, hücreler o ya da bu nedenle oluşturulan partikülleri kullanamıyorlar!

Panik yapmayın, sakin olun ve üzülmeyin.

Unutmayın, organizmada yaşla birlikte bütün doku ve organlarda kolesterol-steroid yapım oranları azalırken karaciğer organizmadaki bu gelişmenin dışında kalamaz!

Organizma bir bütündür. Organizmamız “diğer organlar az yapıyor ama sen kolesterol-steroid üretimini artır” deyip, karaciğerin kolesterol-steroid üretimine torpil yapamaz.

İşte günümüzün en çılgın yanılgısı!..

Biz karaciğerde fazla kolesterol üretimi olmaz ve olamaz diyoruz!

Bazı araştırmacılar ise karaciğer fazla kolesterol ürettiği için, kanda kolesterol yüksek olur diyor ve size bol bol ilaç (Statin) veriyorlar…

Sizce kim haklı…




Mevlüt Durmuş
Biyolog

25 Ekim 2008

KAYNAK VE DİPNOTLAR
[1] Valentina Pallottini et al (2004). Mechanisms underlying the impaired regulation of 3-hydroxy-3-methylglutaryl coenzyme A reductase in aged rat liver. Mechanisms of Ageing and Development. Volume 125, Issue 9, September 2004, Pages 633-639

[2] ‘Genetik kolesterol yüksekliği üzerinde şüpheler’ yazısında bu konudaki görüşlerimizi daha önce 3 bölüm halinde açıklamıştık.
[3] Jan Borén et al (2001). The Molecular Mechanism for the Genetic Disorder Familial Defective Apolipoprotein B100. J. Biol. Chem., Vol. 276, Issue 12, 9214-9218, March 23, 2001. (http://www.jbc.org/cgi/content/full/276/12/9214)
[4] S. Bertolini et al (1999). Analysis of LDL Receptor Gene Mutations in Italian Patients With Homozygous Familial Hypercholesterolemia. Arteriosclerosis, Thrombosis, and Vascular Biology. 1999;19:408-418. (http://atvb.ahajournals.org/cgi/content/full/19/2/408)

[5] Cyrille Maugeais et al (2001). Effect of Low-Density Lipoprotein Apheresis on Kinetics of Apolipoprotein B in Heterozygous Familial Hypercholesterolemia. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism Vol. 86, No. 4 1679-1686

[6] Benoit J. Arsenault et al (2007). Cholesterol levels in small LDL particles predict the risk of coronary heart disease in the EPIC-Norfolk prospective population study. European Heart Journal 2007 28(22):2770-2777.

[7] Benoit Lamarche et al.(1998), Fasting insulin and apolipoprotein B levels and low-density lipoprotein particle size as risk factors for ischemic heart disease. JAMA.1998;279:1955-1961

[8] Emilio Ros, MD et al (2004). A Walnut Diet Improves Endothelial Function in Hypercholesterolemic Subjects. Circulation. 2004;109:1609-1614. http://circ.ahajournals.org/cgi/content/abstract/109/13/1609

[9] http://beslenmebulteni.com/besin/index.php?option=com_content&task=view&id=190&Itemid=73
[10] http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=75664
[11] Michael H. Davidson (2008). Is LDL-C Passed Its Prime? The Emerging Role of Non-HDL, LDL-P, and ApoB in CHD Risk Assessment. Arteriosclerosis, Thrombosis, and Vascular Biology. 2008;28:1582. http://atvb.ahajournals.org/cgi/content/full/28/9/1582

[12] Judith Hsia et al (2008). Lipoprotein Particle Concentrations May Explain the Absence of Coronary Protection in the Women’s Health Initiative Hormone Trials. Arteriosclerosis, Thrombosis, and Vascular Biology. 2008;28:1666.

[13] Gail A. Laughlin et al (2007). Low Serum Testosterone and Mortality in Older Men. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism Vol. 93, No. 1 68-75. http://jcem.endojournals.org/cgi/content/abstract/93/1/68+

[14] BKZ. http://www.beslenmebulteni.com/ Prof. Dr Ahmet Aydın

[15] Kolesterol ve genetik konusunda daha önce de blogumuzda yazmıştık yeni gelişmeleri de ilave etmek için konu yeniden ele alınmıştır. Daha geniş bilgi için ‘yüksek kolesterol ve genetik üzerindeki süpheler’ yazısının 2 ve 3 bölümlerini okuyabilirsiniz.

2 Ekim 2008 Perşembe

KOENZİM Q10 GERÇEĞİ VE KOLESTEROL İLAÇLARI (STATİNLER)




KOENZİM Q10 GERÇEĞİ
VE KOLESTEROL İLAÇLARI (STATİNLER)




Nobel ödülü kimya dalında 1978 yılında Peter Mitchell’e verilmişti. Çünkü P. Mitchell ‘Q döngüsü’ nü, yani koenzim Q10, kolesterol sentezi ve mitokondri ile ilişkisini çok açık bir şekilde göstermişti.

Kısaca canlılarda, bütün hayvanlar ve bitkilerde az ya da çok koenzim Q10 (Ubikinon) mutlaka bulunur. Koenzim Q10’yu elbette besin olarak da alabilirsiniz. Balıklar, özellikle kırmızı ette, yumurtada bol bulunur. Besin olarak bitkilerden de alınabilir; susam tohumu, brokoli ve karnabahar, portakal, çilek gibi pek çok yiyecekte ve çeşitli bitkilerde de bol miktarda vardır.

Ve yaşam için vazgeçilmezdir.

Günümüzde koenzim Q10’e ait çok şey biliniyor sayılır. Sağda solda yazılanlara bir göz attığınızda veya konuşulanları dikkatle dinlediğinizde kulağınıza gelenler hiçte küçümsenecek bilgiler değildir:

—Biliyor musunuz, çeşitli kalp hastalıkları ve damar sertliği[1] olan insanlarda koenzim Q10 düzeyi çok düşük oluyormuş!

—Yaşlılarda koenzim Q10 özellikle gerekliymiş, bu molekül aynı zamanda iskelet kasları için son derece önemliymiş, iskelet kaslarının güçlenmesine yardımcı oluyor, hücrede oluşan bazı önemli moleküllerin oksitlenmesini de bu molekül önlüyormuş[2]!...

—Unutmadan, bazı kanser türlerinde[3] (örneğin deri kanseri) koenzim Q10 düzeyi düşüyormuş, bu nedenle belli bir yaştan sonra koenzim Q10 almak çok faydalıymış!...

—Koenzim Q10 son derece antioksidan (oksitlenmeyi önleyici) olduğu için ve hücresel yaşlanmaya[4] karşı etkili bir molekülmüş, yaşlanmayı geciktiriyormuş. Anti-aging için birebirmiş!

—Beyin fonksiyonlarının kaybedilmemesi için yaşlılarda koenzim Q10 son derece koruyucu nitelikte ve bazı beyinle ilgili rahatsızlarda koruyucu fonksiyon[5] taşıyor, üstelik beyin hücrelerinde zararlı bazı maddelerin oluşumunu da engelliyormuş!

—Koenzim Q10, riboflavin ve B3 vitamini (niasin), bozuk DNA onarımlarında önemli rol oynuyormuş[6]. Kanser dâhil birçok hastalıkta, bu maddelerin DNA onarımı ile ilgili enzimleri etkin hale getirdiği düşünülüyormuş.

Yaşlanmaya karşı direnç, miyopati, kalple ilgili birçok rahatsızlık, hipertansiyon, kas hastalıkları ve kas zayıflığı, diş eti hastalıkları, kolesterol düşürme, kanser, göğüs kanseri türleri, hafıza yetersizliği, çeşitli nörolojik ve psikolojik hastalıklar, cinsel fonksiyon bozuklukları, böbrek hastalıkları, kilo kontrolü[7]. Koenzim Q 10 ile birçok hastalıkla ilişkilendirilmeye devam ediliyor.

Uzun lafın kısası, koenzim Q10 (Co Q10) adı verilen vitamin benzeri bu molekülümüzün faydalarını artık çoğumuz az ya da çok biliyoruz. Koenzim Q10 ile bir şekilde ilişkilendirilmeyen hastalık, rahatsızlık hemen hemen yok gibi.

Özetle, koenzim Q10 gerçektende birçok hastalıkta, hastalığa karşı direnç kazanabilmek için gerçekten çok önemli.

Asıl sorulması gereken soru şu olmalı: Peki bu molekül neden hayati derecede önemli?

Bu durumun temel nedeni, söz konusu molekülün hücresel enerji akışı ve enerji üretimi ile birinci dereceden ilişkili olmasından kaynaklanıyor. Teknik olarak söylemek gerekirse moleküllere elektron taşıyor (ETS), mitokondrinin enerji üretimine (ATP[8]) katkı sağlıyor, ATP’den enerji elde edilmesine yardımcı oluyor, okside olan molekülleri yakalıyor ve oksidasyonu önlüyor!










Şekil 1. a) Mitokondri b)Enerji üretiminde (kırmızı) koenzim Q10'nun yeri c) Koenzim O10 molekül yapısı

Dahası birçok hastalık söz konusu molekülün yetersizliği veya işlevsizliğinin sonucu olarak ortaya çıkıyor gibi görünüyor. Burada bazı organizma molekülleri ve koenzim Q10 ile ilgili temel anlaşmazlık ‘tavuk mu yumurtadan, yoksa yumurta mı tavuktan çıkar’ kavgasına benzer. Yani hastalıklar nedeniyle mi koenzim Q10 azalıyor, yoksa koenzim Q10 azaldığı için mi insanlar hastalanıyor?

Bu temel tartışmanın sonucu ne olursa olsun, insanlarda koenzim Q10 düzeyinin doku ve organ düzeyinde zaman içinde azaldığı gerçeğini hiçbir şey değiştiremez. Bu nedenle koenzim Q10 düzeyi organ, doku ve hücre bazında normal hale getirilmelidir.

Gerçektende hangi gerekçeyle olursa olsun, organizmaya ait doku ve organ hücreler istenilen düzeyde enerji üretemezse, zamanla tüm organların işlevini kaybetmesi sonucu kaçınılmaz hale gelir. Ve son aşamada organizma da işlevini kaybeder ve ölür. Çünkü bir organizmanın varolmasında ve işleyişinde nihai amaç enerjinin (ATP) sürekliliği ve devamı esasına dayanır. Organizma içindeki enerji üretim veya tüketimindeki sorunlar, zaman içinde hücrede başlar ve organizmada mutlaka ölümle sonlanır.


Şayet hücresel enerji akışında ve üretiminde (ATP üretiminde veya tüketiminde) bazı tersliklerin ve olumsuzlukların ortaya çıktığını varsayacak olursanız, bu durumun doku ve organları kaçınılmaz olarak etkilediği sonucu kendiliğinden daha da iyi anlaşılır hale gelir.

Hani benzetme yapacak olursak, günlük hayatımızdaki evde kullandığımız elektrik enerjisinin rolü neyse Koenzim Q10’in rolü de hücresel açıdan aynı anlamı taşır.

Fakat koenzim Q10 molekülünün önemi daha iyi anlamak için öncelikle molekülün ilişkili olduğu hücre bölümünü (organelini) biraz tanımak zorundayız. Çünkü mitokondriyi tanıyamazsak, koenzim Q10’ün önemini de yeterince anlayamayız.

Enerji işinin (enerji santralı) genel anlamda sorumluluğu hayvansal organizmalarda mitokondri adı verilen hücresel bir elemanın denetimindedir.

Hücresel açıdan işin ilginç ve tarafı hücrenin enerji üretimi hücreden bağımsız da sayılabilir; çünkü söz konusu enerji üretimi yapan mitokondrilerin kendine özel DNA’ları vardır, bu mitokondrinin enerji üretimindeki çok özel bir durumu gösterir. Daha da önemlisi hayvansal organizmalarda yaşlanma veya yaşlılık olarak karşımıza çıkan olgunun büyük bir bölümü mitokondri adı verilen enerji santralarımızın düzgün çalışmasıyla ilişkili olmasından kaynaklanır. Bu nedenle mitokondriyi hesaba katmayan yaşlanma teorilerinin çoğu nedense bana çok saçma gelir. Gerçekte bütün gerontolojik araştırmalarda ‘mitokondri’ faktörü mutlaka ele alınır.


Çünkü çok yıllık bitkilerde (ağaçlarda) enerji üretiminden (ve depolanmasından) sorumlu, yani bir anlamda mitokondrinin karşılığı olan kloroplastlarları olan bitkilerde, yaşlanma olgusunun gerçekleşmesi büyük oranda (ışık, su, hava ve toprak kalitesi gibi) dış faktörlere bağımlıdır. Bu söz konusu faktörlerdeki düzensizlikler, özellikle çok yıllık bitkilerde yaşlanmayı beraberinde getirir (?).


Yani mitokondri faaliyetleri, mitokondriyi etkileyen iç ve dış faktörlerin düzenlenmesi yaşlanma olgusuyla her anlamda ilişkili olmak zorundadır.


İşte bu nedenle mitokondri adı verilen hücrelerimizde bulunan enerji santralleri ve santrallerimizi etkileyen faktörler düşündüğünüzden çok daha ötede, ölüm-kalım derecesinde önemlidir. Biyoloji, biyokimya ve tıp kitaplarında mitokondri kökenli hastalıklar, mitokondri DNA’larındaki çeşitli mutasyonlar ayrıca incelenir. Hücresel enerji iç ve dış faktörler nedeniyle hatalı gerçekleşiyorsa ise, moleküller sadece okside formunda kalıyorsa, bu durumun organizmaya yansıması da kaçınılmazdır. Mitokondri yoksa yaşanmaz demeye gerek yok, zaten biliyorsunuz…

Bu nedenle biz memeli canlıların yaşlanma sorunu sadece hücre çekirdeği ve DNA’larıyla ile ilişkili değildir, yaşlanmayı sadece hücre çekirdeği genleri ve DNA’larıyla özdeşleştirmek, mitokondri DNA’larını ve işlevini görmemek aptallık olur. Yaşlanma sorunu hücresel enerji santrallerimiz olan mitokondrinin ve mitokondri DNA larıyla da ilişkili olmak zorundadır. Mitokondri, hücre çekirdeğindeki genlerden farklı ve bağımsız olarak çalışan genleri de kendi içinde barındırır. Bu tıpkı hücre çekirdeğinde olduğu gibi, mitokondrinin de tıpkı hücre çekirdeği genleri gibi (en az 37 adet) protein ya da enzim sentezlediğini göstermek için yeterlidir. Mitokondri DNA’larıyla sentezlenen protein ya da enzimlerin yarısından fazlası, elektron ve hidrojen aktarımıyla, hidrojen ve oksijen içerikli moleküllerin birbirleriyle bağlanmasıyla, ATP yapım ve yıkımıyla ilgili olan molekülleri içerir.

Hani size sanki ‘sihirli’ bir sözcük gibi söyleyip duruyorlar ya, antioksidan alın, hücrede oksidatif hasar oluyor filan diye, oksidatif hasarı engellemekte koenzim Q10 ve mitokondrinin görevi…

Yani okside, oksidasyon, antioksidan, redoks, redüksiyon gibi karmaşık kimyasal kelimelerini duyacak olursanız mutlaka mitokondriyi ve koenzim Q10’i hatırlamak zorundasınız. Elbette hücresel enerji sağlamakla görevli mitokondrilerimizin düzgün çalışmasını etkileyen birçok vitamin (vitamin B2, B6, B12, C, folik asid, niasinamid, pantotenik asid), farklı mineraller gibi iç ve dış faktör var!

Koenzim Q10’da bu faktörlerden sadece birisi!...

Fakat bize göre belki de en önemlisi…

Çünkü aklınıza gelen ve gelmeyen birçok molekülün okside olmasını engellemek (bazı moleküllerle birlikte, örneğin vitamin E ile birlikte) koenzim Q10 adlı molekülün görevi. Bu molekülün yokluğunda hücrede oluşan moleküller, eksik elektron yapılarıyla yola çıkıyorlar yani günümüzün moda deyimiyle okside oluyorlar. Böylece başka moleküllerle olası birliktelikleri (birleşmeleri) de zarar görüyor; çünkü okside bir molekülün birleştiği molekülde okside durumda geçiyor. Böylece birleşmeler tam gerçekleşmiyor ya da tüm bileşik okside formunda kalabiliyor ve organizmada hiçbir işe yaramıyor ve birikiyor!

Ve yaşlandıkça organ, doku ve hücre bazında koenzim Q10 miktarı azalıyor!...

Hem de sürekli, artan bir hızla…

Bu yüzden kalp yetmezliği[9], damar sertliği ve kalp zayıflığı olanlara dışardan besinle verilen koenzimQ10 haklı olarak bazı insanlara oldukça iyi geliyor!

Araştırma yapmak için konu bulmakta zorlanan araştırmacılara basit bir öneri…

Şayet bilimsel yayınlarda şu ana kadar koenzim Q10 ile ilişkilendirilmemiş her hangi bir hastalık, rahatsızlık varsa hemen bu konuda çalışmaya başlasınlar mutlaka istatistiksel açıdan (negatif ya da pozitif anlamda) son derece anlamlı sonuçlara ulaşacaklardır.

Bu bir öngörü ya da falcılık değil tam tersine hücre, mitokondri ve koenzim Q10 ilişkisini bilenler için oldukça basit bir gerçekliktir, bu temel gerçekliğin ödülü Kimya Dalında Nobel ödülü olarak 1978 de Peter Mitchell’e verilmişti. Bu gerçeklikle çeşitli hastalıklar arasında istediğiniz her hastalıkla anlamlı ilişkiler kurabilir, amaç sadece akademik yayın yapmaksa, koenzim Q10 daha konusunda yüzlerce akademik yayın yapabilirsiniz.

Elbette doktorunuza koenzim Q10’u sorduğunuzda, elbette besin ya da hazır tabletler yoluyla koenzim Q10 alınabileceği söylenebilir!

Bu da bir yol…

Çoğu insanın bilmediği ve mutlaka söylenmesi gereken şeyler var.

Bu önemli molekülün hücre içinde kolesterol yapımı (sentezi) sırasında ortaya çıkıyor olduğunu bilmek!...

Unutmayın: Koenzim Q10 sadece ve sadece kolesterol molekülü yapılırken (sentezlenirken) ortaya çıkar. Yani aslında vücudumuz bu molekülü kendi üretmek zorundadır.

Koenzim Q10 vücutta oluşumu için kolesterol sentez yolundan başka, bilinen (farnesilpirofosfat), hiç bir yol yok!


















Şekil 2. Koenzim Q10 kolesterol sentezi sırasında elde edilen bir moleküldür.


‘Peki ya, bu durumu bile bile, koenzim Q10 molekülünün oluşumu için gerekli yol olan, kolesterol yapım yolunu ilaçlarla engellersek[10] mitokondrilerde enerji üretimi (ATP) azalmaz mı, okside moleküller artmaz mı?’ sorusunun cevabını artık biliyorsunuz. Evet, kaçınılmaz olarak hücresel enerji (ATP) hücre, doku ve organ düzeyinde mutlaka azalır, azalmalı!
Bu durumun tersini yani koenzim Q10 ve Statin ilaçlarının ilişkisi de kasların çok fazla etkilenmediğini, koenzim Q10 düzey ve ATP ilişkisinin, Statin türü ilaçlardan bağımsız olduğunu iddia eden araştırmacılar da elbette var. Onların düşüncelerine göre bu ilaçlar mitokondri faaliyetleri ve kaslarımızı etkilemiyor olabilirmiş (kanser, miyopati, ALS vb hastalıklar bu ilaçlarla bağlantılı olmayabilirmiş), söz konusu koenzim Q10 ve statinler ilişki aslında çok açık[11] değilmiş vs vs!

Komik! Gerçekten de çok komik!...

Bazı araştırmacılar kolesterol sentezi sırasında ortaya çıkan farklı organizma moleküllerini unuttukları için, iddialarının ne kadar komik olduğunun hala farkında değiller sanırım…

Kolesterol yapımı (sentezi) engellenirse, koenzim Q10 azalır ve mitokondrilerde enerji (ATP) dengesiz duruma gelir, okside moleküllerimizde sürekli artar!

Her hücre, doku ve organımızın enerjiye ve okside olmayan moleküllere ihtiyacı vardır.


Kolesterol yapımını engelleyen çeşitli ilaçlar, kalp yetmezliği (heart failure) konusu tam anlamıyla komedi hala tartışıyorlar[12]: Bu ilaçların kalp kaslarına iyi geldiği bile iddia edilebiliyor!

En çok çalışmak ve enerji üretmek (ATP) zorunda olan organlarımızdan biri de kardiyoloji biliminin alanında olan kalp değil midir? Günde kaç kez kasılmak zorundadır? Günde kaç litre kanı vücudumuzda dolaştırır hiç düşündünüz mü? Kolesterol ilacını sürekli alan kişilerde, bazı enzimlerle birlikte (AST, ALT) neden CK enzimi (kreatin kinaz) çoğunlukla yükselir? Bu ilaçlar neden kaslara zarar veriyor, kas hücrelerinde ölümlere sebep oluyor? Peki, bu ilaçlar[13] kalp kaslarına ne yapar!

Uyanın beyler!

Kolesterol düşürücü ilaçlar[14] (statinler) verenler ve alanlar lütfen dikkat!

İlaç vermeden-almadan önce bir kez daha düşünün, bu ilaçlar koenzim Q10 düzeyini arttırıyor mu, yoksa düşürüyor mu[15]?

Koenzim Q10 azalmışsa, mitokondriler nasıl enerji (ATP) üretecek?


Mevlüt Durmuş
Uzm.Biyolog
03 Ekim 2008




Kaynak ve Dipnotlar
[1] Yalcin A, Kilinc E, Sagcan A, Kultursay H.(2004). Coenzyme Q10 concentrations in coronary artery disease. Clin Biochem. 2004 Aug;37(8):706-9. (Abst)
[2] Ochoa JJ, Quiles JL et al (2007). Effect of lifelong coenzyme Q10 supplementation on age-related oxidative stress and mitochondrial function in liver and skeletal muscle of rats fed on a polyunsaturated fatty acid (PUFA)-rich diet. J Gerontol A Biol Sci Med Sci.2007 Nov;62(11):1211-8.(Abst)
[3] Rusciani L, Proietti I et al (2006). Low plasma coenzyme Q10 levels as an independent prognostic factor for melanoma progression. J Am Acad Dermatol. 2006 Feb;54(2):234-41. Epub 2005 Dec 27. (Abst)
[4] Navas P, Villalba JM, de Cabo R. (2007) The importance of plasma membrane coenzyme Q in aging and stress responses. Mitochondrion. 2007 Jun;7 Suppl:S34-40. Epub 2007 Mar 16 (Abst)
[5] Li G, Zou L, Jack CR Jr, Yang Y, Yang ES.(2007). Neuroprotective effect of Coenzyme Q10 on ischemic hemisphere in aged mice with mutations in the amyloid precursor protein. Neurobiol Aging. 2007 Jun;28(6):877-82. Epub 2006 Jun 30. (Abst)
[6] Premkumar VG, Yuvaraj S, Shanthi P, Sachdanandam P.(2008). Co-enzyme Q10, riboflavin and niacin supplementation on alteration of DNA repair enzyme and DNA methylation in breast cancer patients undergoing tamoxifen therapy. Br J Nutr. 2008 Apr 1:1-4. [Epub ahead of print] (Abst)
[7] http://www.americanchronicle.com/articles/46598
[8] ATP, adenozin tri fosfat, parçalandığında hücrelere enerji sağlayan molekül adı.
[9] Singh U, Devaraj S, Jialal I (2007) Coenzyme Q10 supplementation and heart failure. Nutr Rev. 2007 Jun;65(6 Pt 1):286-93 (Abst)
[10] Caliscan S, Caliscan M, Kuralay F, Onvural B (2000) Effect of simvastatin therapy on blood and tissue ATP levels and erythrocyte membrane lipid composition. Res Exp Med. 2000;199:189-194.
[11] Leo Marcoff et al (2007). The Role of Coenzyme Q10 in Statin-Associated Myopathy. J Am Coll Cardiol, 2007; 49:2231-2237, doi:10.1016/j.jacc.2007.02.049 (Published online 24 May 2007).
[12] Laufs U, Custodis F, Böhm M.(2006) HMG-CoA reductase inhibitors in chronic heart failure: potential mechanisms of benefit and risk. Drugs. 2006;66(2):145-54 (Abst)
[13] http://content.onlinejacc.org/cgi/content/full/49/23/2231
[14] Tavintharan S, Ong CN et al (2007). Reduced mitochondrial coenzyme Q10 levels in HepG2 cells treated with high-dose simvastatin: a possible role in statin-induced hepatotoxicity? Toxicol Appl Pharmacol. 2007 Sep 1;223(2):173-9. Epub 2007 May 26. (Abst)
[15] Littarru GP, Langsjoen P (2007). Coenzyme Q10 and statins: biochemical and clinical implications. Mitochondrion. 2007 Jun;7 Suppl:S168-74. Epub 2007 Mar 27 (Abst)
DR. MERCOLA VE KOENZİM Q10 (İNGİLİZCE)

20 Eylül 2008 Cumartesi

Yüksek kolesterol yaşlı insanları koruyor mu?

Yüksek kolesterol yaşlı insanları koruyor mu?

Pandoranın kutusu
yavaş yavaş açılıyor.
Yorumsuz bir yazı...


American Heard Journal’da Tamara B. Horwich ve arkadaşları tarafından kalp yetmezliği, ölüm oranları ve kolesterol düzeyleri arasındaki ilişkiyi gösteren yeni ve ilginç bir çalışma daha gerçekleştirildi[1]. Araştırmada, Ocak 2005 yılı ve Haziran 2007 yılları arasında değişik hastanelere başvuran ve kalp yetmezliği tanısıyla hastanelere yatan hastalar dikkate alındı. Yaklaşık 2,5 yıl süren araştırma 17.791 hastanın incelenmesiyle gerçekleştirildi ve hastaların bir bölümü kolesterol düşürücü ilaçlar (statinler) kullanıyordu.

Kalp yetmezliği teşhisiyle yatan hastalar, kolesterol düzeylerine göre farklı gruplara ayrıldı. En yüksek ölüm oranı en düşük kolesterol düzeyine sahip olan hastalarda ortaya çıktı. En düşük ölüm oranı ise kolesterol düzeyleri yüksek olan hastalarda görüldü.

Kolesterol düzeyi 117 mg/dl ve daha düşük kolesterol düzeylerinde hastaların ölüm oranı % 3.3 olarak çıktı. Kolesterol düzeyleri 180 mg/dl ve üzerinde olanlar ise en şanslı(!) gruptu, bu hastalarda ölüm oranı %1,3 de kaldı.

Bu çalışmaya göre düşük kolesterol düzeylerinde, kalp yetmezliği olan hastalar daha çabuk ölüyorlar yani yüksek kolesterolü olanların, kolesterolünü düşürmemek daha iyi gibi görünüyor.

Araştırmadan ilginç bir sonuç çıkıyor; total kolesterol düzeylerinde her 10 mg/dl’lik bir azalma, bu hastalarda ölüm riskini % 4 yükseltiyor. Durum gerçekten de böyle ise, özellikle yaşlı insanlara kardiyologlar tarafından uygulanan 'düşük kolesterol' stratejisinin doğruluğu tartışmalı hale geliyor.

Yaşlılarda kolesterolü düşürmek doğru mu?

Şimdi bilim dünyası özellikle bu durumu tartışmalı!...

Daha önce de düşük kolesterol düzeylerinde, yaşlılarda ölüm oranlarının ve beyin kanaması riskinin arttığını[2] gösteren çeşitli çalışmalar ortaya çıkmış fakat konuyu bilen uzmanlar dışında, basın gündeminde benzeri bilimsel çalışmalar çok yer bulamamıştı.

Çünkü söz konusu araştırmalar tek parametrede yüksek kolesterolün değil tam tersine düşük kolesterolün risklerini ön plana çıkarıyor ve özellikle kardiyoloji biliminin iddia edilen bulgularıyla büyük oranda çelişiyordu.




20 Eylül 2008

Mevlüt Durmuş
Biyolog

Kaynaklar


[1] Tamara B. Horwich et al (2008). Cholesterol levels and in-hospital mortality in patients with acute decompensated heart failure. Am Heart J 2008; Advance online publication. http://www.ahjonline.com/article/S0002-8703(08)00571-1/abstract
[2] J. Roquer et al (2005). Serum lipid levels and in-hospital mortality in patients with intracerebral hemorrhage. NEUROLOGY 2005;65:1198-1202
http://www.neurology.org/cgi/content/abstract/65/8/1198

3 Eylül 2008 Çarşamba

Kolesterol ilaçları (statinler) neden aptallaştırıyor?



Kolesterol ilaçları (statinler) neden aptallaştırıyor?

Kolesterolden yüksekliğinden değil,
kolesterolsüz kalmaktan korkmamız
gerekir.
Mevlüt Durmuş





The Wall Street Journal’da Dr. Orli Etingin ‘kolesterol düşürücü olarak kullanılan (statinlerin) kadınları aptallaştırdığı’ söylüyor[1].

Major depresyon, intihar eğilimi, konsantrasyon bozuklukları ve düşük kan kolesterol düzeyi[2] mortalite (ölüm) gibi konular ise şimdilik sadece konunun uzmanlarınca biliniyor, kardiyologların ise hiç duymak ve bulaşmak istemediği bir konu!

Dr. Orli Etingin’in gözlemlerinde haklılık payı var mı? Dr. Orli Etingin’in gözlemleri haklı ise sinir ve beyin sisteminin mutlaka bir şekilde etkilenmiş olması gerekir. Kardiyoloji dünyasının çok sevdiği statin ilaçları beyinde ne yapıyor ki, insanlar bu ilaçları kullanırken beyni bulanıyor ve aptallaşıyor?

Beyin, kolesterol ve kolesterol düşürücü ilaçların birbirleriyle bağlantısı nedir?

-------------

Birçok vatandaşımız, kolesterol konusunu çok iyi bildiğini vurgulamak amacıyla hemen ortaya çıkar ve konuşur: “Kolesterolü karaciğer yapar”. Bazen doktorunuz size, zamandan kazanmak için kısaca şunu söyler: “Sizin karaciğeriniz fazla kolesterol yapmış ve kolesterolünüz yükselmiş”. Vay canına!..

Karaciğer önemli bir organdır ve elbette kolesterol üretir.

Fakat çoğu uzmanın genel olarak söylemediği bu nedenle insanlarında haklı olarak bilmediği bir şey daha vardır: Karaciğer dâhil, bütün doku ve organlarımız kolesterol molekülleri üretmek zorundadır. İyi, kötü, güzel, çirkin, yakışıklı, metroseksüel gibi kolesterole ithaf edilen çeşitli sıfatlara takılmazsanız, evrensel kolesterol molekülünün tekliğini, sahip olduğumuz bütün organizmanın aynı kolesterol molekülünü ürettiğini ve kullandığını da görmüş olursunuz!

Böbrekleriniz, dalağınız, kaslarınız, üreme hücreleriniz aklınıza gelen ve gelmeyen bütün doku ve hücreleriniz kolesterol üretmek ve mutlaka kullanmak zorundadır. Kolesterol üretmeyen veya kolesterol kullanmayan hücrelerin yaşama şansı zaten hiç yoktur.

Sinir ve beyin[3] sistemi de buna elbette buna dâhildir.

Karaciğer dışı çoğu organların kolesterol üretimini küçümsemek için “yok öyle bir şey” veya ‘var ama kolesterol üretim miktarı az’ şeklinde ayak oyunlarıyla bu konuyu asla geçiştiremezsiniz! Çünkü karaciğer dışında kalan organ, doku ve hücrelerimizde kolesterol üretimi yapılamadığı veya yeterli olmadığı zaman çeşitli problemler ortaya çıkar. Düşüncelerimize göre yaşlanmaya başladığımız, zekâ ve hafızamızın en fazla zorlanmaya başladığı anlar işte bu zamanlarda ortaya çıkar. .

Özellikle karaciğer dışındaki organlar kolesterol molekülleri ortaya çıkaramıyor ve üretmiyorsa, bizim çok iyi, cici, mükemmel sıfatlarıyla tanımladığımız lipoprotein türü olan HDL veya HDL-kolesterolünüz de kanda bulunma şansı hiç olmaz! HDL adlı partikülün görevi, karaciğer dışında farklı doku ve organların oluşturduğu kolesterol moleküllerini taşımaktır. Yani karaciğer dışındaki organlar kolesterol üretmiyorsa bu durumda yaşamakta pek mümkün olmaz!

HDL kolesterolünüzün[4] istenilen düzeyde olup olmaması, bir anlamda karaciğer dışında kalan organlarınız kolesterol üretimine bağlıdır. Elbette iyi HDL parçacıkları ve HDL-kolesterol yüksekliği için tek faktör[5] bu değil, fakat çok çok önemli faktör! Dengeler öylesine hassas ki, düşünülenin tersine aşırı HDL yüksekliği de tehlikeli. Gereksiz HDL yükselmeleri tıpkı, LDL yüksekliği gibi sakıncalıdır ama çoğu zaman sizlere[6] bu durum doktorunuz tarafından söylenmez!

Yani hangi gerekçeyle olursa olsun HDL-kolesterol yüksekliği de öldürücü olabilir. Özetle HDL-kolesterolünüz yüksekliğine[7] de çok fazla güvenmeyin!

Yani hem HDL’niz, hem de LDL’nizin yüksek olması sizi hastalandırabilir!

Bu işte bir tuhaflık var değil mi?...

Neden ve nasıl olduğunu kavramadığınız zaman LDL veya HDL deki yüksek bulgular sizi hasta yapıyor.

Bu çok ciddi bilimsel sorun!...

--------------------

Kolesterol denilince kardiyologlar kalbi, dahiliye uzmanları karaciğeri düşünür!

Oysa nöroloji uzmanlarının aklına ise sürekli beyin ve sinir sistemi gelir.

Kolesterol konusu, kocaman fili sadece tek noktadan tanımlamaya çalışan onlarca farklı uzmanın çalıştığı bir konu gibidir bana göre. Aslında fikir çatışmaları da bu nedenle ortaya çıkar. Farklı konularda uzmanlaşmış araştırmacılarında karşılarına bilimsel bir sorun gelince, araştırmacılar konuyu sadece kendi açısından, kendi uzmanlık aynasından görür. Kardiyologlar, nörologlar, gerontoloji uzmanları (yaşlanma uzmanı), sitologlar (hücre bilimcisi) ve benim gibi sıradan biyologların (canlı bilimcisi) konuya bakışlarında bu nedenle çeşitli farklılıklar olabilir. Buna bilimsel çatışma diyebilirsiniz, bu her zaman olabilir!

Fakat çeşitli uzmanlar arasındaki görüş farklılıkları aşırı derinlik içermeye başladığı zaman, olayda bilimsel çatışma değil mecburen başka şeyler aramak zorunda kalırsınız!

Ben de haliyle bir biyolog olarak, kardiyologlar sadece karaciğerin ürettiği kolesterolü ön plana çıkarılıyorsa, diğer organların, böbreklerin, beyin sisteminin, üreme organlarının kolesterol üretip üretmediğini[8] sorarım!

Ve kardiyologların kolesterol düşürücü olarak kullandıkları statinlerin yani kolesterol yapımını engelleyen ilaçların, diğer organlardaki kolesterol üretimini, yapımını engelleyip engellemediğini öğrenmeye çalışırım!

Ve çoğunlukla da cevap alamam, çünkü cevap verilmez, bu aslında araştırılması istenmeyen top secret bir konudur?

Okuyucu olarak unutmamanız gereken nokta sadece karaciğer değil, bütün organlarımız kolesterol ürettiği gerçeğidir ve düşündüğünüzden çok daha önemlidir.

Bazıları için önemli olmasa da, sinir sistemi ve özellikle beynimizde, diğer organlara oranla çok büyük miktarda kolesterol vardır. İnsan beyninin yüz gramında, 2200 (ikibinikiyüz) mg’dan fazla kolesterol bulunur.

Yeni doğmuş bir bebek beyninin toplam ağırlığı yaklaşık 360 gr iken, gelişimini tamamlamış bir beyin ağırlığı 1400 gr’a ulaşır. Bebeklikten itibaren beynin içerdiği kolesterol miktarı da değişim gösterir ve 27 gr’dan 32,2 gr’a kadar çıkar[9]. İlginç ve şaşırtıcı olan bebeklikten başlayan değişime bağlı olarak vücut ağırlığı başına düşen beyin kolesterol miktarı ise 0,77 gr/kg’dan 0,49 gr/kg’a kadar düşer[10].

Sağlıklı bir beyin ve sinir hücreleri sadece kendisi için kolesterol üretmez, sahip olduğumuz kandaki HDL kolesterolü yükseltmek için, total kolesterol miktarının yaklaşık % 1’inin üretimine de ayrıca katkı sağlar.

Tahmin etmekte zorluk çekmeyeceğiniz gibi gençlik yıllarımız sırasında beyinde kolesterol sentezi son derece hızlı ve yüksektir. Fakat erişkinliğe ulaştığımızda beyin hücrelerimizin kolesterol sentez hızı düşmekte ve beyin hücrelerinin organizmayı ilgilendiren faaliyetlerinde de çok çeşitli yetersizlikler ortaya çıkmaktadır. .

Hatta can sıkıcı durum Alzheimer hastalarının beyinlerinin değişik bölgelerindeki bazı kolesterol ürünleri (24S hidroksikolesterol) miktarlarında da kontrollerle karşılaştırıldığında hafif azalma olduğu gösterilmiş[11], bu da dolaylı da olsa bu tip yaşlı hastalarda beyin hücrelerinde kolesterol yapımının (sentezinin) yeterli olmadığını ortaya çıkarması açısından son derece önemlidir.

O zaman beyin hücreleri, kandaki lipoprotein partiküllerinden (kolesterol taşıyan parçacıklardan) kolesterol alsın, bu iş bitsin diyeceksiniz değil mi?

Bu o kadar kolay değil!

Beyin hücreleri bunu yapamaz!

Beyin hücrelerinin, beyinsizliği de değildir sorun!

Beyin organı ve beyin hücreleri için kolesterol molekülleri, öylesine önemlidir ve değerlidir ki, kolesterol ihtiyacının karşılanması konusunda beynimiz diğer organların ve karaciğerin kolesterol üretim garantisine güvenmez. Hatta daha da ileriye gidip, dışardan gelebilecek kolesterol moleküllerine karşı hücresel bir set, bariyer oluşturur. Amaç bellidir başka yerde üretilen kolesterol molekülleri beyin hücrelerine gelmesin[12].

Anlayacağınız beyin hücreleri kendi kullanacağı kolesterolünü kendi sentezler: kandan ve kan lipoproteinlerinin hiç birinden hücrede kullanmak üzere kolesterol molekülleri almaz[13], alamaz!...

Birçok uzman, kandan ve lipoproteinlerden beyin hücrelerine kolesterol moleküllerinin geçmediğini aslında çok iyi bilir… Yani kan beyin bariyeri (blood-brain barrier) nedeniyle kandan hiçbir şekilde beyin hücrelerine kolesterol moleküllerinin geçmediğini mesleklerinin gereği olarak bilmek zorundalar zaten!

Kolesterol teorisinin ilk ortaya çıktığı zamanlardan şu ana kadar ortaya çıkan bütün bilimsel çalışmalarda, beyin gelişiminin devam ettiği gebelik dönemi dâhil, yeni doğanların bebeklik döneminde ve erişkinlerde LDL veya HDL kolesterol esterinin plazmadan beyne girişi hiçbir bilimsel çalışmada gösterilememiştir[14]. Merkezi sinir sistemine, yani beynimize dışardan kolesterol esterleri (kolesterol+yağ asitleri) ya da kolesterol molekülleri asla giremez[15].

Çoğu araştırmacı özellikle Nöroloji Uzmanları bu konuyu çok iyi bilir!

Fakat tesadüf bu ya bazı uzmanlar da bu kan beyin bariyerini bilmez!

O zaman da hiçbir bilimsel değeri olmayan araştırmalar ve komik, eğlenceli haberler ortaya çıkar.

Amaç sözüm ona yaşlı insanları kan kolesterol düzeyinin tehlikelerine karşı uyarmak adına yapılıyor gibi görünse de, gizli bir el insanları ilaç şirketlerine ve özellikle kolesterol düşüren statin ilaçlarına doğru yavaş yavaş yönlendirir.

Fakat kandaki lipoprotein ve kolesterol moleküllerinin beyin hücrelerine geçemeyeceğini biliyorsanız bazı bilimsel çalışmaları ve gazete haberlerini okurken sadece ve sadece gülersiniz. İşte yaşlı insanlarımızın yüreğine korku salan bana göre bazı uyduruk araştırma sonuçlarından ortaya çıkan bazı haberler.

—Kandaki yüksek kolesterol, sinir sistemine zarar verirmiş,(bariyersiz sinirler)
—Yüksek kolesterol hafıza kaybı yaparmış (bariyersiz hafıza)
—Kandaki yüksek kolesterol sağlıklı düşünmeyi engellermiş (bariyersiz düşünme)
—Yüksek kan kolesterol değerlerine sahip kişilerin, beyin hücreleri etkilendiği için bunama çok daha hızlıymış (bariyersiz bunama)
—Alzheimer gibi beyin hastalıklarında kan kolesterol düzeyinin yüksek olması beyin hücrelerinin çalışmasını bozuyormuş (bariyersiz beyin).

Blood-Brain Barrier konusunu, nöroloji uzmanlarının farklı alanlarda çalışan bazı meslektaşlarına hatırlatması gerekiyor bence!

Yayınlar öylesine sıklıkla çıkıyor ki karşınıza, tek parametrede yüksek kolesterol düzeyindeki yaşlıların daha çok yaşayabildiği gerçeği, Prof. Dr. Ahmet Aydın ve Prof. Dr. Rasim Küçükusta gibi uzmanların tüm uyarılarına rağmen[16] ortada kalıp kaynayıp gidiyor. Tek parametrede düşük kolesterollü yaşlı insanlarımızda ölüm sıklığının arttığını, düşük kolesterol düzeylerinde yaşlı insanların daha çabuk öldüğünü gösteren çeşitli çalışmalarda bu yoğunlukta unutulup gidiyor.

Beyin hücreleri mutlaka kolesterol üretmeli!..

--------------

‘Beyin hücreleri kolesterol üretmiyorsa ne olur?’sorusunun cevabı, düşüncelerimizin en trajik bölümünü oluşturuyor.

Normal şartlarda beyin hücrelerimizin, beynin ve merkezi sinir sisteminin çalışması için üretmiş olduğu tek bir kolesterol molekülü 5 yıllık bir yarılanma ömrüne sahiptir. Bunun anlamını bilmeyenler için mutlaka açıklamalıyız. Sinir sistemi ve beyin hücreleri 5 yıl içinde sahip oldukları bütün kolesterol moleküllerini yenilemek zorundalar (sadece 1400 gr’lık beyin hücrelerinin içerdiği kolesterol 5 yıl içinde yenilenmeli), beyin ve sinir hücreleri sahip olduğu kolesterol miktarını 5 yıl içinde yenilemek, yeni kolesterol molekülleri elde etmek zorunda. Kısaca organizma içindeki kolesterolün yarılanma süresinin anlamı bu.

Söz konusu kolesterol molekülleri nöron ve glial hücre zarlarında ve miyelin kılıfı olmak üzere iki önemli bölgede yerleşirler[17]. Beynimizde bulunan toplam kolesterolünün % 70’i sinirsel iletimde çok önemli rolü olan sinir hücrelerinin miyelininde bulunduğunu hatırlatalım. Ve tabiî ki bütün bu kolesterol miktarının beyin ve sinir sistemi hücrelerince ileride kolesterolü oluşturacak olan ilk moleküllerden (asetil Co A) sentezlenmek zorunda olduğu (novo sentez) unutulmasın.

Dolayısıyla dışardan besinsel olarak alınan kolesterol miktarının doğrudan beyin hücreleri üzerinde olumlu ya da olumsuz yönde rolü olmadığını, fakat sağlıklı yağ alımıyla diğer doku ve organlarındaki düzensizliklerin engellenebileceğini, bunun da beyin işlevlerini kolaylaştırabileceğini ifade etmiş olalım[18]. Özellikle yağ asitlerinin, proteinlerin ve şekerler gibi biyokimyasal maddelerin son yıkım ürünü olan asetil Co A adlı molekül, kolesterol yapımında gerekli ilk molekül olarak ortaya çıkar ve kan beyin bariyerini çok rahat geçebilir.

Ayrıca meraklıları için önemli bir konuyu vurgulamak zorundayız. Merkezi sinir sistemi hücrelerinde, yani beyin ve sinir hücrelerinde kolesterol üretim hızı, bildiğiniz bütün organlardan çok daha fazladır. ‘Hücresel kolesterol üretim hızı’ deyince beyin ve sinir sistemi hücreleri karşısında, karaciğer hücreleri dâhil bütün hücreler çok gerilerde kalırlar. Nasıl denir; hani kendi aralarında yarış yapsalar beyin hücreleri yanında, diğer organlar arkalardan sürekli nal toplamak zorunda kalırlar[19].

Fakat işin can sıkıcı tarafı yaşlandığımız süre içinde bu yarışta göreceli olarak beyin hücrelerinin bu yarışı kaybedeceği gerçeğidir[20]. Yaşlandığımız süre içinde beyindeki kolesterol sentez hızı sürekli azalır, azalır…Her araştırmacı kan kolesterol düzeyine takılıp kalmıştır, çoğu bunu göremez.

Kardiyologlar başta olmak üzere, birçok bilim uzmanının gözden kaçırdığı sorunlar ise burada saklıdır.

Beyin başta olmak üzere bütün doku ve organlar zaman içinde hücresel kolesterol üretme (sentez) yeteneğini kaybederken, karaciğer organı bu genel durumun dışında kalabilir mi?

Bizce karaciğer hücreleri, bütün organizma hücrelerini etkileyen bu genel durumun dışında kalamaz, çünkü organizma bir bütündür!

Yani aslında karaciğerde yaşlandıkça fazla kolesterol üretmez!

Kolesterol yüksekliğinde, karaciğerin fazla kolesterol ürettiği düşüncesi ve bu konu üzerinde yapılan binlerce araştırmanın hepsi tamamen saçmalıktır ve çöpe gidecektir!

Bazıları kızmadan hemen açıklayayım; Karaciğer hücrelerinin kolesterol ve yağ üretimindeki eksiklik, total kolesterol düzeyi ile anlaşılmaz, karaciğerin salgılamış olduğu lipoproteinler üzerinde kolesterol molekülleri eksiklikleri ortaya çıkar ve bu nedenle araştırmacılar tarafından hiç fark edilmez (small LDL, small HDL vs).

Lipoprotein partikülünü oluşturan kolesterol dâhil bazı bileşenler zaman içinde mutlaka azalır, söz konusu sorunlu partiküller kullanılamaz ve kanda birikir. İşte bilimsel tartışmalara neden olan sorunlarda [21] burada başlar, kolesterol masalı kan damarlarına, beyin damarlarına doğru kaymaya başlar!

Total lipoprotein partikül hipotezinde[22] matematiksel olarak ifade edilmeye çalışılan, birkaç dostum hariç, çoğu bilim adamının göremediği asıl gerçek ise burada saklıdır. Organizmada normal sağlıklı bir insana oranla partiküllerinizin yapımında (anabolik nedenlerle) total anlamda lipit açığı vardır! Kanda görülen tek parametrelik yüksek kolesterol yapımla ilgili (anabolik) değil, tam tersine yıkımla ve kanda oluşan birikimle (katabolizma) ilgili bir sorundur.

İşte bu nedenle bize göre kolesterol ilaçları (statinler) dünya bilim tarihinin en büyük yanılgısı olarak ilerleyen yıllarda kayıtlara geçecektir. Çünkü tıp dünyası var olan bir sorunu, anabolik yolu engelleyerek statinlerle çözmeye çalışmaktadırlar ki, bu bilim adına saçmalamaktan başka bir şey değildir.

Yaşlandıkça doku ve organlarımızın sahip olduğu bütün hücreler, hızlı kolesterol sentezleme yeteneğini kaybeder. Buna karaciğerde dâhildir!

Yaşlandıkça beyin hücrelerimizde ortaya çıkan ve çeşitli beyin ve sinir sistemine ait rahatsızlıklarda bu durumun ilginç göstergeleri arasında yer alır.

Sinir sistemi ve beyin yeterli miktarda kolesterol molekülleri üretemezse ne mi olur?
İnanın bunu tahmin etmek, uzman olmayanlar için bile hiç zor değildir. Artık yaşlanmış, masum, belki biraz sinirli, kızgın fakat sevimli aile fertlerinizi incelemeniz, bu konuyu kavramak için yeterli olacaktır…

-------------

Beyinde üretilen kolesterolün %70’i sadece miyelinde kullanılıyorsa birçok sorunun cevabını çekinmeden sizler verebilirsiniz. Çünkü yaşlılarda görülen birçok nörolojik ve psikiyatrik hastalıkların temelinde miyelin bozulmaları vardır ki, bunu sizlere detaylı olarak nöroloji uzmanları anlatabilir. Biz kabaca yaşlılarda bunama, hafıza kaybı, nöropati gelişebildiğini açıklamakla yetinelim.

Zaman içinde organizmada hücresel (anabolik) olarak kolesterol sentezi azalıyor!

Bütün bu tersliklerin yanı sıra, kolesterol ilaçları yani statinler, bizim çok güvendiğimiz kan beyin bariyerini geçiyorsa gerçekten yandınız!

The Wall Street Journal’da Dr. Orli Etingin’in dikkat çekmeye çalıştığı nokta bu ve bizce çok önemli…

Yapılan çalışmalara bakılacak olursa kandan beyin hücrelerine kolesterol geçişi olmamasına karşın, özellikle statin türevi ilaçlar kan beyin bariyeri aşıyor ve beyinde kolesterol sentezini engelliyor gibi görünüyor! Yoksa başka türlü bu ilacı kullananlarda yan etki olarak neden sinirsel rahatsızlıklar ve nöropati oluşsun ki?

Yaşlı olduğunuz için kolesterol üretiminiz yetersiz olmasına rağmen, gittiğiniz doktorda size sadece kan kolesterol değerlerinize bakarak, kolesterol düşürücü bir ilaç yazmışsa gerçekten çok kötü şeyler olabilir?

En kibar deyimle insanlar bu durumda aptallaşır! Kolesterol ilaçlarının aptallaştırma etkisi de bizce burada başlar!

Dr. Orli Etingin işte bu noktada sonuna kadar haklıdır…

-----------------

Artık küresel ilaç şirketleri de işi iyice azıttı!

Henüz beyin, sinir sistemi gelişimini tamamlanmamış çocuklara bile kolesterol ilaçları vermek istiyorlar! Beyni gelişmeyen aptal bir nesil ortaya çıkması ilaç şirketlerinin sorunu değil ki, onlar kazandıkları paraya bakıyorlar!

Sadece çocuklar, kalp krizinden korkan insanlarda değil ilaç şirketlerinin hedefinde olanlar. Özellikle yaşlı insanlar üzerinde duruyorlar, yaşlı insanlarda merkezi sinir sisteminin, beynin ihtiyaç duyduğu kolesterol ilaç şirketlerinin umurlarında bile değil!

Son zamanlarda yaşlı insanlara kolesterol ilaçlarını satabilmek için yapmadıklarını bırakmıyorlar!

Yaşlı insanlarda varolan ölüm korkusunu sömürgeciliği ise tam bir komedi ve daha bitmedi. Söz konusu kolesterol düşüren ilaçlar bunamayı, hafıza kaybını, kalp kasları zayıflığını sözüm ona önledi, şimdi başka bir olayı ön plana çıkarmaya çalışıyorlar! Çok önceden söylendiği gibi yakında içeceğimiz suya da kolesterol düşürücü katmaya kalkarlarsa hiç şaşırmayın. Yaşlılara verilecek, çocuklara verilecek, orta yaşlılara verilecek! Çok ünlü kardiyologlarımıza göre, yüzyılın icadı sayılıyor bu ilaçlarımız!

Yani mucize bir ilaçmış bu statin adı verilen kolesterol düşürücüler…

Bilimin geldiği noktaya bir bakın, bilim artık mucizelere inanıyor!

Sanki vapurda jilet satıyorlar!

Bu ilaç sadece kolesterol yapımını durdurmuyormuş aynı zamanda dalağa, böbreğe, gözlere, uykusuzluğa, sinirlere, şekere, akciğer yetmezliğine, tansiyona, kansere, iktidarsızlığa iyi geliyormuş:- Aman Tanrım gerçekten bu ilaç gerçekten bir mucize!

Bir beyin hastalığı olan Alzheimer’a, kolesterol düşürücü ilaçlar nasıl olduğu anlaşılmaz bir biçimde iyi geliyor ve hastalara fayda sağlıyormuş:-Oh oh ne güzel?...

Sözde kolesterol sentezi durduran bu ilaç, inanılmaz bir şekilde Alzheimer hastalarında bulunan bazı kötü proteinleri de yok edebiliyormuş:-Hadi bee şaka yapıyorsun proteinlere de etkili hadi hayırlısı!…

Statin verilen ilaç, Alzheimer hastalarında, hafıza, zekâ yani IQ gelişimi hızlanıyormuş: -Hay sizin IQ’nuzu sevsinler!..

Pardon beyler, bilim gözlüğünü takın ve yeniden bir bakın!

Beyin hücrelerinin kolesterol üretimi ne alemde?...


Mevlüt Durmuş
Biyolog, 03 Eylül 2008

KAYNAKLAR VE DİPNOTLAR

[1] http://online.wsj.com/article/SB120277403869360595.html.html?mod=home_health_right
[2] Yong-Ku Kim and Aye-Mu Myint (2004). Clinical application of low serum cholesterol as an indicator for suicide risk in major depression. Journal of Affective Disorders Volume 81, Issue 2, August 2004, Pages 161-166.
[3] Aslında merkezi sinir sistemi ve periferik sinir sistemi, beyinden başlayarak omurilik dahil bütün periferik sinir hücrelerini kapsar. Biz merkezi, santral, periferik sinir sistemi yerine, konuya yabancı olanlar için daha anlaşılır olsun diye, sadece beyin ve sinir terimleriyle anlatmaya çalıştık.
[4] Archana Singh-Manoux et al (2008). Low HDL Cholesterol Is a Risk Factor for Deficit and Decline in Memory in Midlife. Arteriosclerosis, Thrombosis, and Vascular Biology. 2008;28:1556.
[5] Karaciğer dışı organların kolesterol üretimi dışında HDL azlığına etki eden birkaç faktör daha var, fakat bugünkü önceliğimiz bu ve beyin hücrelerimizin bağlı olduğu merkezi sinir sistemi ve kolesterol üretimi.
[6] Birgit Agerholm-Larsen et al (2000). Elevated HDL Cholesterol Is a Risk Factor for Ischemic Heart Disease in White Women When Caused by a Common Mutation in the Cholesteryl Ester Transfer Protein Gene. Circulation;101: 1907.
[7] Birgit Agerholm-Larsen et al (2000) Common cholesteryl ester transfer protein mutations, decreased HDL cholesterol, and possible decreased risk of ischemic heart disease. Circulation. 2000; 102: 2197
[8] Bizim birkaç dostum dışında kabul görmeyen görüşümüze göre, aslında karaciğer de zaman içinde kolesterol üretimini kısıtlar, bu nedenle kana salınan partiküller küçülür, kullanılmaz ve birikir. Bu nedenle tek parametrede kolesterol yüksek çıkar, kandaki kolesterol yüksekliği sorunu anabolik değil, katabolik sorundur. Küçülen partiküllerin sonuçlarını daha önce anlatmıştık.
[9] Sevil Kurban, İdris Mehmetoğlu (2007) Santral sinir sisteminde kolesterol metabolizması. Genel Tıp Derg 2007;17(2):123-129.
[10] Bjorkhem I, Meaney S (2004) Brain cholesterol: Long secret life behind a barrier. Arterioscler Thromb Vasc Biol 2004;24:806-15.
[11] Heverin M, Bogdanovic N, Lutjohann D, Bayer T, Pikuleva I,Bretillon L, et al (2004) Changes in the levels of cerebral and extracerebral sterols in the brain of patients with Alzheimer's disease. J Lipid Res 2004;45:186-93.
[12] blood-brain barrier, kan beyin bariyeri
[13] Chobanian AV, Hollander W (1962) Body cholesterol metabolism in man. I. The equilibration of serum and tissue cholesterol. J Clin Invest 1962;41:1732-7.
[14] Wilson JD (1970) The measurement of the exchangeable pools of cholesterol in the baboon. J Clin Invest 1970;49:655-65.
[15] Osono Y, Woollett LA, Herz J, Dietschy JM. Role of the low density lipoprotein receptor in the flux of cholesterol through the plasma and across the tissues of the mouse. J Clin Invest 1995;95:1124–32.
[16] Renzhe Cui, Hiroyasu Iso et al (2007) Serum total cholesterol levels and risk of mortality from stroke and coronary heart disease in Japanese: The JACC study. Atherosclerosis. Volume 194, Issue 2, October 2007, Pages 415-420.
[17] Bjorkhem I, Meaney S (2004) Brain cholesterol: Long secret life behind a barrier. Arterioscler Thromb Vasc Biol 2004;24:806-15.
[18] Jurevics H, Morell P (1995) Cholesterol for synthesis of myelin is made locally, not imported into brain. J Neurochem 1995;64: 895–901.
[19] Andersen JM, Dietschy JM. Absolute rates of cholesterol synthesis in extrahepatic tissues measured with 3H-labeled water and 14C-labeled substrates. J Lipid Res 1979;20:740-52.
[20] Muse ED, Jurevics H, Toews AD, Matsushima GK, Morell P (2001) Parameters related to lipid metabolism as markers of myelination in mouse brain. J Neurochem 2001;76: 77–86.
[21] http://www.kolesterolmasallar.blogspot.com/ Genetik kolesterol yüksekliği üzerine süpheler. Bölüm 1,2,3
[22] Mevlüt Durmuş (2003). Kolesteroldeki Kaos. Nobel Yayın. Ankara