taş devri diyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
taş devri diyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2009 Cuma

TAŞ DEVRİ DİYETİ VE BEYİN-KOLESTEROL İLİŞKİSİ


Basitlik ve yalınlık bilimin
en keskin yönüdür, bazen fena
halde canınızı yakabilir!...

TAŞ DEVRİ DİYETİ VE BEYİN-KOLESTEROL İLİŞKİSİ


Bazıları için önemli olmasa da, sinir sistemi ve özellikle en ön önemli organımız olan beynimizde[1], diğer organlara oranla çok büyük miktarda kolesterol vardır. İnsan beyninin yüz gramında, 2200 (iki bin iki yüz) mg’dan fazla kolesterol bulunur ki bu, karaciğerin içerdiği kolesterol miktarının pabucunu dama atmak için yeterlidir.
Kısaca, eskimiş kolesterol söylemlerini unutun çünkü hücre içi kolesterol miktarı ve kan kolesterol düzeyi birbirinden çok farklı ve birbirinden bağımsız konular. Kolesterolü düşman gören günümüz bilimi sapla samanı henüz birbirinden ayıracak mantıksal kuralları henüz geliştiremedi veya henüz anlayamadılar. Kısaca yaşlandığımız sürece kanda kolesterolünüz yükselmiş olsa bile, hücre içinde kullanılabilir kolesterol miktarının azaldığını sizler okuyucu olarak unutmayın! Kandaki kolesterol yüksekliğine günümüz bilim adamlarının yaklaşımı bizce hiç tutarlı bir bilim anlayışı değil!

Bu nedenle hayvansal ürünlerin kolesterol içerdiği için yasaklanmasının mantıksız bir yaklaşım olduğunu da her zaman hatırlayın!

Daha da önemlisi beyin organı için kolesterol molekülleri hayati öneme sahiptir ve beynin gelişiminde kolesterolün önemi asla unutulmamalıdır. Ağırlık olarak insan beyni ortalama 1400 gram, kertenkele beyni 0,08 gram, filinki 6000 gram, timsahınki 80 gram, köpeğinki 92 gram, tavşanınki 10 gram, deveninki 760 gram, atınki 500 gram, şempanzeninki 400 g, koyununki 140 gram, fareninki 2 gram, kutup ayısınınki 500 gram, zürafanınki 680 gram, kedininki 30 gram, baykuşunki 3 gram, balinanınki 8000 gram, kaplumbağanınki 0,3 gram, aslanınki 240 gram, su aygırınınki 580 gram, kirpininki 25 gram'dır.

Elbette bu ağırlık rakamların tek başına bir anlamı yok, fakat vücut ağırlığı ve beyin ağırlığı devreye girince iş birden bire değişiyor. Vücudun ağırlığına göre insan beyni 1/50 oranında iken, en gelişmiş memelilerde bu oran ancak 1/100 kadardır. Yani insan beyni, vücudu dikkate alındığında en büyük beyin organına sahiptir. Kısaca bir balinanın beyni ağırlık olarak insan beyninden fazla olsa da, vücut-beyin ağırlığı oranı işin içine girince insan beyninin, diğer memeli canlılardan farkı da ortaya çıkmış olur. Fiziksel ve evrimsel olarak insan beyninin gelişim ve oluşumu, memeli canlılar dünyasında büyük bir avantajdır ve fiziksel açıdan insanı doğada üstün kılan en önemli faktörlerden biri de budur. Söz konusu avantajımız özellikle hayvansal ürünlerle beslenme tarzımız nedeniyle zamanla ortaya çıkmıştır.

Beyin ve kolesterol ilişkisini[2] daha önce yazmış ve beyin kolesterol ilişkisini detaylarıyla son kitabımızda da incelemiştik[3]

Peki, hayvansal beslenme[4] tarzından, yani et, süt, yumurta, tereyağı gibi besinlerden uzaklaşırsak, günümüz bazı bilim adamları söz konusu besinleri çeşitli gerekçelerle bize yasaklamaya devam ederlerse (?) ilerleyen zamanda neler olabilir, insan beyninin[5] gelecekteki evrimsel gelişimi ne olur?

Her şeyden önce günümüz bazı bilim adamlarının hayvansal besinlerin yasaklanması bize göre tamamıyla bilimsel saçmalıktır. Hayvansal besinlerin günümüzde kolesterol içeriği nedeniyle yasaklanıyor olması hem kendimiz, hem çocuklarımız hem de gelecekteki torunlarımızın beyinlerinin gelişimi için büyük risktir!...
Hayvansal besinler kolesterol içeriği bahane edilerek yasaklanmamalı!

Hayvansal beslenme tarzından uzaklaştığımız sürece, beyinsel evrim ve gelişmemiz maalesef tersine işleyecek gibi görünüyor! Bu durumu Türkiye’de yıllardır insanlarımıza anlatmaya çalışan Prof. Dr. Ahmet Aydın, Dr. Güçlü Ildız gibi çok değerli uzmanlar elbette var[6], yıllardır söylüyorlar ve son yapılan araştırmalar da bu bilim insanlarımızı desteklemekte…
Buyurun sizlere kendi bilim adamlarını dinlemeyenler, kendi bilim adamlarını dikkate almayanlar için, yurt dışı kaynaklı bir haber: “Bilim adamları, özellikle beynin hızla değişmeye devam ettiğini açıkladı. Genler üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda, halen yüzlerce genin değişim göstermeye devam ettiği duyuruldu. Wisconsin Üniversitesinden yapılan açıklamaya göre, insan beyninin sürekli evrim içinde olduğu ve yaşanan evrimin beklenmedik bir şekilde gelişiyor. Bilim insanları kafatasları üzerine yaptıkları ölçümler sonucunda, son 5 bin senedir insan beyninin küçülmekte olduğunu açıkladı. Avrupa, Çin, Güney Afrika ve Avustralya’dan alınan kafatasları üzerinde yapılan araştırmalar sonrasında, son 5 bin sene içinde insan beyninin tam 150 santimetre küp küçüldüğü açıklandı. Bu şekilde, insan beyni 5 bin sene önceki haline oranla yüzde 10 küçüldü. Bilim insanları ise hayvan avı ile geçinen insanlıktan bu yana ihtiyaçlarını başkaları ile gidermeye başlayan insanların edindiği davranış değişikliklerinin beynin küçülmesini tetiklediklerini ifade ettiler.”[7]

Gerçekten de 5–10 bin yıl önce, insanlık tarımsal üretimle tanışmış, avcılık ve dolayısıyla hayvansal besinlerden, etten, sütten, yumurtadan, tereyağından uzaklaşmaya başlamıştı. Ve bu beyin gelişimini büyük oranda etkilemişti.

Günümüzde ise bu durum daha da ileriye ve sözde ‘bilim’ adına yürütülen kampanyalarla daha da hızlı ilerliyor. Fakat durum gün geçtikçe daha da komik bir hal alıyor. Bilim adamlarının bu umursamaz tutumu artık televizyonların, şov programlarının, Tom Naughton (*) gibi ünlü komedyenlerin eğlencesi haline gelmiş durumda..

Çoğu bilim adamlarının iddialarının tam tersine günlük kalori ihtiyacının (1500–2000 kalori) en az yarısı mutlaka hayvansal gıdalardan sağlanmalı.

İnsan beyninin evrimsel gelişimi, günümüz bilim adamlarınca hayvansal besinleri yasaklayarak durdurulmamalı!
Yoksa küçülmekte olan beynimiz, daha da hızla küçülecek...

İşte bu nedenle hayvansal besinler!

Bu nedenle yapabildiğiniz, başarabildiğiniz kadar taş devri diyeti!...

Uzm. Biyolog
Mevlüt Durmuş
DİPNOT VE AÇIKLAMALAR

[1] Merkezi sinir sistemi ve periferik sinir sistemi, beyinden başlayarak omurilik dâhil bütün periferik sinir hücrelerini kapsar. Biz merkezi, santral, periferik sinir sistemi yerine, konuya yabancı olanlar için daha anlaşılır olsun diye, sadece beyin ve sinir sistemi terimlerini kullandık. Ayrıca beyin organının çok büyük bir bölümünün su (% 90) olduğu da her zaman hatırlanmalıdır.
[2] http://beslenmebulteni.com/bes/index.php?option=com_content&task=view&id=137&Itemid=172
[3] Mevlüt Durmuş (2009). Kolesterol ve Akıl Oyunları. Hayykitap. İstanbul
[4] Prof. Dr Ahmet Aydın (2009) Taş Devri Diyeti. Hayykitap. İstanbul
[5] Beyin kendi kolesterolünü kendi sentezlemekle birlikte, bizim henüz kabul görmeyen düşüncemize göre organizmaya ait bütün organlar hücre içi kolesterol miktarı konusunda ‘birleşik kaplar kuralı’na göre çalışır. Yani diyetle, besinlerle alınan kolesterol miktarı azaldığı, farklı organlara ait hücrelerde, özellikle hücre içinde kolesterol miktarı azaldığı zaman beyin organı kendisi için üretmiş olduğu kolesterol moleküllerini hücre içinde kullanmakta zorlanabilir. Bütün organlara ait hücrelerde, hücre içi kolesterol miktarı yeterli olmalıdır. (Hücre içi kolesterolü, kan kolesterolünden bağımsız ve birbirinden çok farklı, bkz. Kolesterol ve Akıl Oyunları)
[6] Bkz. Beslenmebulteni.com
[7] http://www.iha.com.tr/haber/detay.aspx?nid=96815&cid=13 Bu konuda mutlaka itirazlar ve görüşlerimize katılmayanlar da olacaktır. Hayvansal beslenme ve beyin gelişimiyle ile ilgili bilimsel itirazların ilgili üniversiteye ve bilim adamlarına yapılması yerinde olur.
(*) http://www.fathead-movie.com/index.php/about/ Komedyen Tom Naughton kolesterol, yağlı beslenme ve hayvansal besinlerle ilgili yanlış ve tutarsız söylemleri komediyle eleştirdi, kendi deneyini belgesel haline getirdi.

9 Kasım 2009 Pazartesi

Kolesterolünüz yüksek çıkarsa, karaciğerinize çok iyi bakın !


Ne kadar bilirsen bil,
söylediklerin (senin) karşındakilerin
anlayabildiği kadardır.

Mevlana C.R

Kolesterolünüz yüksek çıkarsa, karaciğerinize çok iyi bakın!

Bazı uzmanları sevindiren, bazı uzmanların korktuğu, bazılarını şaşırtan ‘kolesterol ve akıl oyunları’ kitabımızın temel sorularından biri şudur:

Kandaki yüksek olan kolesterolü karaciğer hücreleri mi yapar, yoksa üretilmiş olan kolesterol karaciğere geri dönemediği için mi kolesterol kanımızda yüksek çıkar? Yani, kolesterol üretim kaynaklı mı, yoksa birikim kaynaklı nedenlerle mi yükselir?

Sizin okuyucu olarak bu soruya verecek cevabınız ne olursa olsun, kolesterolünüz yükselmişse karaciğerinize çok iyi bakın!

Çünkü karaciğerinizde o ya da bu şekilde bir bozukluk olmadan kolesterol değerleri asla yükselemez. ‘Karaciğeriniz çok güzel mükemmel çalışıyor, ama kolesterolünüz yükselmiş’ sözü ancak düşüncesizliğimizin ve bilgisizliğimizin bir yansımasıdır. Kolesterol yükseldiğinde, karaciğer hücrelerinin işleyişinde mutlaka görülemeyen, henüz anlaşılmamış bir bozukluk vardır!
Gelelim sorumuzun cevabına!..

Bizim görüşümüze göre kolesterol yüksekliği, iddiaların tam tersine karaciğerde fazla üretim nedeniyle değil, kandaki lipit taşıyan partiküllerin (LDL, HDL, VLDL) kullanılmamasına ve kandan karaciğere geri dönmeyişine bağlı olarak, kanda ‘kandaki partikül birikimi’ nedeniyle ortaya çıkar. Yani uzmanlarımızın ‘karaciğer hücrelerinde ortaya çıkan fazla üretim nedeniyle kandaki kolesterol yükselir’ düşüncesi bize göre saçmalamaktan başka bir şey değildir.

Karaciğer ve kolesterol ilişkisinde anlaşılmayan nokta bu!

Yüksek kolesterol değerleri, karaciğerinizde bir şekilde bazı sorunların başladığını gösterebilir sadece…

Kendini otorite sayan, kolesterol hakkında bol bol nutuk atanlar hala kavrayamadı. Hiçte anlayacak gibi de görünmüyorlar. Yani kandaki kolesterolünüzün yüksek olması, kolesterolün hastalıklardan sorumlu olduğunu, doğrudan kolesterol molekülünün suçlu olduğunu gösteremez! Çünkü kullanılmayan partiküller kanda arttığı, karaciğer organımız üretmiş olduğu partikülleri kullanmadığı sürece, kolesterol kanda zorunlu olarak yüksek görülecektir. Asıl sorun kolesterol yüksekliği değil, kanda aşırı partikül birikimidir.

Kolesterolünüzün yüksek olması sizlere sadece, karaciğer hücrelerinin kanda biriken partikülleri ve kolesterol moleküllerini kullanamadığı, kanda sürekli biriktiğini gösterir! Bu durum iki nedenle gerçekten de çok sakıncalıdır:

1) Karaciğerdeki hata veya hatalar nedeniyle, kullanılamayan ve kanda biriken partiküller bir şekilde (makrofajlarla) ortadan kaldırılmalıdır. Bu durum damar sertliği ile ilişkilidir (ateroskleroz) bu sırada söz konusu hastalık gelişimi hızlanabilir. Fakat bu durumun sorulmusu yani gerçek özne kolesterol molekülleri değil, kandaki işlevini bir şekilde kaybetmiş, kanda birikmiş olan partikül çokluğudur. İşlevini kaybetmiş her türlü yapı ve moleküler bileşimler, organizma için gereksiz bir yüktür. Bunlar organizmadan bir şekilde (?) uzaklaştırılmaya çalışılır.

2) Bazılarının nedense anlamakta zorlandığı, bizim ilaçlara (statinlere) karşı olduğumuz nokta burada ortaya çıkar. Kullanılmayan, kanda birikmiş olan partiküller ve kolesterol nedeniyle, hücre içinde kullanılabilir kolesterol molekülleri mutlaka azalır. Yani erkeklik, dişilik hormonları, D vitamini ve kolesterolden yapılan onlarca sayıdaki organizma molekülleri sürekli olarak, hücrelerimizde ve vücudumuzda yetersiz kalır. Kanımızda kullanılmayan partikül artışına bağlı kolesterol yüksekliği varken, hücre içinde kolesterol yapımı sırasında ortaya çıkan (Koenzim Q10 vs) ve kolesterol kaynaklı (hormonlar vs) biyokimyasal maddeler son derece azalmıştır.

Tekrar hatırlatmakta fayda var: Karaciğer hücreleri, partikülleri ve kolesterolü kullanmakta yetersiz kaldığında ise elbette doğal olarak kanda birikecek, kolesterol düzeyi de kanımızda kaçınılmaz olarak yüksek görülecektir, bu durum kolesterol için rastlantısal bir zorunluluktan ibarettir.

Anlamak isterseniz, kolesterol-karaciğer ilişkisi bu kadar basit ve kolaydır!

Vücudumuzda benzer mekanizmaya sahip birçok sistem vardır.

Kanda savunma hücreleri, yani lökosit sayısı yüksekse, gerçek suçlu kandaki değeri yükselen lökositler değil, söz konusu lökositlerin artmasına neden olan, enfeksiyona neden olan (bakteri, virüs vb) etkenlerdir.

Kanda üre ve kreatinin gibi değerler yükselmişse böbreklerinizde çok ciddi sorunlar olabilir!

Şekeriniz kanda yüksekse sizin genel anlamda insülin yetersizliğiniz vardır, her ne kadar hastalığa genel anlamda ‘şeker hastalığı’ adı verilmişse de, bunun tıptaki adı ‘insülin yetersizliği hastalığı’dır. Sorun temelde pankreas hücrelerine ait organındadır. Penkreas hücreleri yeteri kadar insülin yapamadığı için kanda şekeriniz birazda zorunlu olarak yükselmiştir!

Kandaki kolesterol yüksekliğinin hala karaciğer hücrelerinin fazla üretimle (anabolizma) ilişkili olduğunu iddia edenler, kandaki partikül birikimlerinde, karaciğer hücrelerinin kandaki partikülleri ve kolesterolü kullanamadığı bir türlü göremeyen uzmanlarımız, doktorlar tarihsel bir tıp ayıbıyla mutlaka karşılaşacaklardır[1].

Okuyucu olarak sizler, karaciğeriniz konusunda dikkatli olun.

Kolesterol yüksekliğiniz varsa, karaciğer hücrelerinde ciddi sonuçları olabilecek bir sorun vardır.
Fakat çok önemli bir avantajımız var: Karaciğer hücreleri organizma içinde kendini en iyi şekilde yenileyebilen organımızdır. Çoğu uzmanın hiç bilmediği veya anlamadığı için yeterince dikkate almadığı doğru bir beslenme tarzı[2], karaciğerdeki bazı sorunların giderilmesine inanılmaz derecede olumlu katkı sağlar. Fakat bizim önerdiğimiz bu beslenme tarzı, çoğu uzmanca iddia edildiği gibi yağsız ve kolesterolsüz bir beslenme tarzı hiç değildir. Uzmanlarca 'kolesterol yüksekliğini bahane edilerek' beslenme ve yağlı besinlerin yasaklanması konusu, bizce büyük bir hata kaynağıdır.

Belki her uzman söylemiyor! Çocuklarda, karaciğer hücrelerindeki partiküllerdeki yıkımla ilgili (katabolik) bozukluklar nedeniyle ortaya çıkan ‘genetik kolesterol yüksekliği’ olgularında ise ‘karaciğer nakli’ seçeneği imkan varsa her zaman aklınızın bir köşeşinde olmalıdır. Çünkü bütün genetik hastalıklar organizma etkilerini, en az bir hücre, doku ve organ üzerinden gerçekleştirir.
Hastalığa ait temel organ biliniyorsa ve imkan varsa, söz konusu organın değiştirilmesi 'genetik hastalığın organizmaya zararlarını' etkisiz kılacaktır...

*******************************************

Hepsi değil belki ama çoğu uzman ve doktorumuz hiç anlayamadı!

İnsan sağlığında bilim felsefesi, mantık gibi kavramlar bazıları için çoktan önem ve anlamını kaybetti!
Mantık ve bilim felsefesi olmadan, sadece deneysel karşılaştırmalar yoluyla, tıp bilimlerinin varolabileceğini düşünmek gibi bir yanılgıya düştüler bilim adamlarımız. Deneysel çalışmalar tıp bilimlerinde elbette önemlidir, fakat mantık ve matematiksel ilkelerini kaybetmiş bir bilimsel anlayışta, yapılan deneysel çalışmalar göz boyamaktan, kendi kendimizi kandırmaktan öteye geçemez.

Şaşırmayın!

Bilim tarihinde onlarca kez tekrarlanan bir ilginç bir oyun bu!

İlk kez olmuyor!

Bazıları mantık ve matematiği kullanarak çok önceden bazı şeyler söylerler. Fakat bazıları söylenenleri hiç dinleme ve anlama gereği hissetmezler, boş verirler.

Örneğin genetik biliminin kurucusu, babası sayılan, matematiksel kanunlarıyla tanınan G. Mendel’in bulguları var olmasına rağmen otuz yıl kadar geciktirilmiştir. Ancak ölümünden sonra Mendel’in bulgu ve çalışmaları William Bateson tarafından yeniden yayınlanmıştır. Zamanın bilgin, bilgiç ve sözde uzman geçinen insanları Mendel’i zamanında hiç anlamamış, kimbilir belki de o zaman anlamak istememiştir…

Aristo’dan sonra dünyanın ikinci öğretmen olarak gördüğü ünlü mantıksal kuramcımız Fârâbî’nin[3] yüzyıllar önce söylemiş olduğu ilginç bir sözü işte bu nedenle çok önemlidir: ‘Mantık ve matematik bilmeyen kadının(hakimin) kararına hiç güven olmaz!’. Bizce G. Mendel’in şanszlığı matematik ve mantık bilmeyen insanlarla karşı karşıya kalmış olmasıdır. Yoksa genetik bilimi, bugün olduğundan çok daha ileri bir düzeyde olabilirdi!....

Bilimsel bulgular zamana ve mekana göre göreceli olarak değişim gösterir.

Bazıları önce görür, bilir, anlar, çalışır.

Bazıları yapılan bu çalışmaları zamanla anlar.

Bazıları yaşadığı sürece hiç anlayamaz!

Çünkü anlamak için öncelikle gerçekten ve isteyerek dinlemek gerekir.

Üzülerek ve sıkılarak belirtmeliyim ki, aradan yüzyıllar geçmiş olsa bile bilimin tutuculuğu, farklı görüşlere klasik pencereden küçümseyerek bakışları hiç değişmiyor. Hepsi olmasa da çoğu araştırmacımız, uzmanımız, doktorumuz henüz daha ‘görmek ve bakmak’ arasındaki farkı dikkate alamıyor…

Belki bizim sorunumuzda bu; karşılıklı olarak birbirimizi hiç takmıyoruz…

Kolesterol teorisindeki saçma sapan bulgulardaki tutarsızlığı gerçekten bilen, insan sağlığı üzerine gerçek anlamda kafa yoran Prof. Dr. Ahmet Aydın gibi bilim adamlarımız yazılarıyla, kitaplarıyla[4] kolesterol tedavisi konusunda uygulanan yönteme itirazlarını her zaman sürdürüyor, bir avuç aydın düşünen bilimci insanlara doğruları anlatmaya çalışıyor.

Daha kaç kişinin, kaç doktorun, kaç akademisyenin ‘kolesterol’ teorisindeki yanlışları söylemesi gerekecek bilmiyorum. Sanırım Amerikan Kalp Derneği’ni (AHA) ikna etmeden, bizim Türkiye’deki derneğimizin bazı üyeleri (TKD) ve doktorlarımız kolesterol konusundaki mantıksızlığa, statin ilaçlarına hiçbir zaman ‘dur bu yanlışmış arkadaş’ diyemeyecekler. Kendilerince sözde en güvendikleri kurumu (AHA) referans alıyor ve onun izinden adım adım gidiyorlar. Onlarda belki kendilerince haklı. Fakat unuttukları çok önemli ince bir nokta var: Sürekli başkalarının izinden gidenlerin, takip ettiklerini kişileri, kurumları geçme şansı yoktur. Kendileri hiçbir zaman takip ettiklerinden daha iyi ve kaliteli veya daha az hatalı olamazlar! Her zaman takipçi ve taklitçi konumunda kalmaya ömür boyu mahkum olurlar. Bizce sürekli birilerinin sadece izinden gitmek, bilimi ve bilimsel yaratıcılığı öldürür!...
Çeşitli reklamlarla daha fazla hasta sahibi olabilirsiniz, ama kariyer durumunuz ne olursa olsun, maalesef bilimci olamazsınız!

Başkalarını ben bilemem!

Fakat ilgili derneklerin kolesterol teorisindeki söylemleri şayet mantığıma uymuyorsa, sıradan bir vatandaş olarak beni ne Amerikan Kalp Derneği (AHA) ne de FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) zerre kadar bağlamaz!

İnsan hakları, daha da önemlisi ‘hasta hakları’ diye bir şey var! Yani ‘kolesterol’ konusunda uygulanan tedavi şekli hoşuma gitmiyorsa, bana mantıksız geliyorsa, doktorum beni bu konuda ikna edemediyse tedaviyi rahatlıkla bireysel olarak reddetme[5] hakkına sahibim.

Çünkü kolesterol yüksekliği sorunu, karaciğerin fazla kolesterol üretimiyle birinci derecede hiç ilgili değil. Öncelikle doktorlarımızın, uzmanlarımızın ‘kolesterol yüksekliğinin, hücrenin aşırı kolesterol yapımıyla ilgili olmadığını’ anlaması gerekir.

Hücrede, hücre içinde kolesterol üremiyle ilgili bir sorun olsa, kolesterol gerçekten hücre içinde fazla üretiliyor olsa ve hücre sitoplazmasında kolesterol miktarı (enzimler değil!) çok olursa, elbette AHA ve FDA görüşlerini vatandaş olarak bende dikkate alırım. Böyle bir durumda elbette kolesterol düşürücü (statin) ilaçlar kullanılabilir ve kimse buna itiraz edemez!

Ama kolesterol yüksekliği sorunu hücrenin kolesterol üretimiyle ilgili bir sorun değilse, kolesterol yüksekliği kanda kullanılmayan partiküllerin birikiminden kaynaklanıyorsa, neden hücre içinde kolesterol yapımını statin ilaçlarıyla durdurayım ki?

Bu ne biçim bir bilimsellik, ne biçim bir mantıktır?

Hadi karaciğer hücreleri kaynaklı, genetik kolesterol yüksekliğinde, kolesterolün birikim kaynaklı yükselmediğine beni, neyse bırakın beni bir kenara, ‘kendi aklınızı ve mantığınızı’ bir parça ikna edin de görelim bakalım!

Bilim bazen gerçekten zordur.

Özgür bir kafayla, bağımsız bir şekilde bilimle ilgilenecekseniz, unutmayın: Gerçekten oturmuş bir bilim anlayışında, sadece iğne ile kuyu kazmaya çalışmak değildir zor olan, iğneyle kuyu kazmak bu işin bence en kolay kısmıdır!

Asıl zorluklar tam da bu noktada başlar…

Bilim bazen, çok ama çok geride kalanları büyük bir sabırla bekleme sanatıdır!



Mevlüt Durmuş
Uzm. Biyolog
http://www.kolesterolmasallar.blogspot.com/
9 Kasım 2009
Dipnot ve açıklamalar
[1] Mevlüt Durmuş (2009). Kolesterol ve Akıl Oyunları. Hayykitap. İstanbul
[2] Prof. Dr. Ahmet Aydın (2009). Taş Devri Diyeti. Hayykitap. İstanbul (www.beslenmebulteni.com)
[3] Fârâbî (871-950). Her Türk vatandaşının adını çok iyi bildiği (!) fakat düşüncelerini çoğu vatandaşımızın hiç kavramadığı ünlü Türk-İslam filozofu..
[4] Prof. Dr. Ahmet Aydın (2009). Taş Devri Diyeti. Hayykitap. İstanbul.
[5] Sağlık Bakanlığı, Hasta Hakları, Madde 25- Kanunen zorunlu olan haller dışında ve doğabilecek olumsuz sonuçların sorumluluğu hastaya ait olmak üzere; hasta kendisine uygulanması planlanan veya uygulanmakta olan tedaviyi reddetmek veya durdurulmasını istemek hakkına sahiptir. Bu halde, tedavinin uygulanmamasından doğacak sonuçların hastaya veya kanuni temsilcilerine veyahut yakınlarına anlatılması ve bunu gösteren yazılı belge alınması gerekir. Bu hakkın kullanılması, hastanın sağlık kuruluşuna tekrar müracaatında hasta aleyhine
kullanılamaz.