cholesterol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cholesterol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Haziran 2009 Perşembe

KOLESTEROLÜN MASUMİYETİ TARTIŞMALARINDA BİZ NEREDEYİZ?





Kolesterol yalanları ve kolesterol
ilaçları satan şirketler zor durumda.
Çünkü artık gerçek gündemi söylenen yalanlar değil,
gizlenen gerçekler belirliyor.
Asıl soru işe şu; Türkiye' olarak
biz bu gerçeklerin neresindeyiz!













KOLESTEROLÜN MASUMİYETİ TARTIŞMALARINDA BİZ NEREDEYİZ?

Takvim Gazetesi hiç bir zaman sınır tanımayan kolesterol yalanları ve kolesterol tacirleri ile ilgili güncel konuları, Prof. Dr. Uffe Ravnskov, Prof. Dr. Mary Enig ve Prof. Dr. Robert Prittin ve Shane Ellison gibi çeşitli uzmanların görüşleri doğrultusunda tekrar ele almış. Böylece son derece güzel ve anlaşılabilir bir yazı dizisi ortaya çıkarmış. Kısaca 'bu iş yakında biter, söylenenler unutulur, insanlar yine kolesterol yüksekliğinin zararlarına inanırlar ve biz yine bildiğimiz okuruz' diye bekleyenler biraz yanıldılar.


İnsanların kulaklarına 'kar suyu'kaçtı' bir kere bu yazıların sonu bizce hiç gelmez, birbirinden farklı, birbirini hiç görmeyen, çok farklı ülkelerdeki araştırmacılar tarafından ortaya koyulan bu yazı dizileri, haberler 'kolesterol gerçekleri' ortaya çıkıncaya kadar bitecek gibi görünmüyor[1]

Alim olmakla 'arif' olmak bir birinden çok farklı kavramlardır. Her insan alim olmayabilir, olayların neden ve sonuçlarını, nasıl ortaya çıktığını detaylarıyla bilmeyebilir. Fakat yine de bir yanlış varsa, yanlışlığı inanılmaz bir bir şekilde kavrayabilir! Bizim ülkemiz de de 'arif' olan bir çok insan olduğunu tahmin etmek güç değildir.

Yazılarımızı takip edenlerin bildiği gibi, yıllardır bizde bazı dostlarımızla birlikte aynı şeyleri insanlarımıza sürekli olarak anlatmaya çalışıyoruz. Kolesterol oyunları konusunda kendi çapımıza, bazıların deyişiyle boyumuza posumuza, şeklimize şemalimize bakmadan (?) sürekli yazıp çiziyoruz.

Fakat söz konusu yazıya kaynak gösterilen değerli uzman ve akademisyenlerin yurtdışı referanslı olması, bizler için yeni olmasa da 'bizi dikkate almayanlar' için gerçekten önemli. Çünkü ‘yurt içindeki’ araştırmacı ve akademisyenlerimiz de aynı konuları defalarca dillendirmiş olmasının onların gözünde maalesef pek 'kıymet harbiyesi' yok gibi görünüyor. Bu nedenle gazete editörü bizce de yapabileceğinin en iyisini, en doğrusunu yapmış; 'madem bizimkileri duymuyorsunuz, alın size yabancı kaynaklı kolesterol yalanları' dercesine...

Belki biraz bireysel kıskançlığımız, belki de ulusal hassasiyetimizle ilgili. Fakat yine de kendi insanımızı ve araştırmacılarımızı kırmadan, dökmeden birazcık eleştirmemiz gerekiyor. Aynı konular yurt içinde defalarca söylendiği halde yeterince dikkat çekmezken, neden yurt dışı referans gösterilip ifade edilince dikkat çekebiliyor? Yumurtayı, tereyağını, eti, fındığı, cevizi Türkeye'de yıllardır söyleyen profesörler, uzmanlar her zaman vardı.

Fakat aynı şeyler dışardan, yabancı kaynaklı söylenince daha çok duyuldu ve dikkat çekti!

Bilgi aynı, fakat bilgiyi sunan kişiye göre insanlarımızın algıları değişiyor!


Bu işte bir tuhaflık var, peki ama neden?

Bizce nedenlerin tümü olmasa da biri çok belirli. Kurunun yanında yaşlar da yanıyor! Ve kolesterolün masum olduğunu düşünen yerli akademisyenler ve araştırmacılarımız ise maalesef bu yerin yaş kısımlarında bulunuyor!

Ayrıca bilimsel ve akademik anlamdaki ‘aşağılık kompleklerimizi’ bastırabilmek için mutlaka yabancı bir araştırmacıya, bir kaç akademisyene gönderme yapmak, onlardan alıntılar yapmak içine düşmüş olduğumuz bilimsel aşağılık komplekslerimizin sonucu ortaya çıkıyor. Bu anlayış ben de dahil hepimizde az veya çok var. ‘Yurt dışındaki Türk bilim adamının büyük başarısı’ adı altında verilen çok çeşitli haberler de bizce hemen hemen aynı özelliği taşır, yani isterseniz kendi bilimsel komplekslerimizi bu çeşit haberlerde de görebilirsiniz: İyi de o Türk bilim adamı o araştırmayı Türkiye’de yapmamış, yapamamış ki… Araştırmacı elbette Türk olabilir, peki ya yapılan araştırmanın kendisini için Türkiye’li, Türkiye’den çıkmış, Türkiye’de yapılmış diyebilir misiniz?

Bazılarının ne söyleyebileceğini az çok tahmin edebiliyorum! Elbette biz de biliyoruz; en büyülü cümlelerden biri budur ve ben de bu söze bayılırım; bilim evrenseldir. Bilim evrensel olduğu için, nerede ve kim tarafından yapıldığı, insanlara faydası açısından bakıldığında çok ta önemli değildir. Fakat söz konusu tartışmamız bilimin evrenselliği ile ilgili değil. Sıkça adını andığımız veya sürekli arkasına saklandığımız evrensel bilim düşüncesinde Türkiye'nin nerede olduğudur!

Asıl cevap bulunması gereken sorulardan biri sizce bu değil mi?

Türkiye'de yaşıyorsanız mutlaka daha önce yurt dışında yapılmış ve söylenmiş konuları okumalı daha sonra kaynaklarıyla söylemelisiniz. Yoksa etiket meraklısı dostlarımızdan hemen 'şarlatan' etiketini yersiniz. Kısaca önceden kıyısından, köşesinden hakkında hiçbir şey söylenmemiş herhangi bilimsel konuda Türkiye’de tümüyle orjinal (kendine özgü) bir akademik bilimsel yayın yapamazsınız ve bu imkansızdır! (O zaman kitap yazarsınız!)

Bu kolesterolün masumiyeti konusunda da durum çok farklı değil! Bir şekilde mutlaka kibarca reddedilirsiniz. Farklı ve aykırı düşünceler, bizden çıkmamalı mutlaka dışardan gelmelidir! Belki o zaman duymayan kulaklarımız açılır ve söylenenleri dikkate alırız!

Aslında etiket ve etiketçilik sevdamız, farkında olmadan hepimizde farklı bir şekilde yer bulmuştur. Ben şuyum, ben buyum, ben çok güzel araştırma yaparım 'sen kim oluyorsun ki' diye devam eden konuşmalara kişisel olarak çok şahit olmuşumdur. Dolayısıyla aykırı düşüncelere sahipseniz, sizden beklenen bir şekilde yurt dışına çıkmanız, kendiniz olmasanız da yaptığınız çalışma ve araştırmanızın biraz Amerikan, biraz İngiliz, biraz Fransız ülkesi patentli olması gerekir. Ve buradaki üniversitedeki akademisyen ve araştırmacılardan da genel olarak öyle yapılması istenir. 'Yurt dışında şu araştırmayı yapan asistan' olarak tanınmak ve öyle hava atmak akademik platformlarda son derece önemlidir. Daha sonra da oturup hiç sıkılmadan, kendi akademik davranış modellerimizi görmeden, Türkiye'den 'neden beyin göçü' oluyor diye 'akademik' araştırmalar ve günlerce bir sonuca ulaşmayan tartışmalar yaparız.

Bazen kazara Türkiye'de ortaya çıkan birkaç orjinal bilimsel yayın ve düşünce ise, bu temel varsayımın kurallarını, bizim gibi gelişmekte olan ülkeler açısından çok fazla değiştiremez. Çoğunlukla sizlere çok orijinal olduğu ifade edilen birçok yayının ise, yurt dışı kaynaklı olduğunu sizlerde günümüz bilgisayar teknolojisiyle çok rahat bulabilirsiniz! Tamamen atıyorum, şayet böyle bir araştırma varsa kimse alınmasın, yurt dışında 'sporcuların laktik asit düzeyleri' üzerine bir araştırma yapılmıştır, bizimkiler alıp onu 'basketbolcularda laktik asit düzeyleri' şeklinde akademik bir araştırma sunarlar. Tıpkı ticari şirketlerin, şirket isimlerinde bir harfin farklı olması gerektiği gibi, bir kaç küçük değişiklik Türkiye'de akademik araştırma için yeterlidir. İşin tuhafı böyle bir araştırma hiç yapılmamışsa, sizin basketbolcuların 'laktik asit' düzeyleri üzerinde çalışma yapmak istemeniz de riske girebilir!


İşte bu nedenle sakın ola ki, elektronik ve benzeri mallarda Çin vatandaşlarına taklit ve kalitesiz ürünler ortaya çıkarması nedeniyle kızmayın, orijinal düşüncelere ulaşılıncaya kadar taklit (öykünme) her alanda kaçınılmaz olarak evrensel bir zorunluluktur. Yıllar önce Japonya'da bu işlere böyle başlamıştı.

Şimdi Japonya'yı tutabilene aşkolsun!...

Size inanılmaz gelse de, bilim de çoğu zaman aynı aşamalara sahiptir.

Üzücü olan bizimkilerin taklit yapıyor olmaları değil, sürekli olarak yaptıkları işin hep taklit noktasında kalıyor olmasıdır!...

Asıl konumuza geri dönelim!

Peki bizim yıllardan beri savunmuş olduğumuz 'kolesterol hakkındaki' düşüncelerimiz orjinal mi?
Bunu gerçekten zaman gösterecek fakat bildiğim, araştırdığım kadarıyla evet bizim kolesterolün masumiyeti konusunda ortaya koyduğumuz düşüncelerimiz tamamen orjinal, türkçe deyimle tamamıyla kendine özgü! Hatta kolesterol hakkındaki görüşlerimize hiç katılmayan bazı dostlarımıza göre 'mantıklı ve orjinal' bir komedi, fakat nedense kimseyi güldürmüyor!

Burada açıkça belirtmeliyim ki, bizim kolesterol hakkındaki kişisel görüşlerimiz bazı dostlarımızın da bildiği gibi 1990'lı yıllara kadar dayanıyor. O zamanlar elimizde sadece matematiksel bir denklem vardı. Olaylar zaman içinde gelişti ve günümüze kadar oldukça fazla dallanıp budaklaştı. Bu nedenle bu gün için çoğu araştırmacı tarafından rahatça söylenebilen, kolesterolün masum olduğu görüşlerine sonuna kadar katılırım. Fakat kolesterol yüksekliği ile ilişkili bazı konular, neden–sonuç ilişkilerinin yorumlanması ve insan yaşamı ile ilişkilendirilmesi konusunda Prof. Dr. Uffe Ravnskov, Prof. Dr. Mary Enig ve Prof. Dr. Robert Prittin gibi çok değerli araştırmacılardan, biyolog olarak biz biraz kendimize göre farklı düşünüyoruz.


Temel konularda birleştikten sonra bazı düşünce farklılıklarını aslında normal karşılamak gerekir. Zaten çoğu akademisyen dostlarım bu düşünce farkımızı biliyorlar. Kısaca, kolesterolün gerçek bir yükseklik olmadığını (göreceli), kolesterolün partiküllere bağımlı olduğunu, kolesterol yüksekliğinin partikül metabolizmasına bağlı yıkım (katabolizma) hatalarında, partikül artışına bağlı olarak ortaya çıktığını, partikül sayısı artmadan kolesterol düzeyinin yükselemeyeceğini de düşünüyoruz. Çok daha da önemlisi bize göre kolesterol moleküllerinin karaciğer hücrelerinde (anabolizma) fazla yapımı diye bir şey de yok, sadece bu nedenle dahi kolesterol düşürücü (statin) ilaçlar bizce kullanılamaz! Kolesterol konusu, partikül bazında tamamıyla göreceli, partiküller temelinde yüksek kolesterol değil, tam tersine partikül yapılarınız dikkate alındığında partikülleriniz üzerinde (small LDL) düşük kolesterol bile söz konusu dahi olabilir vs vs....


Ve daha henüz söylenmemiş, belki ilerleyen zamanlarda söylenebilecek onlarca ayrıntı....


Okuyucu olarak size göre farklı bir açıdan bakıldığında, bizim 'kolesterol konusundaki aykırı' düşüncelerimiz ‘ne İsa’ya ne de Musa’ya’ hiç bir fayda sağlamıyor gibi görünebilir. Fakat bilimle gerçekten bir 'hobi' olarak ilgileniyorsanız ne İsa, ne de Musa'ya takılıp kalmazsınız. Sizler yine de görünüşe çok aldanmayın. Prof. Dr. Uffe Ravnskov, Prof. Dr. Mary Enig, Prof. Dr. Robert Prittin ve bir çok araştırmacıyla kolesterolün masumiyeti ve kolesterol ilaçlarının zararları konusunda hem fikiriz. Sadece söz konusu zararların 'neden ve nasıl' oluşabileceği, kolesterolün nasıl yükseldiği, gerçekten kolesterolün (göreceli) yüksek olup olmadığı konularında farklı düşünüyoruz. Bizim yolumuz tam bu noktadan sonra bütün araştırmacılardan, ister istemez, biraz da mecburiyetten ayrılmak zorunlu kalıyor…

Kısaca bizim kolesterolün masumiyeti konusunda farklılığımızı anlayabilmek, daha sonraki iş....

Yurt içinde bizim gibi aykırı görüşlere sahip araştırmacılarımızı zaten biliyorsunuz, fakat Prof. Dr. Uffe Ravnskov, Prof. Dr. Mary Enig ve Prof. Dr. Robert Prittin gibi yurt dışındaki araştırmacıların neler söylediği, yıllardır neler söylemeye çalıştıkları gerçekten çok önemli...

Adı geçen akademisyen ve çeşitli uzmanların ‘kolesterolün masumiyetiyle ilgili’ görüşlerinin mutlaka çok iyi anlaşılması ve bu görüşlerin akıl yoluyla kavranması gerekiyor. Okuyucu olarak asla unutmamanız gereken nokta, bir bilimsel sorunun aşılabilmesi için, öncelikle gerçek sorunu bütün çıplaklığı ile görülmesi gerekliliğidir. Prof. Dr. Uffe Ravnskov, Prof. Dr. Mary Enig ve Prof. Dr. Robert Prittin gibi araştırmacıların yazıları ve araştırmaları da söz konusu kolesterol tartışmalarındaki çıplaklığı en iyi gösteren örnekler içerirler, kulağa kar suyu kaçırmak, beyne oksijen gönderebilmek için mutlaka gereklidirler.

Gerçek anlamıyla görülemeyen, anlaşılamayan sorunlar hiçbir zaman çözülemezler. Yani bir yerlerde çok uzun zamandan beri çözülmeyen, çözülmeyi bekleyen bir sorun varsa, sorun yüz yıllarca süren insanların akılsızlığı değil, aklın yanlış yolda ilerlemeye çalışmasından kaynaklanır. Akıl bazen karşınıza çıkan herhangi bir yolda bir yöne dosdoğru yürümek değil, doğru yolda olup olmadığını sorgulayabilmeyi de gerektirir. Gerçekten doğru yola girildiğinde aklın evrensel kuralları yine görevini yapacak, kendi yolunda yüremeye devam edecektir. Hepimizin, her şeyin 'yoldan çıktığı' zamanlar elbette olabilir. Biz işte bu nedenle tümüyle olmasa da, genel olarak çoğu araştırmacının gerçek bilimsel sorunu göremediği, gerçek sorunu gözden kaçırdığı ve bu nedenle yanlış yola girdiği düşüncesini taşıyoruz.


Türkiye’ye özgü bizim çözüm önerilerimiz zaten uzun zamandan (2003 yılından) beri matematiksel formül halinde zaten var. Şayet bilim dediğiniz alanda matematiksel bir denkleminiz varsa, geriye kalan sadece teferruattır ve zaman meselesidir. Hipotez ve teoriler çok farklıdır. Bazıları sadece eldeki akademik verilerle, karşılaştırma yoluyla doğrulanmaya çalışılır. Fakat hipoteziniz ve teorinizin sadece deneysel karşılaştırma değil de, matematiksel bir bağıntısı varsa içiniz daha rahat olur. Çünkü matematiksel bir teori ya da hipotez, sadece matematikle geçersiz kılınmak, sadece matematikle yalanlanmak zorundadır. Ve kolesterolün masum olduğu görüşlerimize karşı olarak, ısrarla kolesterol suçludur düşüncesinde olan akademisyen ve uzmanların asla başaramayacağı, değiştiremeyeceği tek olgu matematiktir.

Bizim düşüncelerimize göre kolesterol yüksekliğinin tek parametredeki masumiyeti, kolesterol ilaçlarının (statin) organizmaya zararları tartışılmaz, fakat böyle bir masumiyet durumunda bile, kolesterolün neden ve hangi gerekçelerle yükseldiğinin, diğer insanlara göre neden farklılaştığının da mutlaka açıklabilir olması gerekir. Prof. Dr. Uffe Ravnskov, Prof. Dr. Mary Enig ve Prof. Dr. Robert Prittin gibi çok değerli araştırmacıların düşüncelerinde, bizim eksik ve yetersiz gördüğümüz noktalar da tam da burada şekillenir. Kan kolesterol yüksekliğinde ortaya koyulan neden-sonuç ilişkileri daha önceki yazılarımızda defalarca yazdığımız gibi bizce son derece yanlıştır ve yine bizce ‘kolesterol konusundaki tartışmalar’ aynı mantık sistemiyle asla devam edemez. Daha doğrusu zorla da olsa devam ettirilebilir fakat kolesterol tartışmaları hiç bitmez ve insanlara faydalı olacak gerçek bir sonuca ulaşılamaz.


Ve bizce ilaç şirketlerinin ve bu konudan bir şekilde bilerek yarar sağlayanların şu an için günümüzde asıl istediği de konunun bu noktada takılıp kalması, asla gerçek çözümün hiç ortaya çıkmamasıdır. Ve 'kolesterol konusunda' birbirine karşıt görüşlerin 15-20 yıl kadar karşılıklı olarak sürekli tartışmasıdır. Karşıt görüşlerin tartıştırılması da ilaç şirketlerinin ciroları açısından hiç te fena olmaz!

Çünkü matematiksel ve mantıksal kuralları belli olmayan tartışmalardan, görüş ve düşüncelerinizde çok haklı olsanız bile hiç bir sonuç çıkaramazsınız!

'Kolesterol ilaçları ve kolesterol yüksekliği' konusundan bilinçli olarak çıkar sağlayan kaymak tabakaki azınlık bir yana bırakılacak olursa, bize göre konu aslında her bireyin, her insanın, her doktorun çok rahat kavrayabileceği kadar basittir! Yani kolesterol yüksekliği ve kolesterolün masumiyeti konusunu isterse, bir ilköğretim öğrencisine bile anlatılabilir.

Fakat kolesterol konusunun bir öğrenciye anlatılabilmesi, düşünüldüğü gibi 'öğrencinin çok zeki' olmasından değil, öğrencinin bu konularda ön yargılarının olmamasından kaynaklanır!

Kısaca konuyla ilişkili olan, bu konuda çalışan insanlarımızın kolesterol hakkındaki ön yargıları kolesterolün masumiyetinin kavranmasını zorlaştırmaktadır.


Özellikle bazı çıkar çevreleri 'kolesterol' konusunun böyle kolayca anlaşılır olmasını da istemez, her şeyi çok kompleks ve son derece karmaşık olaylar gibi anlatmaya çalışırlar ki, bu da ayrıca uğraşılması gereken bir sorun!

Yazılarımızı sürekli takip eden okuyucular açısından bizim farklılığımız çok açık bir şekilde görünür olmakla birlikte, çok yakın bir zamanda söz konusu düşünce farklılığımızı ve bu konunun çözümüne ait düşüncelerimizi ve kendimizce görmüş olduğumuz temel mantık hatalarını ‘kolesterol ve akıl oyunları’nda bir kitap olarak ortaya koyacağız. Ve bu akıl oyunlarını oynamak için ulaşabildiğimiz, aklına ve zekasına güvenen her bireyi ayırım yapmadan bu oyunu oynamaya davet etmiş olacağız!


İsteyen oynar, istemeyen oynamaz!

Fakat bu oyunu iyi oynamak isteyenlerin yurt içinde kolesterolün masumiyeti savunan araştırmacılarımız, profesörlerimiz yanı sıra, Prof. Dr. Uffe Ravnskov, Prof. Dr. Mary Enig ve Prof. Dr. Robert Prittin ve Shane Ellison gibi araştırmacıları da çok iyi anlaması gerektiğini de mutlaka söylemeliyiz!...


Mevlüt Durmuş
Biyolog
25 Haziran 2009







[1] Ek. Takvim Gazetesi’nde şu ana kadar yayınlanan kolesterol yalanları.

Kolesterol Yalanları

İlaç şirketlerinin daha fazla para kazanmak için başvurdukları yöntem, genelde hastalık üretmektir. Dünyaca ünlü profesörlere göre 'kolesterol yalanı' da bu şekilde ortaya çıktı
ABD'nin en başarılı isimlerinden biri olarak kabul edilen Prof. Dr. Mary Enig ve Prof. Dr. Robert Pritikin, kolesterolün "koca bir yalan" olduğunu kanıtladı. Profesörler çalışmalarında ilaç şirketlerinin gelirlerini artırmak için "doğal" olan birçok konunun nasıl hastalık olarak empoze edildiğini kanıtladı.




100 MİLYAR DOLAR GELİR: Uzmanlar, "Amaç insan sağlığını düzeltmek olsaydı, şu anda kolesterol düşürmek için, son derece pahalı ilaçlara yatırılan paranın sadece birkaç milyar dolarının, sigara içimini azaltmak, bedensel aktiviteyi artırmak ve beslenmeyi geliştirmek için yapılacak kampanyalara ayrılması gerekirdi. Ancak yapmıyorlar. Çünkü kolesterolü büyük bir tehlike olarak gündemde tutarak, 100 milyar dolar ekstra gelir elde ediyorlar. Yapılan araştırmalarda kalp hastalıklarına yakalanan kişilerin yüzde 50'sinde kolesterol olurken, diğer yüzde 50'sinde bu sorun yok. Bu da "Kolesterol kalp hastalıklarına neden olur" iddiasının doğru olmadığını gösteriyor. Gündelik risklerinizin, ölümcül hastalık olarak adlandırılıp adlandırılmayacağına karar veren üst düzey uzmanlardan büyük bir çoğunluğu da size ilaç satmaya uğraşan şirketlerin bordrolarından besleniyor. Temel satış stratejisi, insanların genel rahatsızlıkları algılama şeklini değiştirmek. Kısaca 'doğal süreçleri' hastalıklara dönüştürmektir" diyor.



TANIM SÜREKLİ DEĞİŞİYOR: Diğer hastalıklarda olduğu gibi, "yüksek kolesterol" tanımı daha fazla sayıda insanı hasta sınıfına sokmak için başta ABD olmak üzere birçok ülkenin ilaç şirketleri tarafından düzenli olarak yenilenmektedir. 2001 yılında yapılan, kolesterol sınırlarındaki genişletme aniden ve şaşırtıcı oldu. O kadar aşağı çekildi ki bir gecede hasta insan sayısı neredeyse üçe katlanmış oldu. Hasta insan sayısı, 13 milyondan 36 milyona çıkmıştı. Genişletilmiş yeni tanımın 14 yazarından 5'inin, kurulun başkanı da dahil ilaç üreticileri ile mali bağlantılarının olduğu ortaya çıktı. 2004 yılında başka bir uzman grubu bu kılavuzu yeniden yazdı. Bu uzmanlar 40 milyon Amerikalı'nın, yaşam biçimlerinde yapacakları değişikliklerin yanı sıra kolesterol ilaçlarını kullanmaları halinde daha mutlu bir hayat süreceğini açıkladı. Böylece ilaç şirketlerinin kazançları daha da büyümüş oldu.



BİRÇOK ÜLKENİN SAĞLIK SİSTEMİ ÇÖKTÜ: Günümüzde en çok kolesterol ilaçlarına para harcanıyor... Bu ilaçların bütçeye yükü o kadar ağır ki Doğu Avrupa ülkeleri gibi yoksul devletlerin tüm sağlık sistemi iflasın eşiğinde. Tıp dünyasında yaygın olarak kabul gören bir gerçek, kolesterol kalp krizi geçirme olasılığını etkileyen birçok etmenden sadece biri. Buna rağmen, kolesterol konusu büyük ilgi görüyor. Çünkü kandaki seviyesini ilaç tedavisiyle düşürmek mümkün. Bunun ilacını çıkarmak hiç de zor değildi. Aslında daha hareketli bir hayat ve sigarayı bırakmak, beslenme düzenine uymak, sağlıklı yaşam için başlıca gereksinim.


DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ DEHŞETE DÜŞTÜ: WHO (Dünya Sağlık Örgütü) çalışanları, morgda bir cesedi gösteren reklamdan dehşete düşmüşlerdi. Reklamın başlığı "Kan kolesterolünün küçük bir ölçümü bunu önleyebilirdi" idi. Amaçları ölüm korkusunu pazarlayarak ilaç pazarını genişletmekti. Oysa bu reklamın asıl amacı, sigara, hareketsiz bir yaşam biçimi, dengesiz beslenme, aşırı şişmanlık, yüksek tansiyon, diyabet, yüksek kan kolesterolü gibi birçok faktöre bağlı kalp hastalıkları konusunda toplumu bilinçlendirme iddiasındaydı! Bütün bu riskler arasından "sadece kolesterole" işaret ediliyordu. "Sigara içenler, aşırı şişman kişiler veya hareketsiz bir hayat sürenler, ilaç alarak kolesterol değerlerini düşürebilirler" algısı kişilere empoze edildi. Ve bu reklamların sonunda sigara içmeye, yüksek kiloda kalmaya, az hareket etmeye devam edenlerin sayısında artış yaşandı.


ABD Gıda ve İlaç Kurulu FDA'nın birçok çalışanının maaşını ilaç şirketleri ödüyor. İşte bu nedenle birçok kolesterol ilacı, 'Çok özel' olarak lanse edildi
ABD'de ilaçların piyasadan çekilip çekilmeyeceğine, ilaçların güvenilirliğine ve etkinliğine, bir kamu kuruluşu olan, Gıda ve İlaçKurulu FDA karar vermekte. İlaç şirketleri de bunun bilincinde olarak kolesterol haplarının daha güçlü pazarlanması için FDA ile yakınlık kurdu. 1990'larda ABD'de kullanıcı ödemeli yeni bir sistem uygulamaya kondu. Bu, FDA'nın ilaç inceleme işinde masrafların yarıdan fazlasını doğrudan ilaç sanayinin karşılaması anlamına geliyordu.Bir ilacın piyasadan çekilmesi talebini kendi maaşlarının ve iş arkadaşlarının maaşlarının bir kısmının yok olması anlamını taşıyordu. Prof. Dr. Enig ve Prof. Dr. Pritikin, bu sayede ilaç şirketleri kolesterolün çok tehlikeli olduğu mesajını yaydığını ve sonra da FDA'nın ilaçları onaylamasını sağladığını söylüyor. İstatistik hileleri de kolesterol ilaçların satışını artırması için kullanıldı.


Yüzde 33 azalttığı söylenir: Kolesterol, yüksek tansiyon gibi hastalıklarla ilgili istatistikler hileleri hazırlandı. Örneğin; kolesterol ilacı reklamında, bir ilacın kalp krizi riskini yüzde 33 azalttığı söylenir. Ancak bu ilacı, 5 yıl boyunca her gün içtiğiniz takdirde kalp krizi geçirme riskinizin yüzde 3'ten ancak yüzde 2'ye düşeceği asla söylenmez.


Tereyağ kolesterolü yükseltmez: Alberta Üniversitesi profesörü Spencer Proctor ve asistanı Flora Wang tarafından yapılan araştırmada, 16 hafta boyunca deney farelerine tereyağı ve inek etinde bolca bulunan vaksenik asit bakımından zenginleştirilmiş diyet uygulandı. Vaksenik asidin vücutta kolesterol başta olmak üzere birçok rahatsızlığa sebep olan şilomikronların oluşmasını yavaşlattığı gözlemlenirken, deney sonunda kötü kolesterol olarak bilinen LDL başta olmak üzere, toplam kolesterol ve trigliseritte düşüş görüldü. Flora Wang, "Tereyağı, sığır eti ve türevlerinde vaksenik asid oranı en az yüzde 70'tir. Araştırmanın bizi en çok sevindiren sonuçlarından biri, metabolizmada birçok hasara sebep olan şilomikronların oluşmasının bu yolla yavaşlatılabileceği olmuştur. Bugüne kadar zararlı etkilerinden korktuğumuz doğal yağlar, aslında sağlığımız için son derece faydalı. Tereyağı ve sığır etinin kalp krizi riskini düşürmesi, şeker hastalığı ve obezite tedavisine yardımcı olması ve kolestrole iyi gelmesi, artık bir realite" dedi.

Potansiyel müşteriler para yağdırıyor!
İleride kalp krizi geçirme riski olanlara kolesterol hapı öneriliyor. Bu yöntemle, milyonlarca kişi potansiyel müşteri haline getiriliyor. İlaç şirketleri de bu pazardan milyarlarca dolar kazanıyor
Tıpta son yıllardaki en önemli tehlikelerden biri de hastaların değil, laboratuar sonuçlarının tedavi edilmesi şeklindeki yaklaşım olduğu bir gerçek. Her kolesterolü yüksek olan kişiye, kaşına gözüne bakılmaksızın hemen "kolesterol düşürücü ilaç" yazılması da bunun en vahim örneği. Uzmanlar, "daha önce kalp hastalığı geçirmiş veya ileride geçirme riski yüksek olan insanların yarar göreceği" bu ilaçların milyonlarca insan tarafından gereksiz yere kullanıldığına dikkat çekiyor. Prof Dr. Enig ve Prof. Dr. Pritikin, "İlaç firmalarının müthiş pazarlama taktikleri ile kolesterol fobisi tüm dünyayı sarmış durumda ve milyonlarca kişi potansiyel müşteri haline getiriliyor. Maalesef, birçok doktor da kolesterol yüksekliğinin mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğunu söylüyor. Oysa, yüksek kolesterol tek başına bir hastalık olarak lanse edilemez.


ÖNEMLİ OLAN KALP HASTALIĞI: Gelecekte kalp hastalığı veya inme ihtimallerini artırabilecek birçok risk faktöründen sadece biri. Gerçek bu ama maalesef doktorların çoğu, bu ilaçların sağlıklı kadın ve erkeklerde kalp hastalıkları ve inmelere bağlı ölümlerin önlenmesine anlamlı şekilde katkıda bulunduğuna dair bir kanıt olmadığının farkında bile değil veya ilaç şirketlerinin daha da güçlenmesi için hastalarına yalan söylüyor" dedi. Ray Moynihan ve Alan Cassels' in kaleme aldıkları "Satılık Hastalıklar" isimli çalışmada da ilginç bir çok detay var. Kitapta, "Herkesi kolesterolden korkuttuk. Asıl hedefin kolesterol sayılarınızı düşürmek olduğunu sanıyorsunuz. 'Önemli olan kolesterol rakamınız' sloganını duyuyorsunuz ama işin aslı öyle değil. Önemli olan, kalp hastalığı riskinizi düşürüp düşürmediğiniz. Kolesterol hastalığın kendisiymiş gibi gösterildiğinden, tedavinizin başarısını kolesterolünüzün düşmesiyle tanımlayabilirsiniz. Sanki kolesterolün kendisi asıl sorunmuş gibi'' yazıyor.


HİÇBİR YARARI YOK!

Kan kolesterol düzeyleri giderek daha aşağı çekiliyor. Bu yeni kriterlere göre, mesela dünyanın en sağlıklı insanlarının yaşadığı Norveç'te 40 yaşın üzerindeki erkeklerin yüzde 85'i ve kadınların yüzde 20'si "yüksek risk" grubuna giriyor ve kolesterol düşürücü ilaç kullanmaları gerekiyor. Oysa, dünyanın önde gelen tıp dergilerinden olan Lancet'de geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir metaanaliz, kolesterol düşürücü ilaçların kalp hastalığı olmayan her yaştaki kadınlarda ve 69 yaşın üzerindeki erkeklerde kullanılmasının yararını gösteren hiçbir kanıt olmadığını bir kere daha ortaya koydu.

Yan etkileri gizleniyor: Sağlıklı insanlarda gereksiz yere kullanılan bu ilaçların yarattıkları önemli ekonomik kayıplar yanında, çok ciddi yan etkilere sahip olabilecekleri unutulmamalı. Birçok ilacın yan etkilerinin önemsenmemesini ve gizlenmesini bir tarafa bırakalım; yeni çıkan birçok ilacın çok ciddi yan etkileri olduğu, ölümlere yol açabildikleri çok sayıda insan tarafından kullanıldıkça anlaşılmaktadır. Örneğin, beynin gelişimi ve işlevleri için çok önemli bir madde olan kolesterolün kan düzeylerinin azalmasının yol açtığı sinirlilik, saldırganlık, hafıza kaybı, unutkanlık, iktidarsızlık, intihara teşebbüs, polinöropati vs. gibi çeşitli nörolojik ve zihinsel belirtiler prospektüslerde yazılı değil. Kas şikayetlerinin bu ilaçları alanların yüzde 1'inden daha azında görüldüğü bildiriliyor, ancak bunun doğruluğu çok şüpheli

Türkiye'de 13 milyon kutu kolesterol ilacı satılıyor: Dünya ilaç sektörünün en büyük gelir kaynaklarından biri olan kolesterol hapı, ülkemizde de büyük satış rakamlarına ulaşıyor. 2008 yılında 13 milyon kutu kolesterol ilacı satıldı. Prof. Dr. Enig ve Prof. Dr. Pritikin, dünya ilaç sektörünün yeni yaratılan hastalıklarla milyar dolarlar kazandığına dikkat çekiyor. Prof. Dr. Enig, "Birçok ülkede hazırlanan programlar nedeniyle kolesterol konusunda da insanlar büyük bir korkuya itiliyor. Sonucunda da milyonlarca kişi kolesterol hapı kullanmak zorunda kaldı" dedi. Türkiye'de de sonuç farklı değil. Araştırmalara göre Türkiye'de her 3 kişiden 1'inin yüksek kolesterol hastası olduğu belirtiliyor. 100 kişiden 79'u bilmiyormuş! Hiçbir gerçeğe dayanmayan araştırma sonuçları, müthiş bir ilaç satışına neden oldu. 2008'de Türkiye'de 12 milyon 700 bin kutu kolesterol ilacı satıldı. Yurt dışından da gelen siparişlerle bu rakam 13 milyonu buluyor. 13 milyon kutunun para karşılığı 400 milyon liradan fazla. İddialara göre, Türkiye'de yaşayan 15 yaş üzerinde her 100 kişiden 79'u kolesterol seviyesini bilmiyor. Bu kişilerin bir an önce test yaptırmaları öneriliyor. Nedeni son derece basit. Çok daha fazla kolesterol ilacı satmak. Özellikle ABD'de son dönemde kolesterolün büyük bir yalan olduğu kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Prof. Dr. Enig ve Prof. Dr. Pritikin, birçok belgeselde yaptığı konuşmalarla ve katıldığı panellerde kolesterolün nasıl bir hastalık olarak lanse edildiğini ve bunun altında yatan gerçekleri açıkladı. İlaç şirketleri her iki profesör için büyük eleştirilerde bulundu. Ancak her iki doktor da haklılıklarını kanıtladı.


Şaşkına çeviren araştırma
Vücutta yaygın olarak bulunan ve yaşam için mutlak gerekli olan bu yağı bu kadar kötülemek ne derece doğru? Son günlerde çıkan yayınlarda kolesterolün özelliklede LDL-kolesterolün sanıldığı kadar zararlı olmadığı, çocukların büyümesi için gerekli olan kolesterolün yaşlanmayla beraber hücre zarındaki hasarların onarılması açısından kolesterolünde artmasının gayet doğal olduğu çıktı. Şimdi kolesterolü savunan birçok uzman şaşkınlık yaşıyor.Cevap arayan sorular




1. Eğer kolesterol bir masal değil de ciddi bir risk faktörü ise neden kalp krizi vakalarının yarısından fazlasında kolesterol normal değerler arasındadır?


2. Önceleri 130mg /dL seviyesinde olan LDL üst sınır değeri, neden 100mg/dL'ye çekildi? Bundan kimin kazancı oldu?



3. FDA'nın güvenli dediği birçok ilaç 50'nin üzerindeki insanın ölmesine neden oldu. Peki bunun sorumlusu kim?


4. Bu ölümlerin çoğu ilaçların yanlış kullanılmasından diyorsunuz, bu sizce hastanın hatası mıdır? Yoksa bütçesinin yüzde 5'inden azını ilaç güvenliğine harcayan FDA (İlaç ve Gıda Dairesi) ile doktorların mı?


5. Genel olarak ilaç yan etkilerinden ölümlerin, trafik kazalarından kaynaklanan ölümlere oranla 5 sefer daha fazla olduğu gerçeğini kolesterol uzmanları kabul etmiyor biliyor musunuz?





Tıp dünyasının 10 büyük yalanı


İlaç şirketlerinin daha fazla gelir elde etmesi için birçok yalana başvuruldu: Kolesterol kötüdür, kolesterol düşürücü ilaçlar etkilidir, ilaç kaliteyi yükseltir gibi...

Araştırmacı Shane Ellison'ın hazırladığı ve tüm dünyada büyük yankı bulan 'Tıbbın 10 büyük yalanı' adlı çalışma, ilaç şirketlerinin nasıl gelirlerini artırmak için yalanlara başvurduğunu gözler önüne seriyor. Ellison, ilaç şirketlerinin uydurduğu en büyük yalanlardan biri olan kolesterol üzerinde çok duruyor. Ne yüksek kolesterol kalp krizine yol açıyor ne de ilaçlar kolesterolü düşürüyor.

Peki biz ne yapıyoruz?

En ufak bir baş ağrısında bile ilaçlar alınıyor.


İşte size tıbbın 10 büyük yalanı:

Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi FDA'nın onayladığı ilaçlar güvenli ve etkindir: FDA'nın onayladığı birçok ilaç, ölümlere neden oldu. Hatta yakınlarını kaybedenlerin birçoğu büyük tazminatlar kazandı.

Yüksek kolesterol, kalp hastalığı için risktir: Bu sağlık efsanesi başta Amerika olmak üzere birçok ülkede çökertildi. Kalp hastalığı 35 yaşın üzerindeki tüm kişiler için ilk ölüm nedeni. Kalp hastalığı riskinin, kan kolesterolü yükseldikçe arttığı doğruysa, o zaman kalp krizinden genç yaşta ölenlerin total kolesterolünün de yükselmiş olduğunu görmeliyiz. Bu doğru değil. Kalp krizlerinin ve inmelerin yarısı kolesterolü yükselmemiş kişilerde ortaya çıkıyor.

Kolesterol kötüdür: Amerikan Kalp Birliği'ne göre, 105 milyondan fazla Amerikalı'nın kolesterol düzeyi 200 mg/dl ya da daha yüksek seviyede. Bu, ilaç endüstrisi için potansiyel müşteri anlamına geliyor. Ancak yüksek kolesterolün ömrü uzattığı biliniyor. Yüksek kolesterolü olan erkeklerin bağışıklık sistemi daha güçlü. Ayrıca kolesterol karaciğerde safra asitlerinin üretimine yardımcı oluyor. Bu asitler vücudun artık ürünlerden temizlenmesi için gerekli.

Kolesterol düşürücü ilaçlar güvenli ve etkindir: Kolesterol düşürücü ilaçlar, bellek ve odaklanma üzerinde olumsuz etki yapıyor. Kanser riskini artırıyor, sinirlere hasar veriyor. Zaten bu ilaçların ana maddesi, kırmızı pirinç mayası diye bilinen bir mantarın izole edilmiş zehrinden başka bir şey değil.

İlaçlar bilime dayanarak onaylanır: FDA uzmanlarının yarıdan fazlasının, ilaç şirketleriyle doğrudan maddi ilişkisi var. İlacın piyasaya çıkıp çıkmayacağına karar veren kurulun yüzde 51'i, diğer yüzde 49'u ölümcül ilaçların güvenli ve gerekli olduğunu ikna etmek için uğraşıyor.

İlaç reklamları bizi bilinçlendirir: Birçok kolesterol düşürücü ilaç reklamında kas ağrısı, kas kaybı, güçsüzlük gibi yan etkilerin görülmediğine dikkat çekiliyor. Ancak gerçek, bunun tam tersi.

İlaçlar, yaşam kalitemizi yükseltir: FDA ta rafından onaylanan ilaçlar her yıl yaklaşık 160 bin kişiyi öldürüyor. Yaklaşık iki milyon insan, ilaçların yol açtığı hastalıklara yakalanıyor. Obezite, kanser, böbrek yetmezliği, otizm, depresyon bu hastalıklardan bazıları.

Doktorlar reçeteli ilaçların tehlikeleri konusunda hassastır: Batı ülkelerinde doktorlar, reçeteli ilaçlar hakkında bilgi edinmek için tıp dergilerine başvuruyor. Çünkü en güvenilir kaynak bu dergiler. Bütün makaleler bilimsel gerçeklere dayanarak sunuluyor. ABD'de ise durum çok farklı.

Besin destekleri tehlikelidir: İlaç şirketleri, besin destekleriyle rekabeti aza indirmek için hükümeti etkileme amaçlı bir dizi teknik kullanıyor. Bunlardan ilki, besin maddelerinin doğru kullanımıyla ilgili dersin 85 yıl önce tıp fakültelerinden kaldırılmış olması. Bir diğeri ise ilaç endüstrisi lobisinin medyayı etkisi altına alarak, besin desteklerine karşı olumsuz bir hava estirmesi.

Kolesterol öldürür: Kalp krizi geçiren kişilerden yüzde 50'den fazlasının kolesterolü normal çıktı.





Halkı korkutarak ilaç sattılar

Yıllarca tereyağı, yumurta ve kırmızı etin yüksek kolesterole neden olduğu iddia edildi. Ancak gerçek, bunun tam tersiydi. Amaç, bu besin maddelerini tüketenleri korkutup birçok kolesterol ilacını satmaktı...

Alberta Üniversitesi Profesörü Spencer Proctor ve asistanı Flora Wang, başta tereyağı olmak üzere yumurta, kırmızı et, kabak, ay çekirdeği, tavuk derisi, balık derisi, peynir ve sütün yüksek kolesterole neden olduğu iddialarını çürütmek için araştırma yaptı. Uzun yıllar süren çalışmalar sonucu bunun gerçek olmadığı bilimsel olarak kanıtlandı. 16 hafta boyunca deney farelerine tereyağı, yumurta, inek eti, peynir, süt ve balık derisi gibi yiyeceklerle zenginleştirilmiş diyet uygulandı. Vaksenik asidin vücutta kolesterol başta olmak üzere birçok rahatsızlığa sebep olan şilomikronların oluşmasını yavaşlattığı gözlemlenirken, deney sonunda kötü kolesterol olarak bilinen LDL başta olmak üzere, toplam kolesterol ve trigliseritte düşüş görüldü. Flora Wang, "Araştırma yaptığımız besin maddeleri ve türevlerinde vaksenik asid oranı en az yüzde 70'tir. Araştırmanın bizi en çok sevindiren sonuçlarından biri, metabolizmada birçok hasara sebep olan şilomikronların oluşmasının bu yolla yavaşlatılabileceği olmuştur. Bugüne kadar zararlı etkilerinden korktuğumuz doğal yağlar, aslında sağlığımız için son derece faydalı. Tereyağı ve sığır eti, süt ve peynir gibi besin maddelerinin kalp krizi riskini düşürmesi, şeker hastalığı ve obezite tedavisine yardımcı olması artık bir realitedir" dedi. Şimdi uzun bir süredir bu besin maddelerinin kolesterolü yükselttiği ve sonrasında da ölümlere neden olduğunu iddia eden doktorlar, şaşkınlık yaşıyor. İlaç şirketleri de bu besin maddelerini tüketen milyonlarca kişiye sattıkları kolesterol ilacı sayesinde milyar dolarlar kazandı.1930'da niye yoktu?Yeni dünya sisteminde ilaç firmalarının her hastayı bir müşteri olarak gördüklerini ve müşteri kaybetmek istemedikleri için kolesterol ve kanser dahil olmak üzere birçok hastalığı kesin olarak tedavi edip bitirmek istemedikleri artık bilinen bir gerçek. Uzmanlar, "Dünya genelinde en çok etle beslenilen 1930'lu yıllarda ölüm nedenleri arasında kanser ve kalp krizinin bugünkü gibi ilk sıralarda olmadığı biliniyor. Hatta kolesterol diye bir korkunun olmadığı da herkesin kabul ettiği bir gerçek" dedi.


Haberle İlgili Bağlantılar:
http://www.takvim.com.tr/Guncel/2009/06/22/haydi_hastalik_uretelim
http://www.takvim.com.tr/Aktuel/2009/06/23/fda_devreye_girdi
http://www.takvim.com.tr/Aktuel/2009/06/24/potansiyel_musteriler_para_yagdiriyor
http://www.takvim.com.tr/Aktuel/2009/06/24/yan_etkileri_gizleniyor http://www.takvim.com.tr/Aktuel/2009/06/25/turkiyede_13_milyon_kutu_kolesterol_ilaci_satiliyo http://www.takvim.com.tr/Guncel/2009/06/26/tip_dunyasinin_10_buyuk_yalani
http://www.takvim.com.tr/Aktuel/2009/06/27/halki_korkutarak_ilac_sattilar

25 Nisan 2009 Cumartesi

Multifaktöriyel risklerimiz ve yaşamak





Geçirdiğiniz bir kalp krizi sonrası
kolesterolünüz yüksek değilse, doktorunuz
kolesterol konusunu hemen unutacak,
sizin için özenle hazırlanmış
mültifaktöriyel riskleri ortaya koyacaktır!
Peki bu faktörlerin temelini
biliyor musunuz?
Multifaktöriyel risklerimiz ve yaşamak

Hem kolesterol yüksekliği olan insanlar, hem de kolesterolü normal insanlar da kalp krizi geçirebiliyor. Sadece kolesterol düzeyleriniz dikkate alındığında ve damar sertliğine bağlı geçirilmiş olan kalp krizlerine bakıldığında[1], aslında kalp krizi geçirmeniz yazı tura gibi bir şey!

Artık bu açık bir şekilde biliniyor!…

Fakat burada bir sorun ortaya çıkıyor.

Günümüzde çoğu uzmanımızca ‘şu kadar kolesterol düşüklüğü, sizin kalp krizi geçirmenizi, damar sertliğinizi şu kadar engeller’ şeklinde yapılan araştırmaların doğruluğu da şüpheli bir hale gelmiyor mu dersiniz?

Madem ki, nesnel gerçeklerde kalp krizi geçiren veya damarları tıkalı olan insanların en az yarısının kolesterolü normal[2], kolesterolün düşük olmasının teorik avantajı sadece istatistiksel araştırmalarla sınırlı kalacak demektir. Şayet kolesterol miktarındaki düşüklükler, gerçekten kalp krizleri miktarında azalmaya yol açmış olsaydı, kalp cerrahları eminim daha az yorulacaklardı. Ameliyat, anjio veya kalp krizi geçiren hastaların tümünde, kolesterol düzeyinin belirgin bir şekilde yüksek olması aslında bu tartışmayı bitirebilirdi...
Ameliyat masalarında birebir yaşanılan gerçeklerle, teorik ve istatistiksel çalışmalarla neden çelişir ki? Böyle bir durumda, kolesterol yüksekliği ve kalp damar hastalıkları ilişkisindeki teorik ve istatistiksel iddiaların, nesnel gerçeklerle yani geçirilmiş olan kalp krizleriyle uyuşması imkansızın çok ama çok ötesinde demektir.

Kolesterol yüksekliğine bağlı istatistiksel iddialar, yaşanılan gerçeklerle çatıştı…

Damar sertilğine (ateroskleroza) bağlı kalp damar hastalıklarında, sorun sadece kolesterol yüksekliği olsa, sadece yüksek kolesterolü olan insanlar kalp krizi geçirse sorunu çözmek çok ama çok daha kolaydı. Fakat görüyoruz ki, kalp krizleri ve kolesterol ilişkisinde yaşanılan gerçekler göründüğü ve insanlarımıza anlatıldığı gibi değil…


Fakat siz yine de, yaşlılarda ölüm oranları ve kolesterol düzeyleri arasındaki ilişki inceleyen, kolesterol düştükçe ölüm oranlarının arttığını söyleyen, onlarca araştırmayı unutup[3], ‘kolesterol düzeyinde 10 mg/dl’lik düşüş, damar sertliğine bağlı kalp krizi riskini yüzde bilmem kaç düşürür’ ısrarlarına her zaman için hazırlıklı olun! Çünkü kardiyoloji dünyasının kısa vade de kolesterol saplantısından kurtulması hem teorik, hem de pratik açıdan pek mümkün değildir. Tek parametrelik kolesterol yüksekliğinde neden- sonuç ilişkileri ilk başından bu yana sürekli yanlış kurulmuş ve böyle devam etmesi istenmiştir. Neden-sonuç ilişkileri[4] 1960’lı yıllardan bugüne yanlış kurulduğu için, kolesterol yüksekliği konusundan kolay kolay vazgeçilmeyecektir!

Birim alanda partikül yoğunluğuna ve aynı zamanda partikül fizyolojisine bağlı kolesterol miktarı değişimleri, kardiyoloji dünyası tarafından kabul etmediği sürece insanlar bu ‘kolesterol’ kabusundan hiçbir zaman kurtulamayacaktır.

Bir yalan, farklı bir yalanı doğurur…

Elbette, kalp krizleri için başkaca ‘risk faktörleri’ni de biz de biliyoruz. Kolesterol dışı “multifaktöriyel risk faktörleri” denilen, fakat içeriği tam açıklanamayan kardiyoloji dünyasının çok sevdiği anlaşılması zor söylemlerden bizim de birazcık haberimiz var. İtiraf etmek gerekirse, biyoloji ve canlılıktaki bazı temel bir kuralı unuttuğumuz, sistematik düşünce sisteminden uzaklaştığımız ve boş bulunduğumuz bir anda, biz de bu multifaktöriyel risk faktörleri konusuna 3-5 ay takılıp kalmıştık….

Unutmayın, insanlara ‘risk faktörleri’ adı altında verilen bu olgular, normal kolesterol düzeylerinde yaşanmış olan kalp krizlerinin sorgulanması sırasında devreye giriyor, bu nedenle multifaktöriyel risk faktörlerini bir vatandaş olarak anlamanız çok önemli!

Biyolojik temellerle sistematik düşünüldüğünde, multifaktöriyel risk faktörlerini anlamak son derece basit ve anlaşılması en kolay konulardan biridir! Yani sanıldığı gibi mültifaktöriyel risk faktörlerinin anlaşılması hiçte zor değildir. Sadece detayla gerektiğinden fazla takılmayın yeter!

Kardiyoloji dünyasının görüşlerine göre, kolesterol dışındaki kalan ‘Risk faktörleri’ öylesine karmaşıklaştırılmış bir olgu ki, sadece bu açıdan baktığınızda konunun içinden çıkmanız bir hayli zor. Şayet kolesterol düzeyiniz normal durumdayken kalp krizi geçirmişseniz, multifaktöriyel risk faktörleri mutlaka devreye girecek, böyle bir durumda kolesterolünüzün yüksek olmadığına fena halde üzüleceksiniz demektir!
Multifaktöriyel risk faktörleri size öyle bir aktarılır ki, damarlarınızı tıkayıp sizin kalp krizi geçirmenizi sağlayan fiziksel olgu ( yani aterom plakları), damarlardaki daralma, tıkanma sanki sizde hiç oluşmamış gibi düşünürsünüz. Damarlarınızın tıkanmasına neden olan asıl fiziksel ve maddesel bulgular (aterom plakları) değil, damarlarınızı tıkayan çeşitli ‘risk faktörleri’adı verilen karmaşık olgularınızdır. Oysa damarlarınızı tıkayan aterom plaklarının fiziksel ve patolojik yapısı bellidir. Damar sertliğini oluşturan maddesel ve fiziksel gerçeklik, hem kolesterolü yüksek olanlar hem de kolesterolü normal olanlarda üç aşağı beş yukarı aynı fiziksel ve patolojik[5] özellikleri taşırlar…

Size anlatılan, kalp krizine neden olabilecek risk faktörleriniz arasında neler yoktur ki: Genetik yatkınlık, karaciğer hastalıkları, akciğer hastalıkları, tiroid hastalıkları, böbrek hastalıkları, şeker hastalığı, sigara, şişmanlık, aşırı alkol, tansiyon, metabolik sendrom, hareketsiz yaşam şeklinde uzar gider liste.

Listeye baktığınızda, normal şartlarda 40-60 yaşına gelmiş bir insanın kalp krizi geçirene kadar, bu hastalıkların hiç birini yaşamamış olması imkansızdır. Bu nedenle, normal kolesterol düzeyinde kalp krizine yakalanmışsanız, her zaman bir risk faktörü sizde çok kolayca bulunur ve bu riskler (şaşıracaksınız ama) gerçekten de doğrudur! Fakat uzun vadede…

Peki geçirmiş olduğunuz damar sertliğine bağlı bir kalp krizi için, yaşam boyu geçirdiğiniz ve geçirebileceğiniz bütün hastalıklarınız neden birden bire risk faktörü olabiliyor dersiniz!....

Bu basit olguyu gerçekten kavramanız için, yaşamın biyolojik dinamiklerini ve gizemlerini biraz daha temelden anlatmamız gerekiyor!

****************

İnsan organizması, fiziksel olarak değişik ve birbirinden farklı organ, doku, hücrelerin oluşturduğu bir bütündür. Ve yaşam için önemli olan bu bütünlüğün korunmasıdır. Kısaca, hücreleriniz birleşerek dokuları, dokular birleşerek organları, organlar birleşerek canlı organizmamızı oluştururlar. Organizmanın düzenli işlemesi, bir anlamda organlarınız, dokularınızın ve hücrelerinizin birlikte düzenli ve sistematik bir şekilde işlemesine bağlıdır. Ve organlar arasında sürekli bir iletişimin, haberleşmenin varolması organizmanın ‘olmazsa olmaz’ ve asla değiştirilemez temel kuralıdır. Organizma içinde sürekli çalışan organlar arasında sağlıklı bir iletişimin doğal olarak birçok yolu vardır. Fakat organlar, dokular ve hücreler arasındaki iletişimin et etkili yollarından biri, organlarla ilişkili molekülerde ortaya çıkan moleküler değişim ve moleküler farklılaşmalardır. Moleküler değişim, moleküler farklılaşmalar ve moleküler yenilemeler olmadan organlar arasında sistematik çalışma sağlanamaz!

Bir organla ilişkili olarak ortaya çıkan molekülerdeki çok farklı, aşırı değişim ve farklılaşma, en az iki temel gerçeği ortaya çıkarmış olur:

1. Söz konusu moleküler farklılaşmaya, azalmaya veya yükselmeye (şeker yüksekliği vs) neden olan organınız rahatsızdır (örneğin, penkreas=şeker hastalığı). Organizma içindeki bütün moleküllerdeki değişim ve farklılaşmalar mutlaka bir organı, bir dokuyu veya hücre grubunu işaret eder

2. Söz konusu hasta olan veya işlevsiz kalan organ nedeniyle ortaya çıkan moleküler anlamdaki değişimler, mutlaka zaman içinde diğer farklı organların düzen ve sistemli çalışmasını da etkileyecektir. Çünkü bir organın fonksiyonlarının bozulmasıyla, organizma bütünlüğü zarar görmüştür.

Bizce, tam bu noktada, yani ikinci madde de kardiyoloji biliminin ‘risk faktörleri’ adını vermiş olduğu olgu devreye girer. Yani böbrekleriniz iyi çalışmıyorsa, akciğer hastalığı nedeniyle solunum olayında (sigara) düzensizlik yaşıyorsanız veya pankreas organı nedeniyle şekeriniz yükselmişse, söz konusu organlarda yaşanan düzensizlikler mutlaka kalp damar sisteminizi de kaçınılmaz olarak, bir şekilde etkileyecektir. Bizce biyolojik olarak bunda şaşılacak ve anlaşılmayacak bir durum yoktur.

Hatta, bazı durumlarda bir organda ortaya çıkan rahatsızlığın, farklı organları etkilemesi, farklı organlara zarar vermesi engellenebilir. Örneğin böbreklerinizde tedavisi gerçekten zor bir sorun varsa, yükselen (üre, kreatinin gibi) bazı değerler, diyaliz cihazları yardımıyla kandan uzaklaştırılabilir. Fakat unutmayın, bu durum böbreklerdeki temel sorunun bittiğini göstermez. Burada amaç böbreklerindeki rahatsızlığın diğer organları etkilemesini engelleyebilmek (diyaliz) ve organizmanın işleyişindeki bütünlüğü devam ettirebilmektir. Böylece böbreğiniz dışında kalan farklı doku ve organların zarar görmesi az da olsa engellenmiş olursunuz.

Şayet bu yapılamayacak olursa, kalp damar sistemi dahil bütün organ, doku ve hücreler, böbreklerde ortaya çıkan bu (üre, kreatinin yükselmesi) durumdan etkilenecek ve sonuçta organizma yaşamını bir şekilde kaybedecektir[6].

Aynı olgu pankreas organı ve şeker hastalığı ilişkisi içinde geçerlidir. Yüksek tansiyon, akciğer hastalıkları ve benzeri risk faktörleri içinde bu temel biyolojik kural hiç değişmez. Organlar üzerinde ortaya çıkan her hastalık uzun veya kısa vadede, farklı organların çalışmasını ve metabolizmasını bozmak yoluyla canlıya zarar verebilir…

***************************************
Multifaktöriyel risklerimiz arasında, bir de genetik faktörler konusu vardır. Sizlere sihirli bir sözcük gibi söylenmiş olsa da, genetiği mekanizmayı anlamak multifaktöriyel riskleri anlamaktan çok daha kolaydır.

Yaşam için gizemli yolların çizildiği temel biyolojik noktalar elbette genlerde başlar ve hiç kimse tarafından genetik etkiler inkar edilemez!

Fakat tıp bilimleri açısından unutulan durum çok farklıdır. Genlerimiz, canlı sistemler üzerindeki etkilerini mutlaka bir hücre, bir doku veya bir organ aracılığı ile ortaya çıkarmak zorundadırlar. Mutlaka genlerin etkili olduğu hücreler, dokular ve organlar vardır. Genetik etkilerin ortaya çıktığı, hücre ve organlar da, elbette hastalıklara göre çok farklı değişimler gösterirler. Örneğin şeker hastalığında, insülin yetersizliğine bağlı genetik etkiler öncelikle pankreas organına ait hücrelerde başlar! Ve bu organ ve hücrelerindeki fonksiyon bozuklukları, istenmese de diğer organları mutlaka bir biçimde etkileyecek, organizma bütünlüğü de bir şekilde zarar görecektir.

Ayrıca tıp dünyasındaki önyargı haline gelen, ‘bu genetik bir hastalık’ hiçbir şey yapılamaz düşüncesi de, her zaman geçerli değildir. Genetik etkilerin ortaya çıkmış olduğu doku veya organ gerçekten belirliyse, söz konusu organın değişimi (transplantasyon) sağlanabiliyorsa genetik olan sorun temelden çözülmüş olur! Örneğin genetik bir kolesterol yüksekliğinden (familial hypercholesterolemia) söz ediyorsanız, karaciğer nakli, bu konudaki bütün sorunları çözecektir ve uzun zamandan beri zaten ülkemizde de yapılmaktadır!...

***************************************
Bir önceki yazımızda da açıkladığımız gibi, kalp krizleri için mültifaktöriyel riskler adı altında insanlara sunulan riskler, aslında farklı hastalıklar sırasında ortaya çıktığını varsaydığımız (moleküler ve fiziksel) etkileşimlerden başka bir şey değildir.

Bu durumda bir konu açıklığa kavuşmuş olur.

Kalp krizleriyle ilişkilendirilen 'multifaktöriyel riskler' sizlerin önceden geçirdiği veya geçireceği bütün hastalıklar ve hastalık sonucu oluşan farklı moleküler etkileşimlerdir.

Sonuç olarak, kalp damar hastalıkları için, önceden yaşadığınız ve yaşamakta olduğunuz bütün hastalıklar risktir sonucuna ulaşırsınız. Şeker hastalığı, böbrek hastalıkları, karaciğer hastalıkları, akciğer hastalıkları vs vs.

İşte size multifaktöriyel riskleriniz: ‘Multi’ kelimesinin, yani Türkçesi ‘çok veya çoklu’ diyebileceğimiz kavramın yerine istediğiniz bütün organları ve hastalıklarını tek tek, ya da gruplayarak koyun. Böylece konu daha da anlaşılır olacaktır. Akciğer, karaciğer, böbrek, dalak, barsak…..

Biyolojik ve organizma bütünlüğü açısından multifaktöriyel risk faktörlerini tartışmak anlamsızdır. Hemen hemen her hastalık ve rahatsızlık sırasında organların sistematik çalışma bütünlüğü bir şekilde zarar görür veya bozulmuştur. Yani geçirmiş ya da geçirmekte olduğunuz bütün hastalıklarınız, kardiyoloji dünyasınca kalp damar sağlığınız için ‘risk faktörü’ sayılmaktadır. Hatta kelliğiniz bile buna dahil edilebilir!

Günümüz anlayışına göre, kalp krizi için insanlara sunulan risk faktörlerinin tümü dikkate alındığında, size anlatılmak istenen paradoks şudur:

Sadece hiç yaşamıyor olmanız halinde kalp kriziyle ilişkili risklerden kurtulmanız mümkündür!

Ve doğrudur!....

Yaşamak gerçekten de büyük risktir...



Mevlüt Durmuş
Uzm. Biyolog
25 Nisan 2009


DİPNOT VE KAYNAKLAR
[1] Ridker PM et al (2008). Rosuvastatin to Prevent Vascular Events in Men and Women with Elevated C-Reactive Protein. N Engl J Med 2008;359:2195-2207.
[2] http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=32831 (Sayı 749) Kalp cerrahı Prof. Dr. Binnur sönmez, ameliyat ettiği hastalar için bu oranın %60 olduğunu söylüyor.
[3] R.S. Spada et al (2007). Low total cholesterol predicts mortality in the nondemented oldest old. Archives of Gerontology and Geriatrics. Volume 44, Supplement 1, 2007, Pages 381-384
[4] Neden-sonuç ilişkilerini ayrı bir yazıda inceleyeceğiz

[5] %50 kalsiyum, %47 makrofaj ve hücre kalıntıları, %3 kolesterol
[6] Bu durum her ne kadar yüksek kolesterol düzeyi içinde geçerli gibi görünse de, görünüşe lütfen aldanmayın. Çünkü kanda kolesterol değil, küçük (small LDL) ve kanda kullanılmayan partiküllerin kandan uzaklaştırılması (LDL foresis) bu sorunu çözüyor gibi görünür. Fakat bu durumda organizmanın lipit ihtiyacı karşılanmadığı için, organizma üzerinde damar sertliğinden çok farklı yıkıcı sorunlar ortaya çıkar! Bu konuyu başka bir yazıda ele alacağız.

26 Nisan 2007 Perşembe

Kolesterolden değil, ilaçtan kork!










sitesinden alınmıştır
19 Nisan 2007
Kolesterolden değil, ilaçtan kork!

Kolesterol ilaçlarını üreten ve pazarlayanların uzun yıllardır söylediklerini unutun! Çünkü kolesterolün masum olduğu kanıtlandı. Uzman Biyolog Mevlüt Durmuş yeni kitabında kolesterolün neden masum olduğunu açıkladı. Kolesterol hapınızı içmeden önce mutlaka okuyun!


Uzman Biyolog Mevlüt Durmuş’un, beslenmebulteni.com sitesinde yayınlanan yazısı:
Kolesterol: Modern yüzyılda çarmıha gerilen molekül…
Kolesterol, yağ asitleri ve çeşitli steroidler hakkında ilginç gelişmelerin olduğu sanırım, herkesin dikkatini çekiyordur. Bir televizyon kanalında zeytinyağının faydalarını anlatmaya çalışan bir beslenme uzmanı, zeytinyağının cildi güzelleştirdiğini, özellikle göğüs kanserinde koruyucu özellik taşıdığını, Akdeniz diyetinin nasıl olup da faydalı olabildiğini yorumlamaya başladığında, elinde matematiksel bir denklem olmadığı için bilim anlayışına yakışması oldukça zor, çok ironik bir açıklama yapıyordu: “… zeytinyağı faydalıdır, vücuttaki yağı yakabilmek için de yağlara ihtiyaç vardır”. Sık rastladığımız, daha doğrusu kaçamadığımız çoğu reklam ise özellikle bitkisel steroidleri ön plana çıkarmayı hedefliyor: “…bitkisel steroidler kanınızdaki kolesterolü … oranında düşürür, her gün almayı unutmayın! Çalışmalarımız… Kalp Vakfı tarafından desteklenmektedir”.

Elbette olabilir ama, bu olay nasıl, hangi bilimsel ve matematiksel temeller üzerinde gerçekleşiyor? Lipidler hakkında çoğu insanın bilmediği şaşırtıcı bir gerçek vardır; biyokimyasal açıdan bakıldığında gerek yağ asitleri gerekse steroidler insan organizmasındaki yağlar (lipit) grubunda yer alır. Olaya dışarıdan bakıldığında oldukça şaşırtıcı görünür: Yani bir grup lipit, diğer farklı bir grubun kandaki yüksekliği üzerinde etkilidir! Bitkisel steroidler kandaki kolesterol düzeyini, omega 3 gibi çeşitli yağ asitleri ise hem kandaki trigliserit düzeyi, hem de kolesterol düzeyini azaltmak için kullanılır.

Fakat çoğu uzman ve doktor, hastalarına ne bitkisel steroidleri ne de çeşitli yağ asitlerini tedavi amaçlı önerir. Oysa fındık (1), fıstık, ceviz (2) gibi birçok bitkinin sahip olduğu çeşitli yağ içerikleri ve bitkisel steroidler (3) (tek parametrede) kan kolesterol ve trigliserit düzeyi üzerinde inanılmaz bir şekilde etkilidir, üstelik genetik kökenli olarak nitelendirilen lipit ve genetik kolesterol yükseklikleri hastalıklarında (örnek: ailevi hiperkolesterolemi) bile…
Aslında gerçek bilimsel sorun da burada başlar: Genetik olduğu iddia edilen bir hastalığın, dış faktörlerle, örneğin zeytinyağıyla düzeltilmesi nesnel bir gerçek (4) olmasına rağmen, tek parametrede kan trigliserit ve kolesterol düzeylerinin azalması yönünde ortaya çıkan durumun bilimsel, matematiksel bir açıklaması mutlaka olmalıydı. İnsanlığın tarihsel gelişim aşamalarında “psikolojik korku” faktörlerinin ortaya çıkarmış olduğu anlamsız ve inanılmaz saplantılar, bilim dünyasındaki çoğu araştırmacının dikkatini çekmez, sürekli gözden kaçar. Oysa insanlık ve bilim tarihinin öğrenilmesi ve öğretilmesindeki temel amaç, geçmişte yapılan hataları tekrarlamamaktır. Geçmişte yapılan bilimsel hataları tekrarlıyor ve bilim tarihi bildiğinizi iddia ediyorsanız, gerçek anlamda “tarihten hiçbir şey öğrenmemişsiniz” demektir.



Yüksek kolesterol korkusu
Çok eski çağlarda Aztek, Maya ve daha önceki değişik kültürlerde, insanlar akıl yoluyla çözemedikleri, anlaşılamayan çeşitli doğa olaylarıyla karşılaştıkları için, yaşanılan bütün doğaüstü olayları, insanlara karşı Tanrıların bir cezası olarak değerlendirmiş ve “Tanrılara insan kurban etme” düşüncesini toplumsal bir paranoya şeklinde ortaya koymuştu. Üstelik kurban edilen insanlar her yönüyle gerçekten masum olmalıydı, çünkü Tanrılar günahkâr “kurbanlar” istemiyordu. Tanrıları mutlu etmek için “günahsız” insanlar kurban edilmeliydi. Aslına bakacak olursanız, düşünebilen insanlarda var olan “ölüm korkusu”nun günümüzde bazı bilim alanlarındaki kullanımı da, geçmişte olduğundan çok farklı sayılmaz. Modern yüzyılda da sağlıkla ilgili olarak sürekli kullanılan korkularımızın başında “yüksek kolesterol korkusu” geliyor.




Kolesterolü kimler suçluyor?
Birçok araştırmacı ve akademisyen, kolesterol molekülünün ısrarla suçlu olduğunu, söz konusu molekülün kandaki yüksekliğinin birçok hastalıkla ilgili olduğunu birçok bilimsel yayınla iddia ederken, yine tıp mesleğinin içinden gelmiş Ghislaine Saint-Pierre Lanctot gibi doktorlar da modern tıbbın ilaç şirketleri ve kapitalizm eliyle mafyalaştığını iddia ediyorlar ve bunu The Medical Mafia (Tıp Mafyası) adlı kitapta dile getiriyorlar. Yine Uffe Ravnskov da modern tıbbın kolesterol konusundaki anlaşılması zor tutumunun bilimsel düşüncelere değil, deney ve gözleme dayanmayan saçma bulgulara dayandığını ve insanların zorla inandırıldığı sahte mitler-yanlış inançlar topluluğu olduğunu söylüyor The Cholesterol Myths (Kolesterol Mitleri) adlı kitabında. Doktor Matthias Rath, insanların neden kalp krizi geçirdiğini ve hayvanların doğal ortamlarında neden kalp krizi geçirmediğini sorguladığı Why Animals Don’t Get Heart Attacks but People Do (Neden hayvanlar kalp krizi geçirmez, insanlar geçirir) kitabında, modern tıp dünyasının ilaç şirketleri eliyle yozlaştığını iddia ediyor ve ilaç şirketlerine durmadan çeşitli davalar açıyor.
Shane Ellison’un Hidden Truth About Cholesterol-Lowering Drugs (Kolesterol düşürücü ilaçlar hakkında saklanan gerçekler) ve Duane Graveline’in Lipitor: Thief of Memory, Statin Drugs and the Misguided War on Cholesterol (Lipitor: Hafıza hırsızı statin ilaçları ve kolesterol üzerinde adil olmayan -kirli- savaş) adlı kitaplarında, yüksek kolesterol korkusu körüklenerek insanların kandırıldığı söyleniyor. Böyle bir bilim anlayışını eleştiren Anthony Colpo’nun yazdığı The Great Cholesterol Con (Büyük Kolesterol Hilesi-Kandırmacası) ve The Junk Science Self- Defense Manual (Satılık, kötü, döküntü bilimden korunma kılavuzu) gibi isimlerini saymakta zorlanacağımız, benzeri birçok kitap İngilizce olarak piyasada ve günümüzde birçok kitapçıda satılıyor. Bilimsel olarak bize ısrarla dayatılan, kolesterol molekülünün suçlu olduğunu iddia eden düşünceler, hangi bilimsel verilere dayanıyor? Söz konusu toplumsallaştırılmış (fobi) korkularımızın gerçek nedeni nedir?

Kolesterol molekülü hakkında son derece olumsuz düşünceler geliştirmemizi, yoğun bir “beyin yıkama” kampanyasına ve bilimsel anlamda teori ve kanun arasındaki farkın bilinmemesine bağlıyor Prof. Dr. Uffe Ravnskof (5) Kolesterol Mitleri adlı kitabında.

Her şeyden önce kolesterol hakkında olumsuz düşüncelere sahip araştırmacı ve insanlar, kolesterol hakkında var olan görüşlerin bilimsel bir kanun değil, sadece bir teori olduğunu dahi bilmiyorlar. Peki birçok araştırmacı tarafından savunulan kolesterol teorisi ispat edilebildi mi; kanda kolesterol yüksekliğinin hastalıklarla ilişkisi bilimsel bir kanun haline geldi mi? Elbette hayır! Matematiksel temellerden yoksun bir şekilde savunulan teorinin tam tersini gösteren araştırmaları bulmak çok daha kolay…

Düşük kolesterol düzeylerinde ölümler
Tek parametrede kolesterol miktarı, kanda düşük ya da normal olduğunda, insanlar kalp krizi, damar sertliği (ateroskleroz) dahil, birçok hastalıktan uzak kaldığına bir şekilde inandırılmış ve kolesterol miktarı azalınca daha fazla yaşayacağı inancı geliştirilmek istenmiştir. Fakat “ölümler ve kolesterol düzeyleri” üzerinde yapılan çalışmalarda, savunulan düşüncelerin tam tersi sonuçlar (6) ortaya çıkmasına rağmen nedense halka bu bilgiler verilmez. 30 yıl süren ünlü Framingam araştırmasında 753 hastada düşük kolesterol düzeylerinde artan ölüm oranları ortaya çıktı. Forette ve arkadaşlarının 92 hastadaki çalışmasında en az ve oldukça düşük rastlanılan ölüm oranı, şaşırtıcı bir şekilde total kolesterol düzeyleri yüksek olan hastalarda ortaya çıktı. Araştırmacılar bu bulguların tam tersini bekliyorlardı. Siegel ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada 551 hastada yüksek kolesterol-ölüm ilişkisi çok arzu edilmesine rağmen başarısızlıkla sonuçlandı ve hiçbir zaman gösterilemedi (7). Bu kadar da değil; Yale Üniversitesi, Kardiyoloji Bölümü’nden Dr. Harlan Krumholz (8) düşük kolesterol düzeylerine sahip, yaşlı (!) insanların, yüksek kolesterol düzeylerindeki insanlara oranla iki kat fazla kalp krizi geçirdiğini ve düşük kolesterol düzeyine sahip insanların daha erken öldüğünü bildirdi.

Ölüm oranları ve kolesterol düzeyleri arasındaki en son araştırmalardan biri de çok yakın bir zamanda Graziano Onder (9) ve arkadaşları tarafından yapılmıştır. Araştırmacılar, 65 ve 81 yaşlarındaki 6894 hastayı, ölçtükleri kolesterol düzeylerine göre çeşitli gruplara ayırmışlar ve toplam 5 yıl boyunca bu insanları ve kolesterol düzeylerini sürekli izlemişler. Sonuç, önceki araştırmalardan çok farklı değil. Yapılan araştırmada tek parametrede (sadece hastalıklarla yoğun bir şekilde ilişkilendirilen kolesterol ve lipit düzeyleri dikkate alınmıştır) kolesterol düzeyi 160 mg/dL’nin altında olan hastaların yüzde 5,2’sinde ölüm olayı görülmüştür. Kolesterol düzeyine göre ölüm olayının en az olduğu grubu sanırım az da olsa okuyucu olarak sizler de merak ediyorsunuzdur. Kolesterol düzeyi 240 mg/dL ve üzerinde olan bireylerde, yüzde 1,7’lik düzeyde en düşük ölüm oranı görülmüş! Sanırım bu konuyu atlayan ve bilmeyen uzmanların, araştırmacıların ve doktorların bazıları “indeks medicus”un başına çoktan oturmuş olmalılar. Açık bir deyimle: kolesterol düzeyi yüksek olan yaşlı insanlar daha uzun, kolesterol düzeyi düşük olanlar ise anlaşılmaz bir şekilde daha kısa ve erken ölüyor! Şimdi bu araştırmayı bile bile yaşlı annenize ya da babanıza, kolesterol düşürücü (statin) ilaç vermek ister misiniz?

Kolesterol, kanser türleri ve statinler arasındaki paradoks
Kanser ve statinlerle ilgili (HMG Co-A redüktaz inhibitörleri) çalışmaların yapılıyor (10) olması bile, sağlıklı, kanser olmayan insanlarda neden bu ilaçların kullanılmaması gerektiğini dolaylı olarak bizlere gösterir. Almanya’daki Bayer Firması, üretmiş olduğu statin türevi kolesterol düşürücüyü, ilacı kullanan insanlarda artan ölüm olayları nedeniyle piyasadan çekmişti. Aslında bu durum bütün statin temelli ilaçlar için geçerlidir, rakip ilaç firmalarının ve bazı araştırmacıların iddiası oldukça dikkat çekici ve tıp açısından düşündürücüdür: “Bizim fabrikamızda ürettiğimiz ilacımız, diğer statinlere göre daha az zarar verir (11), daha az öldürür!...”. Statinlerin hücre öldürücü özelliğini aslında bütün uzman ve doktorlar çok iyi bilirler; hücre zarını oluşturan yağların en az yüzde 20’sinde kolesterol molekülleri olmak zorundadır. Fakat söz konusu kandaki kolesterol düzeyini düşüren (statinler) ilaçların en önemli yan etkilerinden biri, hücreleri öldürmesi nedeniyle, kandaki bazı enzimlerin (ALT, AST, CK, vb.) yükselmesi olarak gösterilir ve bu enzimlerin kanda yüksekliği, hücre ölümlerinin arttığını gösteren en güzel örneklerden biridir.

İşte bu nedenle gerekli koşullar sağlandığı takdirde, yani statinlerin bütün hücre, doku ve organlara eşit dağılım mekanizmasıyla değil, statin temelli ilaçların sadece ve sadece kanserli hücreleri hedef alabileceği durumlarda, kolesterol düşürücü olarak kullanılan ilaçlar (statinler) gerçekten bazı kanser türlerinde faydalı ve olumlu sonuçlar doğurabilir. Tıpkı radyoterapilerde olduğu gibi; radyoaktif temelli ışınlar sağlıklı bir insan için son derece kanserojen (kanser yapıcı) olmasına karşın, aynı ışınlar kanserli hedef doku ve organlarda hayat kurtarıcı olabilir. Bununla birlikte kanser hastası olmayan, statin türevi ilaçları sadece kolesterolünü düşürmek amacıyla kullanan insanlar, önemli bir sorunun yanıtını mutlaka bulmak zorundadırlar: “Statinler hangi mekanizma yoluyla kanserli (sürekli bölünen) hücreler üzerinde etkili olabiliyor?”. İşte şeytanın gör dediği bilimsel kör nokta burada bulunmaktadır.

Bir an bazı kanser (12) türleri için statinlerin kanserli hücre, doku ve organlar üzerinde gerçekten de etkili olduğu kabul edilecek olursa, mutlaka “nasıl etkili” sorusu sorulacaktır. Sadece tek parametrede kolesterol düzeyini düşürmek isteyen hiçbir araştırmacı “siz bu statinleri kullanın, bu ilaçlar kolesterol düzeyinizi düşüreceği gibi, aynı zamanda sizi, kolon kanseri, prostat kanseri, akciğer kanseri, göğüs kanseri gibi bazı kanser türlerinden de koruyacak” şeklinde bir açıklama oldukça geçersiz ve son derece mantıksız bir iddia olacaktır. Çünkü düşük kolesterol (13) veya düşürülmüş kolesterol düzeylerinde (14) kanser dahil birçok hastalıkla ilişkili ölümler de son derece anlamlılık gösterebilir ve düşük kolesterol düzeylerinde sanıldığının tam tersine kanser vakalarında artış olduğu (15) çok çeşitli araştırmacılar tarafından ortaya atılmıştır.


İyi kolesterol, kötü kolesterol masalı
Kolesterol ve diğer lipitlerin kan yoluyla taşınması için proteinlerle yapmış oldukları değişik bileşimlere “lipoprotein” adı verilir ve lipoproteinlerin değişik grupları ve grupların da alt grupları vardır. Yani hiçbir aklı başında araştırmacı, kanda, damarlarımızda tek başına dolaşma yeteneğine sahip, lipoproteinlerden bağımsız olan tek bir kolesterol molekülü gösterme yeteneğine sahip değildir. Çünkü kolesterol ve lipitler, damarlarımızda dolaşan kanda partiküller üzerinde vardır. Şu an total kolesterol veya trigliserit adıyla laboratuvarlarda ölçümü yapılan lipitlere ait parametreler, sahip olduğunuz farklı lipoproteinlere ait partiküllerin tümü üzerinde bulunan kolesterol ve trigliserit miktarlarını belirlemektedir.Kolesterolün moleküler ve kimyasal yapısı bir tane olmasına ve lipoprotein adlı partiküllerin yapısında, bir bileşen olarak var olmasına karşın sadece kolesterolün suçlu görülmesi, gösterilmesi ilginç bir paradoks ve büyük bir mantıksal zorlama içerir. Çünkü herhangi bir bileşeni, bulunduğu ortamda tüm elemanlarıyla birlikte değerlendirmeniz gerekir. Çok farklı bileşenleri olan, değişik tipteki partiküllerin (HDL, LDL vs.) yapısında bulunan bileşenlerin, tek bir bileşeni olan kolesterol molekülü üzerinde değerlendirme yapamazsınız.

Bu durumu en iyi açıklayabilecek örnek, su molekülünü oluşturan atomlardır. Suyu oluşturan atomları birbirinden ayırıp değerlendirecek olursanız, artık su molekülünden değil, hidrojen ve oksijen atomlarından söz ediyorsunuz demektir. Suyun içinde bulunan, suyu oluşturan “hidrojen atomları yararlıdır veya zararlıdır” şeklindeki bir önerme, kuruluş itibarıyla zaten bilimsel bir önerme olamaz; çünkü sözü edilen su değil, su molekülünden çok farklı özellikteki atomlardır. Matematiksel birleşim oranlarını belirterek ancak böyle bir kanıya teorik olarak ulaşmanız ve yaklaşmanız mümkündür. İki hidrojen ve bir oksijenden oluşan madde (su) yararlıdır fakat iki hidrojen ve iki oksijenden oluşan madde (hidrojen peroksit) zararlıdır.

Matematiksel dengeleri ve dengelerin bozulmasını anlatan en güzel örneklerden biri de şeker hastalığında (diabet) göze çarpar. Çünkü kandaki şekerin hücreler tarafından kullanımında sadece şeker değil, insülin adı verilen hormon da son derece önemlidir. Örneğin, normal bir durumda kan şekeri 70 birim, insülin düzeyi de 70 birim ise bunun oranı 1 olacaktır (70/70=1). Fakat kan şekeriniz yükseldiğinde 140 birim olduğunda insülin düzeyi sabit kalsa da (140/70=2) şeker/insülin oranı 2 olacak, dolayısıyla normal duruma göre kan şekeri/insülin oranı bozulacaktır. İşte çok yüksek şeker hastalarının tedavisinde insülin verilmek istenmesinin temel mantığı burada yatar.

Hastaya insülin verilerek şeker/insülin oranı dengelendiğinde, şeker moleküllerinin hücrelerce kullanımı sağlanmış olur ve şeker de kanda otomatik olarak düşer. Şeker çok fazla düştüğü zaman da aynı mantık geçerlidir; insülin göreceli olarak yüksek kalmıştır ve biraz şekerli su verilir! İnsülin ve şeker düzeyi, görünmeyen bir alanda, çoğu zaman birlikte matematiksel dengeler içinde çalışırlar. Söz konusu moleküller, farklı alanda çalışsalar da aynı sistem içinde bir bütündür; insülin ve glikoz (şeker) düzeyleri birbirinden ayrılamaz! Kolesterol konusundaki determinist (indirgemeci) bilim anlayışı, aynı hatayı yapmakta, sadece partiküller üzerindeki farklı bileşenlerin, yine sadece kolesterol kısımlarını değerlendirmekte ve bu nedenle bazen kolesterolü suçlu bazen de suçsuz görmektedir. Fakat kolesterolü suçlu bulan araştırmacıların sayısı ve sesi daha fazla duyulduğu için insanlar üzerinde etkili görüş haline gelmişlerdir. Yüksekliği iyi olarak bilinen ve sürekli vurgulanan HDL kolesterolün de (iyi kolesterol) kalp hastalıklarıyla (16) ilişkili olduğu gözden kaçar veya kaçırılır, çoğu zaman sorgulanması engellenir. Hem iyi (HDL) kolesterol hem de kötü (LDL) olarak tanımlanan kolesterol düzeylerinin tek parametredeki yüksekliği, gerçekten çeşitli hastalıklar için risk oluşturuyorsa (17), sadece partiküller üzerinde bulunan kolesterol molekülünü tek parametrede iyi ya da kötü olarak adlandırmak da son derece tutarsız bir yaklaşım olacaktır.Sanıldığının tam tersine organizmada sadece karaciğer kolesterol üretmez, karaciğer dışındaki bütün hücreler teorik olarak aynı moleküler yapıdaki kolesterol üretimini gerçekleştirir.

Gözlerden kaçan, kolesterol molekülünün, organizmanın temel steroid molekülü olduğudur. Hücrede kolesterol yoksa, ihtiyacımız olan hiçbir steroid yapılamaz. Organizma steroidlerinin (bu konuda birçok steroid olmakla beraber, en dikkat çeken cinsel hormonlardır ve kolesterolden yapılırlar) tümünün oluşturulması sırasında, kolesterol molekülü mutlaka öncül madde olarak istenir (18). Erkek ve dişilere ait hormonların yapılması için, öncül madde olarak kolesterolünüz yoksa veya var olduğu halde bazı nedenlerle kolesterolünüz kullanılamıyorsa artık yaşlanıyorsunuz demektir. Çünkü yaşlandıkça kural olarak organizmadaki steroidleriniz mutlaka azalacaktır (steroidopenia).

Kan kolesterolünün tanımlanması için kullanılan iyi (HDL-k) ve kötü (LDL-k) deyimleri, kolesterole ait molekülsel farklardan değil, kolesterolü taşıyan farklı taşıyıcı proteinlerden kaynaklanır. İyi olarak tanımlanan taşıyıcı proteinlere ait lipoprotein, HDL olarak bilinir ve yapısında apo A1 vardır. Kötü olarak bilinen lipoprotein, LDL olarak bilinir, yapısında apo B-100 adlı taşıyıcı bir protein bulunur. Temel olarak karaciğerin sentezlemiş olduğu kolesterol molekülü ile (LDL, yani kötü kolesterol) ve karaciğer dışı organların sentezlemiş olduğu kolesterol molekülü (HDL, yani iyi kolesterol) arasında kimyasal olarak, yağ asitleriyle yapılan çeşitli birleşimler dışında, hiçbir fark olmadığını söylemeye gerek var mı bilmiyorum.

Kolesterol yüksekliği değil, küçük partiküller öldürür.
Son yapılan araştırmalar, kolesterol ve trigliserit gibi lipitleri taşıyan partiküllerin (lipoproteinlerin) zamana bağlı olarak küçüldüğünü (19) iddia ederken, partikül çapının küçülmesinde (20) etkili olan “eksik” yapısal bileşimin ne olduğu konusunda genellikle bir yorum yapmaz. Bir ilköğretim öğrencisi bile, bir partikül yapısını oluşturan farklı bileşenlerin azalması durumunda, söz konusu partikülde bazı yapısal bileşenlerin azaldığını ve eksildiğini tahmin edebilir. Çünkü partikül yoğunluğu (dansite), partikülü oluşturan farklı atomların moleküler ağırlığı ve partikülün kapladığı alan (hacim) arasındaki denklem belli dir (yoğunluk = molekül ağırlığı/ hacim). Partiküldeki molekül ağırlığının azalması yoğunluk sabitse, partikül hacminin küçülmesi anlamını taşır!

İşte şimdi çeşitli yağ asitleri ve bitkisel steroidlerin insanlar üzerinde olumlu etkileri olduğu konusuna ve özellikle tek parametredeki kolesterol ve trigliserit düzeylerini nasıl düşürebildiği konusuna tekrar dönebiliriz. Kolesterol ve trigliserit gibi lipitleri taşıyan lipoprotein partiküllerinin zamanla küçüldüğünü (19) düşünecek olursanız, partikülleri büyütebilmenin en basit yolu, besinlerle (21) söz konusu lipitleri almak ve küçülen partikül yapısını normal boyutlarına ulaştırmaktır. İşte bu nedenle, çeşitli yağ asitleri ve bitkisel steroidler (kolesterolün kendisinin de steroid molekül olduğunu lütfen tekrar hatırlayınız) faydalıdır. Peki partikül yapısında azalan bileşenler, kolesterol ve trigliserit gibi çeşitli yağlar ise, tek parametrelik kandaki yükseklik nasıl açıklanacaktır?

Kolesteroldeki Kaos kitabında aslında biz bunu matematiksel bir denklemle açıklamıştık. Küçülen partiküller, organizma tarafından kullanılmasa da içlerinde lipit bileşenleri, yani kolesterol ve trigliserit vardır. Birim alanda yoğunlaşan, organizma tarafından kullanılmayan küçük partiküllerin toplamdaki kolesterol ölçümü de bu yüzden her zaman olmasa da genellikle yüksek çıkar. Kandaki tek parametredeki kolesterol yüksekliği, partikül temelinde harika bir illüzyondan başka bir şey değildir. Yüksek kolesterol, partikül düzeyinde, yani lipit ve protein oranlarında asla görülemez! Kolesterol/trigliserit gibi moleküllerin de bulunduğu küçülmüş lipoprotein partikülleri (22), normal boyuta gelmek için yağ asitleri ve steroid yapılı molekül ararlar; partikül bazında ortaya çıkan eksiklikten dolayı reaksiyona girmeye yatkındırlar. İşte bu nedenle yani, oldukça çabuk reaksiyona girdikleri için bazen bilimsel literatürlerde kimyasal terimlerle tanımlanırlar ve okside lipoproteinler olarak (örneğin okside LDL) adlandırılırlar.
Fakat fiziksel tanımlamada küçük terimi tercih edilir. Küçülen veya okside durumda kalmış kullanılmayan lipoprotein partiküllerinin kandan bir şekilde uzaklaştırılması gerekir ve burada savunma sistemimizdeki hücreler, özellikle savunma sistemimizde görevli makrofajlar bu aşamada devreye girer. Söz konusu küçülmüş lipoprotein partikülünün lipit açığını tamamlamaya, söz konusu partikülü kullanılabilir hale getirmeye çalışır. Bunu yapamadığı zaman zorunlu olarak, küçülen ve kullanılmayan partikülü, bulunduğu yerde etkisiz hale getirmeye çalışır! İşte damar sertliğinin oluştuğu nokta burada başlar. Makrofajlar lipit bileşenleri azalmış partikülü yok etmeye çalışırken, küçülmüş, reaksiyona yatkın partiküllerle birlikte uzmanların aterom plakları demiş oldukları köpüksel bir oluşum meydana getirirler.
Şimdi karar verilmesi gerekiyor. Fakat karar vermek için bazı bilgileri mutlaka birleştirmemiz lazım: Kolesterol ve yağları kanda taşıyan partiküllerimiz yaşlandıkça küçülüyorsa, birçok steroid ve omega-3 gibi yağ asitleri, küçülen partiküllerin büyümesini, normal yapısına gelmesini sağlıyor ve lipoprotein partikülleri küçüldükçe kanda kolesterol düzeyi yükseliyor. Lipoproteinlerin partikülleri normal yapısına döndüğünde kolesterol düzeyi düşüyorsa, makrofajlar kolesterol molekülüne değil de küçük lipoprotein parçacıklarına saldırıyorsa, hangi bilgi sizin için daha değerlidir? Aterom plakları oluşumunda hangi faktör etkilidir? Eksik lipitlerden dolayı küçülen lipoprotein partikülleri mi, yoksa tek parametrede kolesterol düzeyi mi? Tabii ki küçülen lipoprotein parçacıkları!.. Kolesterolle ilgili yapılan araştırmalarda, istatistik ve bilimsel yöntem yanlış olabilir mi dersiniz?

Bilim kavramı ve istatistiksel yöntem
Günümüzde kolesterol molekülüne ait yapılmış olan, hastalıklarla ilişkilendirilen ve bolca propagandası olan bilimsel çalışmaların sonuçlarının tümü, istatistik metotlarla elde edilen verilere dayanır ve “anlamlı” çıkan sonuçlardan bahsedilir. Fakat istatistik anlamda, bir araştırmayı doğru yapan olgu, “anlamlı” bulgular değil, sizin kurduğunuz mantıksal ilişkidir. Bu durum çok basit bir örnekle daha anlaşılır olacaktır. “Her sabah horozlar öttüğü için güneş doğar” şeklindeki basit bir önermenin istatistiksel çalışması, her gün önce horozların ötmesine sonra da güneşe bakılacak olursa, son derece anlamlı olan istatistik sonuçlar elde edilebilir. Fakat söz konusu çalışmanın mantıklı ve bilimsel olduğunu iddia etmeniz tamamıyla saçmalık olur. Kolesterol molekülü ile ilişkilendirilmiş kalp krizi dahil çoğu hastalığa bağlanan birçok araştırma da aslında “horoz ve güneş” örneğine oldukça fazla benzer. Hastanede yatan, kalp krizi geçiren bütün hastaların “kolesterol düzeyleri” değerlendirilmez ve sadece yüksek kolesterolü olan hastaların sonuçları üzerinden değerlendirme yapılır, normal kolesterol düzeyine sahip fakat kalp krizi geçirmemiş hastalar birçok araştırmada dikkate alınamaz. Aynı paradoks söz konusu araştırmalarda mutlaka oluşturulmak zorunda olan kontrol grupları için de geçerlidir: Yüksek kolesterolü olduğu halde hiç kalp krizi geçirmeyenler kontrol grubuna nedense çoğu zaman alınmazlar!

Kolesterol: Çarmıha gerilen molekül
Tek parametrelerdeki kolesterol yüksekliği üzerine yapılan bütün spekülasyonlar, şayet lipitler kanda lipoproteinlerle taşınıyorsa son derece mantıksız ve geçersizdir. Kandaki tek parametredeki göreceli yükseklik, partikül bazında lipit/protein oranlarıyla birlikte ele alındığında geçersizdir. Bütün partiküller, zaman içinde mutlaka küçülür. Birçok araştırmacı ve uzman, statin önerilerinde ısrar ederken (23), küçülen partikül yapısının nasıl düzeltilebileceği üzerine kafa yormak istemez. Fakat kanda tek parametrede, kullanılmayan partiküllerin birim alandaki artışına bağlı olarak, kolesterol düzeyi yanıltıcı bir şekilde yüksek görülür. Teorik olarak yaşlandıkça temel steroid üretiminin genetik nedenlerle azaldığı bir ortamda, kolesterolün üretiminin de bütün steroidlerde olduğu gibi azalması gerekmekte ve bu durum özellikle partikül yapısında eksiklik olarak ortaya çıkmaktadır (24). Partikül yapısında bulunan Steroidler ve özellikle de kolesterol azalmıştır!

Bu nedenle, tedavi amaçlı müdahaleler, tek parametrelik kolesterol gibi bir değere veya yüksekliğe göre değil, partikül yapısının fiziksel durumuna göre (25) seçilmelidir. Bitkisel steroidler ve çeşitli yağ asitlerinin besin yoluyla alınması, kan yağları ve insan sağlığı üzerinde olumlu etkiler ortaya çıkarıyorsa, bunun nedeni lipoprotein partikül yapısının, bu tür lipitler alındığında düzelmesi, partikülün normal fiziksel boyutlara ulaşmasıdır. Fakat günümüzde milyar dolarlar kazanan şirketler için durum farklıdır. İnsan düşünceleri yönlendirilebilir. İnsanların yönlendirilmiş düşüncelerden kaynaklanan acımasızlığı, bilgisizliği aslında yeni değildir ve tarihsel olarak her zaman vardır. İlkel kültürlerde Tanrıların gazabından korkulurdu. Günümüzde biraz evrimleşmiş olsa da, yine yapılması gereken yapılmış; insanlarda doğal olarak bulunan korkular kullanılarak, olay tam bir (cadı), konumuz açısından “molekül” avına dönüştürülmüştür.

Cadı (molekül) avı
Sağlık alanından para kazanan ticari şirketleri, ilaç fabrikalarını mutlu etmek için, sıklıkla organizma molekülleri suçlanıyordu. Örneğin, kolesterol adı verilen molekülü mutlaka bütün insanların içinde ve tek tek öldürmek gerekiyordu. Onların düşüncelerine göre kanda kolesterolün yüksek olması kötüydü. Kolesterol insanlara baş belası olan bir moleküldü. İddialarına göre, bu molekül insanı zehirliyor, kandaki varlığı ile insanı öldürüyordu. İnsanın içine yerleşen bu şeytani molekül, mutlaka insandan çıkarılmalı, insanlar bu molekülden kurtarılmalıydı. İnsanlar ölüyor ve ölümden korkuyordu. İnandırıldıkları için, hepsi olmasa da sayılamayacak çokluktaki parmaklar suçlu olarak hep onu, hep aynı molekülü gösteriyordu. Bazıları ısrarla “karar vermeden önce yargılayın” demişti. Fakat molekül hakkındaki karar çoktan ve yargılanmadan verilmişti. Yaşadığımız yüzyılda, ilkel çağlara göre “moda” oldukça değişmişti: şimdilerde insan kurban edilmiyordu, artık masum moleküller adı yeni çıkan değişik Tanrılara kurban ediliyordu.

Hipokrat, kendi zaman penceresinden günümüze bakıp, hiçbir şey yapamamanın çaresizliği içinde sessizce ağlarken, yaşadığımız yüzyılda bir molekül yaşamak ve yaşatmak için hâlâ direniyordu. Ve gerçekte çoğu insanın kafası karışmıştı, toplumsal ve kaçınılmaz bir şizofreniye kapılmışlardı, neler olup bittiğini gerçekte onlar da bilmiyordu. İnsanlar yine korkmuş, korkutulmuştu! Korkularından kurtulmak için, tıpkı önceden olduğu gibi yine Tanrılara kurban veriyor, böylece kendilerinin cezalandırılmayacağını, cezalandırılmaktan kurtulacaklarını düşünüyorlardı! Ve insanlar, hiç günah işlememiş, saf, temiz, masum bir molekülü, kapitalist Tanrıları mutlu etmek adına çarmıha geriyordu…

DİPNOTLAR
1) Janine Mukuddem-Petersen et all (2005), A Systematic
Review of the Effects of Nuts on Blood Lipid Profiles in
Humans. J. Nutr. 135:2082-2089, September 2005.
2) Masako Iwamoto et al (2000), Walnuts Lower Serum
Cholesterol in Japanese Men and Women Journal of
Nutrition, 2000, 130:171-176.
3) Kgomotso G. Moruisi et al (2006), Phytosterols/
Stanols Lower Cholesterol Concentrations in Familial
Hypercholesterolemic Subjects: A Systematic Review with
Meta-Analysis, Journal of the American College of Nutrition,
Vol. 25, No. 1, 41-48 (2006).
4) Patrick Aubourg et al (1993), A Two-Year Trial of
Oleic and Erucic Acids (Lorenzo’s Oil) as Treatment for
Adrenomyeloneuropathy, The New England Journal of
Medicine, Volume 329:745-752. September 9, 1993.
Number 11.
5) Uffe Ravnskov, MD, PhD. (2000), The Cholesterol Myths.
Exposing the fallacy that saturated fat and cholesterol cause
heart disease. New Trends Publishing, Inc. Washington. DC.
6) Carlos Iribarren et al (1995), Low Serum Cholesterol
and Mortality, Which Is the Cause and Which Is the Effect.
Circulation, 1995;92:2396-2403.
7) U. Ravnskov (2003), High cholesterol may protect
against infections and atherosclerosis, Q J Med 2003; 96:
927-934.
8) http://www.westonaprice.org
9) Graziano Onder et al (2003), Serum cholesterol levels and
in-hospital mortality in the elderly, The American Journal of
Medicine Volume 115, Issue 4, September 2003, 265-271.
10) Kelvin K. W. Chan et al (2003), The Statins as
Anticancer Agents, Clinical Cancer Research Vol. 9, 10-19,
January 2003.
11) David J. Graham et all (2004), Incidence of Hospitalized
Rhabdomyolysis in Patients Treated With Lipid-Lowering
Drugs, JAMA, 2004; 292:2585-2590.
12) Hoffman, P. (2006), Understanding Bladder Cancer-
Treatment, The New England Journal of Medicine, Dec. 21,
2006; vol 355: pp 2705-2708.
13) Anne Fagot-Campagna et al (1997), Serum Cholesterol
and Mortality Rates in a Native American Population With
Low Cholesterol Concentrations, Circulation, 1997; 96:
1408-1415.
14) Carlos Iribarren et al (1995), Low Serum Cholesterol
and Mortality. Which Is the Cause and Which Is the Effect.
Circulation, 1995; 92:2396-2403.
15) Newman TB, Hulley SB. (1996), Carcinogenicity of
lipid-lowering drugs, JAMA, 1996 Jan 3; 275(1):55-60
(Pub Med. Abs).
16) Birgit Agerholm-Larsen et al (2000), Elevated HDL
Cholesterol Is a Risk Factor for Ischemic Heart Disease in
White Women When Caused by a Common Mutation in
the Cholesteryl Ester Transfer Protein Gene. Circulation;101:
1907.
17) Gilbert R Thompson (2004), Is good cholesterol always
good? BMJ 2004; 329: 471-472 (28 August), doi:
10.1136/bmj. 329.7464.471.
18) Kash Rizvi et al (2002). Do lipid-lowering drugs cause
erectile dysfunction? A systematic review. Family Practice
Vol. 19, No. 1, 95-98.
19) Nir Barzilai et al (2003), Unique Lipoprotein Phenotype
and Genotype Associated With Exceptional Longevity, JAMA,
Vol. 290 No: 15, October 15, 2003.
20) Frank M. Sacks and Hannia Campos (2003), Low-
Density Lipoprotein Size and Cardiovascular Disease:
A Reappraisal. The Journal of Clinical Endocrinology &
Metabolism Vol. 88, No, 10 4525-4532.
21) George J. Miller (2005), Dietary fatty acids and the
haemostatic system. Atherosclerosis Volume 179, Issue 2,
April 2005, Pages 213-227.
22) Frank M. Sacks and Hannia Campos (2003), Low-
Density Lipoprotein Size and Cardiovascular Disease:
A Reappraisal, The Journal of Clinical Endocrinology &
Metabolism Vol. 88, No. 10 4525-4532.
23) James S. Forrester et all (2000), The aggressive low
density lipoprotein lowering controversy, J Am Coll Cardiol,
2000; 36:1419-1425.
24) Murielle M. Véniant et all (2000), Defining the
atherogenicity of large and small lipoproteins containing
apolipoprotein B100, J Clin Invest, December 2000, Volume
106, Number 12, 1501-1510,
25) Bonnie D. Miller et all (1996), Predominance of Dense
Low-Density Lipoprotein Particles Predicts Angiographic
Benefit of Therapy in the Stanford Coronary Risk Intervention
Project, Circulation, 1996;94:2146-2153.
Uzman Biyolog Mevlut DurmuşBilim ve Gelecek Dergisi, Şubat 2007 (36)