bilim kolesterol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilim kolesterol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2008 Cumartesi

YAŞLI KADIN, KOLESTEROL VE YUMURTA ÜZERİNE FELSEFİ DÜŞÜNCELER



YAŞLI KADIN, KOLESTEROL VE YUMURTA ÜZERİNE FELSEFİ DÜŞÜNCELER

Felsefesi eksik bir bilim
anlayışı her zaman
karanlıkta kalmaya
mahkumdur.




‘…Kolesterol ve trigliserit düzeyi oldukça yüksek çıkan yaşlı bir teyze test sonuçlarını eline aldığında sinirlerine yenik düşmüş ve kendi kendine hastane koridorunda söylenmeye başlamıştı:



Bu yaşta bir de bununla mı uğraşacağım, zaten bizim adamda (aslında herif diyordu) hasta, bütün bunların arasında bir de bu çıktı. Nasıl uğraşacağım hepsiyle; yumurta yeme, yağlı yeme, kuruyemiş yeme ben ne yapayım şimdi, zaten dişlerim dökülmüş, romatizmam var, böbreklerim de iyi çalışmıyor…



Yaşlı kadının yanına yaklaşıp:
Boş ver teyze sen kan yağlarının yüksekliğine aldırma, az da olsa yumurtanın[1], yağlı yemeklerin fındık, fıstık, ceviz gibi besinlerin kan yağlarını ve kolesterolü yükseltemediğini, tam tersine yüksek kolesterolü[2] olanlarda kalp hastalıkları riskini azaldığını gösteren çeşitli araştırmalar da var. Hatta kolesterolün masum olduğunu düşünen araştırmacıların sayıları gün geçtikçe artıyor, sen canını sıkma ve keyfini kaçırma’ dememek için kendimi zor tutuyordum.


Zamanın verdiği yorgunlukla titreyen dizlerini sakinleştirmeye çalışan yaşlı kadın, elindeki bastona dayanarak koridor boyunca yavaş yavaş ilerledi ve gözden kayboldu.

Bilim tarihi de tıpkı insanlar gibi, kendi içinde dönemsel yanılgılarından, zaman içinde tecrübeler kazanarak adım adım ilerlemişti; şu an bakıldığında bilimle, tıpla ilgili tarihsel yanılgılar oldukça üzücü ve can sıkıcı görünüyordu.



Tarihsel yanılgılar elbette kaçınılmaz olarak yaşanmak zorundaydı fakat tarihsel yanılgılar yaşanırken mutlaka birileri de kaçınılmaz olarak her zaman zarar görüyordu.


Bilim ve insanlık tarihinde her zaman yaşanmış çatışmalar ve çekişmeler; bir bakıma varolmanın vazgeçilmez unsurlarından biri olarak her zaman karşımıza çıkmaktadır, insanlık varolduğu sürece de çıkmaya devam edecektir.


Şu andaki bilgilerimize göre önemsiz, değersiz görünen bir çok konu, bilgi ve araştırmaların, bilim adamlarının bir ömür boyu hayatını yönlendirmiş olması hiç de şaşırtıcı değildir. Bilim insanları konuları farklı modellerle ve paradigmalarla (düşünce düzlemi-zihin haritası) ele almak ve hatta varolan güncel düşünce sistemleriyle çoğu zaman çatışmak zorundadır. Çatışmaların varolmadığı bilimsel bir zeminde, bilim adına gelişmelerin beklenmesi belki de bu nedenle çoğu zaman anlamsız bir beklenti olarak kalır.


Aslında bilim felsefesi açısından şu an varolan ve insanlara ‘doğru bilgi’ olarak sunulan kolesterol teorisine çok dikkatli bakıldığında, bir çok olgusal gerçekle çatıştığı çeşitli bilimsel araştırmalarla da ortaya koyuluyor. Günümüzde kabul edilen kolesterol teorisinin tam zıttını oluşturan çeşitli düşünceler, bilimsel çalışma ve araştırmalar kendini çok uzun bir vadede doğru bir noktaya yerleştirecek gibi görünse bile, bu oldukça zor olacağa ve bilim insanlarını gerçekten uğraştıracağa benziyor.

Peki bu sırada yaşlı kadın ne olacak?...


İnsan yaşamında yer alan her konuda olduğu gibi bazen bilimde de zorunlu olarak çatışma ve çekişmelere girilmeden gerçeklere ulaşılamaz. Düşünce ve fikir çatışmaları bu açıdan değerlendirildiğinde, tartışmaların dozu bazen kaçsa, çok sıkıcı görünse de aslında gerçektende çatışmaların gerekli ve kaçınılmaz olduğu ortaya çıkar. Çünkü düşünsel olarak güzel olan tartışmalardan ve farklı düşünceleri kapsayan değişik paradigmalardan (farklı düşünme zemini) çok değerli bilimsel sonuçlar çıkartılabilir.


Bazen ortaya çıkan yeni ve farklı olan paradigma üzerinde veya düşünce farklılıklarında ortaya çıkan çatışma ve çekişmelerin akıl ve mantık rayından çıktığı da olur. Bu duruma bilim tarihinde oldukça sık rastlanır. Söz konusu farklı düşünce düzlemini (paradigma) ortaya koyan araştırmacıya karşı takınılan tavır ve davranışlar bazen eşit olmayan bir noktaya taşınır ki, işlerin karıştığı nokta işte o noktadır. Ulaşılan noktada akıl ve mantık yoluyla olması gereken bilimsel çatışmalar anlaşılmaz bir şekilde yön değiştirir ve bilim adına yapılan araştırmalar, söz konusu düşünce sahiplerine gün geçtikçe acı vermeye başlar. Ve gizliden gizliye uğraştığınız bilimsel problemin yanı sıra, farklı düşüncelerinize gösterilen mantık dışı yaklaşımlar ister istemez canınızı sıkar. Yeni bir şey söylüyorsanız, eskilerin çoğu kaprislerini çekmek zorundasınızdır, ayrıca sizi ve düşüncelerinizi küçümseyen bakışlara karşı düşündüğünüzden çok daha dirençli olmanız gerekir. Sadece bu da yeterli değildir: Bireysel kendini beğenmişlik, sosyal statü, ekonomik kazanç, kıskançlık, kırgınlık ve korku gibi bir çok psikolojik ve sosyolojik faktör, söz konusu yeni ortaya çıkan düşüncelerin tartışılması sırasında devreye girer. Söz konusu düşünce, tartışma ve çekişmeler ‘insanlara faydalı olma’ eksenine oturmadan önce sayısız engellerle ve zorluklarla karşılaşılabilir.

Ortaya çıkan her bilimsel paradigma öncelikle varolan genel durumu eleştirmekle işe başlar. Kendi bilimsel doğrularını ortaya koyarken, varolan bilgilerle sürekli olarak çatışmak ve çelişmek zorundadır. Bilgi elbette zor elde edilir bu yüzden gelenekselleşmiş, kabullenilmiş bilgi ve davranışlara ait paradigmalar ‘çabucak’ gözden çıkarılamazlar ve eski paradigmayı savunan bireyler tarafından ‘yeni paradigma veya teori’ye karşı ilk önce ilgisiz davranılır, çoğunlukla umursanmaz hatta bazen de yeni görüşe karşı aşağılayıcı ve küçümseyici bir tavır takınılır.

Tıp bilimi tarihinde öylesine ilginç olaylara rastlanır ki; şu andaki varolan düşüncelerinizle hiçbir şekilde kavranamaz, bağdaşamaz ve bizleri şaşkınlığa uğratır. Örneğin bazı akıl ve beyin hastalıklarını düzeltebilmenin en iyi yolunun hastanın kafatasında bir delik açmak olduğu (trepanasyon) düşüncesine, geçmiş zamanın çok ünlü hekimleri 16. yüzyıla kadar anlaşılmaz bir şekilde inanmış ve yüzyıllar boyunca bu yöntemi hasta üzerinde ‘tedavi’ adıyla uygulamışlardır. Bu uygulamanın kesin tarihi bilinmemekle birlikte, bazı mısır mumyalarında bile kafatası delinmiş iskeletler ve konuyla ilgili cerrahi aletlerin bulunduğu söylenmektedir. Şu an ki bilgilerimizle, biz bunun böyle olmayacağını elbette biliyoruz. Anlayamadığımız şey böyle bir düşünceye, eski dönemlerde insanların nasıl ulaştığı ve kendilerine göre nasıl bir bilimsel mantık kurduğu değil, tam tersine bu düşünce zeminin (paradigmanın) nasıl hiç değiştirilmeden yüzyıllar boyu hekimler tarafından nasıl devam ettirildiği, yüzyıllar boyu tedavi alanında gündemde nasıl kalabildiği sorunudur.

Geçmiş yüzyıllarda sağlık alanında kafatasını delme (trepanasyon), damardan kan akıtma (flebotomi)[3] ve benzeri şekilde uygulanan çeşitli tedavilerin, muhtemel olumlu sonuçlarındaki rastlantısal gelişmelerde her ne kadar küçük bir şans faktörü olarak etkili olsa da, olumsuz gelişmelerde yani tedavide zarar gören, ölen bireyler çoğunlukla o zamanlar hiçbir şekilde dikkate alınmıyordu.

Hekimler için Hipokrat, böyle bir kompozisyonda hasta yararına olabilecek farklı bilgiler ve önerilerde de bulunuyordu. ‘Hipokrat yemini’ ısrarla bir olgunun üzerinde şekilleniyor ve Hipokrat meslektaşlarını uyarıyor, ‘Primum nihil nocere’ diyordu: Önce zarar verme! Hem hekim hem de hastaya ait karmaşık duygu ve düşünceler arasında temel bir dengeyi sağlamayı hedefliyordu bu söz...

Organizmayı çok iyi tanımak ve anlayabilmek gerekiyordu. Bilmediğin veya o an için akıl yoluyla kavrayamadığın bir olguyla karşı karşıya kalırsan, hiçbir şekilde hastaya müdahale etme. Çünkü sadece akıl yoluyla kavrayabildiğin yaşamsal olgular içerisinde insanlara ve insanların sağlığını yeniden kazanmasına yardımcı olabilir, onları gerçekten tedavi edebilirsin. Henüz yeterince kavrayamadığın organizmaya ve canlıya ait çeşitli birbirine zıt olgularla karşılaştığında, yapacağın her hangi sıradan bir müdahale, hastanın kendisine yarardan çok daha fazla zarar verebilir. İşte bu yüzden, hastayı tedavi etmeden önce düşünülmesi gereken tek bir olgu var; uygulamak istediğin tedavide hastanın öncelikle varolan nesnel durumunun daha fazla bozulup bozulmayacağını düşünmek gerekiyor. İşte bu yüzden primum nihil nocere…


Bilim dünyasında ortaya çıkan herhangi bir yeni olgu, teori, hipotez, paradigma veya davranışa temkinli yaklaşılır, bu nedenle bazı yeni düşünceler genellikle doktorlar tarafından biraz zor kabul edilir.


Bu konuda sayısız örneğini tıp tarihi kitaplarından sizler kendiniz de bulabilirsiniz. Ameliyathanelerde ve hastalarında ‘steril çalışmayı’ ön plana çıkartan, cerrahi müdahale ve ameliyat sonrası hasta ölümlerinin bakteri kökenli olduğunu iddia eden, doktorların hasta ameliyatlarından önce mutlaka sterilizasyona, temizliğe önem vermeleri gerektiğini düşünen, doktorların müdahale öncesi ellerini ve kullandığı cerrahi aletleri bakterilerden arındırması gerektiğini iddia eden, aslında kendisi de bir cerrah doktor olan Joseph Lister (1827-1912) yaşadığı ve doktorluk yaptığı zamanlarda çeyrek yüzyıl kadar, alaycı ve acımasız bir şekilde eleştirilmişti. Üzücü olan ise çoğu acımasız eleştirilerin aynı görevi yapan doktor arkadaşlarının oluşturduğu gruplar tarafından yapılması ve bilimi, özellikle tıp bilimini korumak adına eleştirileren hekimlerce ortaya koyulmasıydı. İleri sürdüğü zamana göre radikal sayılabilecek bu ve benzeri bazı düşüncelerden sözde bilimi korumak isteyen doktor ve araştırmacıların amacı, gerçekten de bilimi korumak mıydı, yoksa mevcut durumu devam ettirme ve değişimi direnme nedenlerinin psikolojik kökenleri var mıydı dersiniz?


Bilimin korunması sizce hangi ilkelere göre olmalı?..

Her zaman yeni paradigmalar, hipotezler ve teoriler ortaya çıkar ve zaman içinde bilgi yavaş yavaş süzülür, insanlara oldukça zor aşamalardan geçerek ulaşır. Fakat unutulmaması gereken nokta, bilim alanının dinlerden (teoloji) çok daha önemli bir farkı olduğunu görebilmektir. Temel fark bilimin kendini sürekli yenilemesinden ve dinamik olmasından kaynaklanır ve bilim kendi hatalarını giderebilme mekanizmasına sahiptir. Bilim her tür düşünceyi, zaman içinde etkileme gücüne sahiptir. Farklı bir deyimle bilimin kendi dinamikleri karşısında hiçbir bilimsel bulgu, kanun, teori ve hipotez değişmez, değiştirilemez değildir. Bu düşüncelerin tersini iddia eden, hiçbir bilim adamı veya bilim felsefecisi bulamayacağınızdan emin olun! Bilim kapsadığı, etkisini hissettirdiği hiçbir alanda statik (durağan) değil, dinamiktir. Yeni ortaya çıkabilecek bilimsel bir bulgu bildiğiniz bütün kanunları, teori ve hipotezleri değiştirebilir, bilim ve bilimin gizli güzelliği, vahşi cazibesi de aslında burada ortaya çıkar.


Bilim gelişebilmek için her zaman olmasa da çoğunlukla yeni paradigmalar, farklı düşünceler bekler ve bu tarihsel olarak çeşitli dönemlerde sürekli tekrarlanır. Yeni sayılabilecek, değişim ve değiştirme gücüne sahip potansiyel bilgilerin ortaya çıkamadığı bazı dönemler, bilimin inançlaştırıldığı, düşüncelerin kalıplaştığı ve sertleştiği dönemlerdir. Yeni düşünceler ortaya çıktığında bilimle uğraşan insanlar bu yüzden istemeden de olsa oldukça sık karşı karşıya gelir ve çatışırlar; eski ve yeni düşüncelerin kavgası vakit geçirmeden başlar.


Bazen çok uzun zaman alsa da, bu söz konusu, farklı bilimsel alanlarda ortaya çıkabilen kavgaları tek bir şey, sadece bir şey sona erdirebilir ve tartışmayı bitirebilir: Matematik… Matematiğin sınırlarını ortaya koymadığı, matematiğin varolmadığı bir alanda kimse ‘pozitif bilim’ olgusundan da söz edemez!.


Fakat, her şeye rağmen matematiğin inkarı güç etkisine karşı da bazı durumlarda pozitif bilimler dirençle ve engellerle karşılaşabilir, bu durum bir süre (!) devam edebilir. Einstein ünlü ‘izafiyet (görecelilik-rolavite)’ teoremini ilk yayınladığında, o günün yaşayan ünlü fizikçi ve çeşitli bilim adamları tarafından, Einstein’ın teorisine karşı 100’den fazla kitap yayınlandığını okuyucu olarak unutmayın! Bilimsel bir önerme, teori veya hipotezde karşılaşılan temel zorluk çoğu zaman matematiksel eksiklikler veya yanlışlıklar olmayabilir.


Önerilen her hangi bilimsel yöntemin-deneyin-hipotezin-teorinin doğru ve yanlışlığı hakkında düşünce üretmesi gereken kişiler, doğal olarak o günün varolan ve yaşayan araştırmacılarının bizzat kendileridir. Bu dönemlerde karşınıza çıkabilecek ilginç durumlara mutlaka hazırlıklı olmalısınız. Bazı (sözde bilimsel) gerekçeler ileri sürülerek, bilimsel araştırmalar yoluyla konu üzerinde gerçekten etkili olması gereken bireyler, konuyu ele almamak için direnebilirler. Halk deyimiyle konuyu ‘es’ geçmek için şaşırtıcı bir katı tutum, bilim anlayışına yakışmayan ilginç (statik) bir duruş sergilerler. Bilimsellik iddiası ve sıfatlarını taşıyan bazı bireylerin, sunulan bilimsel verilere değil, genellikle araştırmayı yapan bireylere takılması, olayların mutlaka bir şekilde kişiselleştirilmesi ve bir şekilde mutlaka karşılıklı çıkarlar ekseninde çatışmalara girilmesi böyle dönemlerde en büyük etkendir. Bu gibi durumlarda bilimsel düşünceleriniz, araştırmalarınız ve çalışmalarınız oldukça hazin ve üzücü sonuçlarla da karşılaşabilir.



Bugün genetik biliminin kurucu sayılan G. Mendel’in çalışmaları işte bu nedenle Mendel yaşarken bir türlü gündeme gelememiştir. İsimleri kitaplarda çok fazla belirtilmeyen bazı bireyler tarafından, (sözde bilimsel) gerekçeler ileri sürülerek G. Mendel’in çalışmaları bir anlamda çöpe atılmış, ölümünden yaklaşık 30 yıl sonra tesadüf eseri meraklı bir araştırmacı olan William Bateson tarafından ortaya çıkarılmıştır ve yeniden yayınlanmıştır. Sonuçta kim ne derse desin; genetik bilimi en az 30 yıl gecikmeli olarak, modern bilim dünyasının harika renkleri arasına katılmıştır. Genetik biliminin geçmişi ve geleceği üzerine tartışılırken, söz konusu gecikme ve gecikmeye neden olan olaylar ve kişiler çoğunlukla göz ardı edilirler. ‘Genetik çalışmalar, Mendel’le birlikte 30 yıl önce başlasaydı bilim dünyasında neler olabilirdi, genetik bilimi daha ne kadar gelişebilirdi?’ gibi ütopik bir soru üzerine, günümüz uzmanları sanırım hiçbir şekilde spekülasyon yapmak istemeyecektir.

Buradan bilim adına çıkarılacak temel sonuç az çok bellidir: Bilimin evrensel gelişimi hiçbir dönem ve hiçbir zaman tamamıyla durdurulamaz, ama bilimin gelişimi yavaşlatılabilir ve insanlara ulaşması geciktirilebilir.


Ortaya çıkan yeni bilgilerin insanlara ve insanlığa ne gibi yeni ufuklar, yeni düşünceler ortaya çıkaracağı üzerinde genellikle hiç durulmaz. Bunun en trajik başka örneği; güneşin dünya çevresinde değil, dünyanın güneşin çevresinde döndüğünü iddia eden Kopernik’in teorisini inkar edilmesi zor bir şekilde kanıtlayan bilim sevdalısı Galileo’nun başına gelenlerdir.


Siz de bilirsiniz, hepimiz zaman zaman gökyüzüne ve yıldızlara bakarız. Normal koşullarda; gökyüzüne bakıldığında gerçekten güneşin dünya çevresinde döndüğünü düşünmeniz, sahip olduğumuz ve çok güvendiğimiz muhteşem duyularımızın yanılgısına en güzel örneklerden birini oluşturur. Duyuların yanılması ve yanıltılmasına bildiğiniz gibi kitaplarda illüzyon adı verilir. Bilimin görevi, farklılığı ise olarak burada başlar: Bilim gerçek anlamda bu ve buna benzer illüzyonları kavrama ve çözebilme yeteneğine sahip olmayı gerektirir. Genel olarak bilim anlayışımızın gelişmesinin ve ilerlemesinin temeli her ne kadar sahip olduğumuz duyuların varlığını ve duyularımızın derinliğini arttıran yapıları temel alsa da, bazen duyular ve algılar da yanılabilir. İşte böyle bir durumun sigortası matematiktir. Çünkü insanların sahip olduğu duyular, varolan koşullara göre zaman içinde şekillenmişlerdir. Fakat matematikle ilişkilendirilmiş bir bilim anlayışı, bazen duyularımızın yanılgısından kaynaklanan illüzyonları da çözebilme yeteneğini de kendi içinde barındırır.



Bir çok alanda yaşamın varlığı ve devamı, gerçekten de illüzyonlar bütünü olarak görünebilir, her şey bir bakıma inanılmaz, gerçek bir mucize gibidir. Düşünen insanlar için maalesef burada çok fazla seçme şansı yoktur: İnsanlar bu aşamada söz konusu yollardan birini tercih etmek durumunda kalırlar. ‘Yaşama katlanabilmenin iki yolu vardır, ya her şeyin mucize olduğunu kabul edecekler, ya da hiçbir şeyin mucize olmadığını’[4] kabul edeceklerdir. Her iki yol da insanların mutlu olmasını sağlayabilir. Fakat bilim ve bilim adamlarının buradaki yolu her zaman bellidir. Bilim mucizelere, illüzyonlara inanmaz ve inanmamak zorundadır. Buna bilim alanında görülebilecek illüzyonlar, göz ve akıl yanılmaları da dahildir.

İllüzyonlar her yerde bilginin, matematiğin eksik veya yetersiz kaldığı her alanda ortaya çıkabilir ki, buna bilimin kendisi de dahildir. Fakat bilim kendi içinde varolan illüzyonlarıda, kendi içinde çözebilmek için vardır. Duyuların yanılgısından kaynaklanan yanlış bilgileri de, bu nedenle bilim zaman içinde kendisi düzeltebilir.


Düşünün; varolduğunuz ve yaşadığınız topluma ‘siz yanlış görüyorsunuz, güneş dünyanın çevresinde değil, dünya güneşin çevresinde döner, duyularınız yanılıyor’ diyeceksiniz. İnsanların duyusal algılarına göre doğru kabul edip inandığı bir bulgunun, bilimsel anlamda saçmalığı ve geçersizliğini ortaya koymaya gayretinin bilim adamı açısından sosyal boyutu, oldukça acı verici ve bir o kadar da düşündürücüdür.


Galileo’nun başına gelen işte budur.


Bu nedenle bilim adamları bazen ‘deli veya çılgın’ ön deyimiyle sadece sözel olarak karşılaşmakla kalmaz, bu yönde bazen ciddi bir şekilde, bilimsel düşünceleri nedeniyle geçmiş zamanlardaki cezaların en ağır şekliyle, ‘ölümle’ yargılanmışlardır. Galileo’nun ayrıca bize gösterdiği önemli nokta; delilik ve dahilik arasında görünmeyen ince, hassas ve şeffaf bir çizginin sosyal hayat içinde sürekli varolabileceği, hiçbir zaman ortadan kalkmayacağı gerçeğidir. Bir çok insan kendi duyularıyla güneşin dünya çevresinde döndüğünü görür, haklı olarak duyularına güvenir ve yanıldığını kabul etmek istemez! Olay bu kadar basittir. Matematiğin olmadığı, sadece duyuların temel alındığı ve bu nedenle insanların tümünün ‘yanlış’ düşündüğü bir ortamda sizin matematik, fizik veya astronomi bilimiyle ilgili ortaya koymuş olduğunuz ‘doğru’ kavramınız, içinde yaşadığınız toplumun büyük bir kısmı tarafından anlaşılmadığı için, düşüncelerinizden dolayı ‘deli’ olarak tanımlanmanız için son derece kolaydır. Kilise işte bu nedenle Galileo’yu suçlu bulmuştur. Duyuların yanılgısı kavrayabilenlerin dışında, büyük bir insan grubunun da kiliseyi ve kilisenin kararını desteklemiş olması işte bu yüzdendir. Galileo kilise dahil, yaşayan her bireyin bizzat kendi gözleriyle gördüğü, duyusal olarak hissettiği bir olgunun, temelden yanlış olduğunu iddia edecek kadar mükemmel bir cesaret göstermiştir ki asıl takdir edilmesi, görülmesi gereken, bir çok bilimcinin kavrayamadığı nokta burada ortaya çıkmaktadır; her bilim insanında olması gereken, zor anlaşılan çok özel ve mükemmel bir yetenektir bu….[5]


Buradan her bireyin çıkaracağı sonuç farklı olacaktır...

Benim açımdan da öyle..

Birinci sonuç:
Nedendir bilinmez, kendisine yasaklandığı için yumurta yiyemeyen yaşlı teyzeyi bir daha hiç görmedim.

İkinci sonuç:
Yumurtayı[6] sevin diyecektim ama galiba çok geç kaldım….





Mevlüt Durmuş
Biyolog

20 temmuz 2008




KAYNAKLAR VE DİPNOTLAR



[1] Stephen B. Kritchevsky, PhD (2004). A Review of Scientific Research and Recommendations Regarding Eggs. Journal of the American College of Nutrition, Vol. 23, No. 90006, 596S-600S (2004). http://www.jacn.org/cgi/content/abstract/23/suppl_6/596S

[2] Emilio Ros, MD et al (2004). A Walnut Diet Improves Endothelial Function in Hypercholesterolemic Subjects. Circulation. 2004;109:1609-1614. http://circ.ahajournals.org/cgi/content/abstract/109/13/1609

[3] Kan akıtarak tedavi, enfeksiyonu olan hastaların damarları kesilerek bir süre kan akıtıldığında hastanın iyileşeceğine inanılırdı.

[4] Einstein söylediği bir söz. bkz Mevlüt Durmuş (2005) Kayıp Felsefe Genleri. Platin Yayınları.

[5] Manifesto; çarmıha gerilen molekül ve modern bilimin kolesterol masallarından…

[6] Luc Djoussé and J Michael Gaziano (2008) Egg consumption in relation to cardiovascular disease and mortality: the Physicians' Health Study. American Journal of Clinical Nutrition, Vol. 87, No. 4, 964-969, April 2008.
http://www.ajcn.org/cgi/content/abstract/87/4/964
Not: Şeker hastalığınız yoksa, haftada altı yumurta (6) kalp hastalıkları açısından risk taşımıyor ve kolesterolü yükseltmiyor…

1 Haziran 2008 Pazar

YÜKSEK KOLESTEROL VE GENETİK ÜZERİNDEKİ ŞÜPHELER (2.BÖLÜM)


YÜKSEK KOLESTEROL VE GENETİK ÜZERİNDEKİ ŞÜPHELER (2.BÖLÜM)

Geçen yıl aramızdan ayrılan

Değerli bilim adamı

Dr. Hugo Wolfgang Moser'ın

anısına...











Yedi yeni kolesterol geni bulundu yazıyordu 15 Ocak 2008 tarihli gazetelerde.

MICHIGAN Tıp Fakültesi Kamu Sağlığı Bölümü’nün yürüttüğü uluslararası bir araştırmada, kandaki kolesterol seviyesini belirleyen yedi yeni gen tespit edildi. Araştırmacılar, daha önce kolesterol oluşumunda etkili olduğu sanılan 11 genin mevcudiyetini de doğruladı. Araştırmada 20 bin kişinin kanlarındaki kolesterol seviyeleri dikkate alınarak, genlerin kolesterol üzerindeki etkisi deşifre edilmeye çalışıldı. Araştırmayı yürütenlerden Doç. Dr. Goncalo Abecasis, yeni bulgular ışığında HDL (iyi kolesterol) ve LDL (kötü kolesterol) ile ilgili bilinenlerin gözden geçirilmesi gerektiğini söyledi. Doç. Dr. Abecacis, "Kötü kolesterol seviyesini yükselten gen varyantlarının kalp hastalığı riskini artırdığını belirlerken, iyi kolesterol seviyesini etkileyen varyantların koroner arteri hastalıklarını azalttığına dair bir bulguya ulaşamadık. Muhtemelen iyi kolesterol ile kötü kolesterolün kalp hastalıklarındaki rolünü yeniden gözden geçirmemiz gerekecek" dedi. Araştırma sonuçları, Nature Genetics dergisinin internet sitesinde yer alıyor.


Düşünün bir kez, şu ana kadar tespit edilen ve kolesterol ile ilişkili olduğu varsayılan genlerin % 99' tek parametrede kolesterolün yüksekliğine neden gösteriliyor!...

Yani şu ana kadar genetik mutasyonlar hariç en az 18 gen yüksek kolesterolün sebebi olarak ortaya çıkıyordu. Mutasyonlar hariç diyoruz çünkü bir gende, oluşan protein büyüklüğüne bağlı olarak binlerce mutasyon oluşabilir...


‘Oluşmuş her hangi bir genetik hata, yada genetik mutasyon, her hangi bir şekilde örneğin beslenme ile geriye döner mi?’ sorusu bir genetik uzmanına sorulacak en aptalca ve saçma sorular arasında yer alsa da, genetik uzmanı sizi kırmamak için, büyük bir sabırla ‘bu çok zor, katrilyonda bir ihtimal ama imkansız diyemem’ cevabını sizlere verecektir. Çünkü teorik olarak mutasyonlar her zaman ileriye doğru ilerler ve geriye dönüşüm pek mümkün değildir.

Genetik olduğu düşünülen hastalıkları ve mutasyonları yine genler ve genetik mekanizma üzerinden düzenlemeye çalışmaları henüz daha emekleme aşamasında sayılır. Gen terapisi adı verilen bu yöntem, hastalıklı gen yerine sağlıklı geni yerleştirme düşüncesine dayanır. İlk gen terapisi adenozin deaminaz enzimi (ADA) olarak kayda geçmiştir. Fakat söz konusu adenozin deaminaz enziminin gen transferi için seçilmiş olmasının temel nedeni, hastalığın tek bir gene bağlı olarak tek bir enzim sentezliyor olmasıdır. Günümüzde gen terapisi bir çok hastalık için umut verici görünse de sonuçları görebilmek oldukça zaman alacağa benzemektedir.

Peki genetik eksiklikler ve çeşitli mutasyonlara bağlı çeşitli hastalıklara, gen tedavisi dışında, başka yöntemlerle tedavi uygulanabilir edilebilir mi?...İşte bir genetik uzmanının, bu soruya oldukça dikkatli yaklaşması, hemen ‘hayır’ cevabı vermemesi gerekmektedir. Çünkü gözden kaçsa da başka yöntemler zaten vardı!....

İnsülin hormonu üreten genleri başarabiliyorsanız, gen terapisi yoluyla şeker hastalarına (tip1) vermek, insülinin bu yolla yeniden salgılanmasını sağlamak elbette çok güzel bir yöntemdir ve şeker hastalarını son derece rahatlatacaktır.

Fakat tek yöntem budur mutlaka böyle olacak diyemeyiz. Genetik mekanizmaya ait söz konusu genin ya da genlerin, son aşamada ortaya çıkaracağı biyokimyasal organizma ürününü[1] biliyorsanız ve söz konusu biyokimyasal ürünün işleyişini kavramışsanız dışarıda sentezlenmiş bu ürünü hastaya doğrudan vererek hastanın yaşam kalitesini arttırabilirsiniz[2]. Burada tedavi amaçlı kullanılan insulin aslında, şeker metabolizmasına ait genlerin sentezlemek sorunda olduğu (katabolik yönlü) son ürünü temsil etmektedir.

Geçen yıl aramızdan ayrılan değerli bilim adamı Dr. Hugo Wolfgang Moser’i de unutmadan burada saygıyla anmamız gerekiyor, bütün hayatını çocuklardaki genetik hastalıklara özellikle Adrenolökodistrofi (ALD) konusuna adamıştı. Yaşadığı sürece son ana kadar çocuklardaki genetik hastalıklarla ilgilendi. Doğumdan sonra bütün çocukların ALD testlerinin yaptırılabilmesi için çok çalıştı. Çünkü çocuklarda ortaya çıkan ölümcül genetik hastalık olan ALD erken tanıda, gen transferine gerek kalmadan sıra dışı sayılabilecek bazı besinsel faktörlerle kontrol altına alınabiliyordu[3].

Yöntem ve tedavi tümüyle sıradışıydı..Çünkü bu genetik hastalığın tedavisi bir çocuğun anne-babası tarafından bulunmuştu. Detaylara şimdilik fazlaca girmeden ALD genetik hastalığının o zamanlar kullanılan kandaki semptomlarından (belirtilerinden) konumuzla ilgili olana geçelim. Önceleri bu hastalığın belirtisi olarak kanda tek parametrede trigliserit (3 yağ asidi+gliserol) düzeyi yüksek bulunuyordu ve doktorlar söz konusu belirtiyle de ugraşıyorlardı. Doğal olarak hekimler söz konusu kan trigliserit düzeyinin artmasını istemiyor ve bütün yağlı yiyecekleri bu tip hastalarına yasaklıyorlardı (?). Ve aslında burada bilmeden büyük bir hata yapıyorlardı. Çünkü o zamanlarda olduğu gibi bu gün de kanda tek parametrede yüksekliği risk olarak kabul edilen trigliserit düzeyi, yağlı besinleri yiyeceklerimizden, soframızdan uzaklaştırılması gerektiğini göstermiyordu!...

Lorenzo’nun anne ve babasının sıra dışı tedavi yöntemi ise burada devrede giriyordu. Kanda tek parametrede trigliserit düzeyi yüksek olmasına rağmen Lozenzo’un hastalığını 4 birim oleic ve 1 birim erucic asit karışımıyla öldürücü bir genetik hastalığı (ALD) durdurmayı başarmışlardı. (Bunu da lütfen ikinci not olarak kaydedin: kandaki trigliserit yüksekliği farklı trigliseritlerle yani yağ asitleriyle düşüyor!)

Genetik bir hastalık (ALD) karşısında kazanılan bu ilginç ve şaşırtıcı zafer, özellikle kolesterol konusunda bize olarak neyi gösterebilir? İşte can alıcı, bazılarına göre can sıkıcı bilimsel soru ve sorunlar da burada başlıyor!...Özellikle kardiyoloji alanına sıkıştırılmaya çalışılan tek parametrede kolesterol yüksekliği, trigliserit yüksekliği gibi konularda ALD hastalığı bize neler gösterdi hiç düşündünüz mü?

Aslında çok şey gösterdi ama bazıları hala, bazı şeyleri görmemek için kafalarını kuma gömmeye devam ediyorlar. Bir çok hastalıkta özelikle sıvı yağları kısıtlamanın hiç bir anlamı yoktur. Hastalık türüne göre sadece hangi yağ asitleri olabileceği konusunda biraz kafa yormak gerekiyor. Çünkü çeşitli hastalık türlerine göre alınması gereken yağ asitleri farklılaşabilir!...

Bugün kanda tek parametrede trigliserit yüksekliğini balık yağı ile çok iyi bir şekilde düşürmemizle, ALD hastalığı arasında aslında çok basit kurulması gereken bağlantılar vardı fakat bazı anlayamadığım nedenlerle bunu yaklaşık 20 yıl geciktirdiler…Özetle kanda yüksek olan trigliserit değeri sizin, değişik doku ve organlarınızda, değişik metabolizma olaylarında kullanılmak üzere yağ asitlerine ihtiyacınız olduğunu gösteriyor…Yani kanda trigliserit düzeyiniz çeşitli genetik nedenlerle dahi yükselmiş olsa da (apo C2 eksikliği, apo C3 fazlalılığı, LPL bozuklukları vs) sonuç değişmiyor…Yani kandaki trigliserit yüksekliğini, farklı trigliseritler (yağ asitleri) alarak düşürmeniz mümkün… Bu nedenle ben ve Prof. Dr Ahmet Aydın' başta olmak üzere bazı dostlarım yıllardır 'fındık, fıstık, ceviz, kabak çekirdeği, yumurta, et, tereyağı tüketmekte hiç bir sakınca yok' diyorduk. Tam tersine söz konusu besinleri mutlaka alın, faydalı demiş olsak ta, ne söylemeye çalıştığımızı bile anlamak istemeyen tutucu, klasik araştırmacılarla ugraşıp durduk, boşuna zaman kaybettik!...Yıllarca söz konusu yiyecekler, damar sertliği ve kalp krizi bahane edilerek kardiyologlarca[4] hastalara yasaklanıp durdu!...

Şimdi gelelim kolesterole, yoksa steroidlere mi demem gerekiyor?! Şayet kanda partikül halindeki bir karışımın (lipoproteinin) tek parametredeki yüksekliği, bana ters orantıda ihtiyaç duyulan bir molekül grubunu işaret ediyorsa, kolesterol yerine steroidler yaklaşımı genetik temeller üzerinde konuşuyorsak daha yerinde olacaktır. Çünkü kolesterol nihayetinde, genlerin dünyasındaki pencereden bakıldığında bir steroid molekül birimidir. Bütün steroidler kolesterolden elde edilmesine rağmen, genetik açıdan steroidler kolesterol molekülü ile sonlanmıyor!...Lipoprotein metabolizmasında yüzlerce gen[5] var. Bunun 150 kadarı sadece steroidlerle ilgili genler! Yani yaklaşık 150 kadar geniniz (bu en az 150 enzim demek) bir molekül (kolesterol) steroid ve steroid türevi elde edebilmek, metabolizma olaylarında kullanmak için şu anda arılar gibi çalışmak zorunda…

Steroidler deyince aklıma, bitkisel steroidler geldi. Biliyor musunuz bitkisel steroidler kandaki kolesterol düzeyini inanılmaz derecede düşürüyormuş, hatta ailesel genetik kolesterol yüksekliklerinde[6] yani, apo B-100 ve LDL-reseptörleri genetik olarak mutasyona uğramış hastalarda bile son derece etkili olduğu görülmüş!..Ailesel kolesterol yüksekliği olan çocuklarda[7] bile etkili oldukça güzel sonuçlar elde edilmiş… Bu arada yazmayı unutmadan, apo B-100 geniyle ilgili en az 5, LDL reseptörleriyle ilgili en az 1000 mutasyon bilimsel kaynaklara geçmiş durumda…

Genetik olarak ailesel hiperkolesterolemi teşhisi koyulan bir insanın, genlerinde bazı değişimler, yani mutasyonlar kalıcı, geri dönüşümsüz demektir!...Yani söz konusu kolesterol ile ilgili genetik mutasyonları ve defektleri kolay kolay düzeltmemiz teoride asla mümkün değil …

Biliyorum çok bilgili uzmanlarımızdan bazıları çıkıp, bitkisel steroidlerin emilim hızı yüksek olduğu için, kolesterolle yarıştığını bu nedenle kolesterolün bağırsaklardan az emildiğini filan söyleyecek!...Elbette olabilir!. Fakat bu açıklama yeterli mi? Bence hayır!...

Fakat yine de meraktan çıldırıyorum, örneğin ailesel hiperkolesterolemi yani genetik LDL reseptörleri bozuk, ya da apo B-100 defekti teshisi konmuş bireylerde bitkisel steroid verilmesinin ve kolesterol düzeyinin düşmesi sonrasında genlerinde, bir değişim oluyor mu? Bu konuda yayın bulamadım veya ulaşamadım. Çünkü bu tip hastalarda tek parametrede kolesterol düzeyi mutlaka düşüyor! Yani yüksek kolesterol ile ilişkilendirilmiş mutasyon bir şekilde etkisiz kalıyor!...

Son derece önemli ve anahtar bir soru: Şayet çeşitli bitkisel steroid tedavisiyle düşürülen tek parametrelik kolesterol düzeylerinde, apo B-100 ve LDL reseptör hataları, mutasyonlar düzelmiyorsa söz konusu kandaki tek parametredeki düşüklükler nasıl ortaya çıkıyor?

Mutasyonların öyle ‘şıp’ diye düzelmesi mümkün değil demiştik, hiçbir uzman bunu iddia edemez, tek parametrede kan kolesterol düzeyi, yüksekken bitkisel steroidlerle nasıl normal hale geliyor?...

Tek parametrede kanda kolesterol diye bir molekül olmamasına (lipoproteinler olmasına) karşın, tek parametrede kolesterol yüksekliğine neden gösterilen genler ve gen mutasyonları sayısında öylesine artış var ki, bazen literatürlere dahi yetişmekte zorlanırsınız!.. Ve her kolesterol yüksekliğinde genetik bir şeyler mutlaka vardır!..

Hatta bazı uzmanlar bazı kolesterol yüksekliğine sebep olduğunu düşündükleri bazı genlerin[8] (LXR target gene) tıpkı lorenzonun yağı konusunda (ALD) olduğu gibi, bitkisel steroidlerin aşırı kolesterol sentezinden birinci derece sorumlu tuttukları, bazı genlerin (LXR-target gene) inaktif hale geçebildiğini bile düşünüyorlar. Elbette bu da bilimin olabilirlik sınırları içindedir. Fakat bu genlerin neden ve nasıl inaktif hale geldiği konusu üzerinde, düşünülmesi gerektiği halde, çoğu uzman bunun üzerinde hiç düşünmüyor! Çünkü organizmada genlerin geçici de olsa anabolik yani yapım faaliyetlerini, besinsel faaliyetlere bağlı olarak durdurmasının tek bir nedeni vardır: Organizma veya hücrelerdeki o anki metabolik ihtiyacının giderilmesi, başka türlü genlerin ve gen ürünlerinin sentezinin durması hücresel açıdan mümkün değildir…

Demek ki, daha önce de açıklamaya çalıştığımız gibi steroid metabolizması ve kolesterol metabolizması birbirinden, en azından genetik temellerde ayrılamaz!

Kolesterol sentezlemekle görevli bir gen, bitkisel steroid alındığında neden ve nasıl inaktif hale gelir ki, buna ne gerek var?

Bitkisel steroidleri alınca, genlerdeki steroid sentezi (kolesterol sentezi) neden duruyor?

Bütün bu bulgular da gerçekte hücrenin sahip olduğu steroidleri kullanma ve hücresel steroid sentezinde çok ekonomik davrandığını dolaylı da olsa, net bir şekilde bizlere bütün steroid yapıların önemli olduğunu gösterir. Kardiyoloji bilimi şu an kabul etmese de; dış kaynaklı aldığımız steroidler (ve kolesterol) organizma tarafından hücrelerce yapılan-sentezlenen steroidlerin yapım hızını mutlaka düşürür..

Sadece bitkisel steroidlerin alımında çok önemli bir fark vardır. Bitkilerden alınan steroidler, mutlaka hayvansal hücre steroidlerine göre yapılandırılmalı ve yeniden düzenlenmelidir. Hayvansal organizmaya ait hücreler, bitkisel steroidleri kendi yapısına uygun olarak değiştirip kullanmakla gerçekten son derece kararlı davranırlar. Organizma sahip olduğu bütün steroidleri mümkün olduğunca ekonomik kullanmak zorundadır. Öyle ya dışardan besin yoluyla bir steroid molekül elde etmişsem, onlarca-yüzlerce geni neden aktif halde tutup, neden steroid ve kolesterol sentezlemeye çalışayım ki! Hazır olan bitkisel steroidi alır değiştirir ve organizmaya uygun hale getirir, organizma yararına kullanırım!…

Dışardan alınan her hangi bir besinle elde edilmiş çeşitli bitkisel steroidler varken, hücrenin bir sürü genleri aktive ederek yeniden steroid moleküller üretmesi ekonomik ve hücre dinamikleri açısından zaten kazançlı olmazdı. Hücre açısından düşündüğümüzde hazır bir steroidi birkaç küçük değişiklikle istediğim moleküle çevirmek hücre dinamikleri açısından elbette daha ekonomik olacaktır, daha az hücresel enerji (ATP) harcanacaktır.

Burada kafaları karıştıracak bir soru daha var: İyi güzel de insan kendi kendine sormaz mı, alınan bu bitkisel steroidleri hayvansal hücreler ve organizma ne yapıyor, hangi moleküle dönüşüyor, bitkisel steroidleri hayvansal hücrelerde nerede, nasıl kullanıyor[9] diye?

Söz konusu bitkisel steroller, hayvansal organizma tarafından alınıp hücrelere ulaştıktan sonra söz konusu bitkisel steroidleri, bitki hücresinin kullandığı gibi değerlendirmiyoruzdur değil mi, çünkü bizim hücre organizasyonumuz oldukça farklı?

Bitkisel steroidlerin, hayvansal organizmada mutlaka bir şekilde moleküler dönüşüm geçirmesi ve hayvansal organizma yapısına uygun hale getirilmesi gerekir. Çünkü bitki steroidleriyle, insan steroidlerinin kullanım alanlarında bazı temel farklılıklar göstermesi biyolojik olarak kaçınılamaz bir gerçektir. Bitkilerin sentezlediği steroid/sterol türevlerini hayvansal dokular, hücreler nasıl ve hangi metabolik yollardan geçirerek kullanılır hale getirebiliyor? Kendisi için gerekli ve uygun hayvansal steroidlere dönüştürülen bitkisel steroidler, hangi metabolizma yollarında kullanıyor dersiniz?!

Her ne kadar ‘yok böyle bir şey’ demek için şu an bazı araştırmacıların, doktorların, uzmanların yerinden zıplamak istediğini düşünsem de söz konusu dostlarımdan biraz sabırlı olmalarını rica edeceğim. Lütfen beni ve düşüncelerimi yargılamadan önce genetik[10] bir hastalık olan sitosterolemia (kanda bitkisel steroid yüksekliği)’ yı [11] göz önüne alarak yeniden karar vermeyi deneyin!...

Söz konusu genetik hastalığın (sitosterolemia:kanda bitkisel steroid yüksekliği) tek başına kendi varlığı bile, yukarda söylemeye çalıştığım bitkisel steroidlerin, hayvansal organizma steroidlerine dönüşümüyle de ilgili olduğunu, bitkisel steroidlerin hayvansal steroidlere dönüşümü gerçekleşmediği zaman, hayvansal organizmada neler olabileceğini göstermiyor mu?

Böyle bir genetik hastalığın tek başına varolması bile bitkisel steroidlerin, hayvansal organizma içinde gerçekleşen değişim ve fonksiyonları hakkında bizlere bilgi veremez mi? Bitkisel steroidler kan dolaşımına nasıl katılıyor ve bu hastalığı nasıl oluşturuyor diye elbette sorabilirsiniz!

Belirlendiği kadarıyla, doğuştan veya sonradan gelişen bazı genetik mutasyonlar örneğin; 2p21 kromozomunda bulunan ABCG5 ve ABCG8 genlerindeki çeşitli mutasyonlarla oluşan sitosterolemia (bitkisel steroid yüksekliği) denen bu hastalık, hayvansal organizmalarda sadece gen hatalarında ortaya çıkıyor. Söz konusu genler çalışmadığında kanda bitkisel steroidler artıyor ve hücrelerde bitkisel steroid formuda birikerek hastalıklar yapıyor! Yani söz konusu bitkisel steroidler hayvansal organizma formlarına (?) söz konusu genlerin yokluğunda dönüştürülemiyorlar!...Bitkisel steroidler hücre zarında birikerek, dolaylı olarak organizmaya zarar veriyor?

İşte genetik uzmanları için muhteşem bir soru: Hastalık nedeni olan gen bozuklukları, neden bitkisel steroidlerle, kolesterol metabolizmasıyla ilişkilendirilmiyor, steroidler temelinde neden sorgulanamıyor?

Daha da önemlisi bitkisel steroidler hakkında sıkça söylendiği gibi, bitkisel steroidler ‘sadece hayvansal kolesterolün emilimini azaltıyorsa’ bu bitkisel steroidlere ait genetik düzenleme, hayvansal hücrelerin genlerinde DNA’larında ne arıyorlar? Bu genler olmadığında veya işlev göstermediği zaman bitkilerle beslenen insanlar neden hastalanıyor, bu genlerin insanlarda varolmasının temel mantığı sizce nedir?

Söz konusu sitosterolemia (bitkisel steroid yüksekliği) adı verilen hastalığı oluşturan çeşitli genetik mutasyonlar hayvansal hücrelerde, mutlaka olması gereken bitkisel steroid dönüşüm mekanizmalarını bozmasıyla da tanınırlar. Bitkisel steroidlerin hem transportunu zorlaştırabilir hem de bitkisel steroidlerin hayvansal organizma metabolizmasına uygun hale gelmesi yani bitkisel steroidlerin hayvansal steroidlere dönüşümü (?) bir anlamda söz konusu genlerin yokluğunda engellenir. Bu durumda en azından, söz konusu steroidlerin plazma konsantrasyonun artacağını ve organizmada bazı doku ve organlarda bitkisel steroidlerin birikimi görülecek, bu da biz insanlarda doğal olarak erken damar sertliğine ve bazı kalp hastalıklarının nedeni bile sayılacaktır[12].

Bu konuda oldukça erken yorum yapıp 'hayır' demeden önce lütfen bazı genetik hastalıkları mutlaka hatırlayın, kısaca SLOS adını verdiğimiz Smith-Lemli-Opitz Sendromunda da yeterince kolesterol oluşmadığı, sentezlenemediği için kolesterolden bir aşama önce oluşan farklı bir steroid (7-dehidrokolesterol =7-DHC) kana karışıp hücrelere ulaşıyor ve kolesterolün sahip olduğu metabolik görevleri yapmaya çalıştığı için hücrelerde birikiyor ve dolaylı olarak çocuklarda hastalıklar oluşuyordu. Bitkisel steroid fazlalığında (sitositerolomia) aynı temel mekanizma dikkatinizi çekebildi mi bilmiyorum! Peki sizce neden!

Çeşitli yağ asitlerinin besin olarak alınması tek parametrede kanda trigliserid düzeyinin düşmesini sağlıyor!...

Bitkisel steroidler ise genel olarak, genel olarak kanda bir steroid formu olan kolesterol düzeyinin muhteşem bir şekilde azalmasına yol açıyor!...

Sorun şu: Yüksek lipit düzeylerine, yüksek kolesterol düzeyine yol açtığı iddia edilen genetik defektler, mutasyonlar düzeldi mi?

Söz konusu dış faktörlerin (besinler) söz konusu mutasyonlara olan etkisini nasıl anlamamız gerekiyor?

Saçma da olsa, farkında olmadan genleri ve mutasyonları mu düzeltiyoruz?

Yoksa bilmediğimiz başka genetik veya metabolik faktörler mi var?

Ya da bildiğimiz konuları değerlendirirken, yanlış mı yorumluyoruz, bakış açımızda mı bazı değişiklikler yapmak gerekiyor?

Yeryüzünden gökyüzüne baktığımızda, varolan bütün duyularımızla güneşin dünya çevresinde döndüğünü algılarız. Fakat dünyaya ve güneş sistemine çok uzaklardan baktığımızda aynı şeyi görebilir miyiz?

Genetik kolesterol yüksekliği konusunu da aynı şekilde yanlış algılıyor olabilir miyiz?


devam edecek....

(ikinci bölümün sonu)

Mevlüt Durmuş
Biyolog
01 Haziran 2008






DİPNOT VE KAYNAKLAR

[1] Protein, enzim veya çeşitli enzimler yoluyla sentezlenecek ürünler örneğin steroidler, yağ asitleri vs. Her genin veya gen grubunun varolmasının temel nedeni en az bir ürün ortaya koyabilme yeteneğidir. Bir ürün sentez yeteneği olmayan genlere bilimsel alanda çöp genler adı verilir.

[2] Şeker hastalığı ve insülin ilişkisini birinci not olarak şimdilik bir yere kaydedin, çünkü ilerleyen bölümde size yardımcı olaraktır.

[3] Fakat belli bir noktaya kadar ilerlemiş ALD’si olanlarda, söz konusu yöntem geçerli olamıyordu. Bu nedenle Dr Moser’ erken teshiş edilmesi halinde bu genetik ölümcül hastalığı durdurabileceğini Lorenzo’da görmüştü.

[4] Burada bütün kardiyologlar kelimesi aslında cümlenin gelişine göre ayarlanmıştır, beni tanıyan kardiyolog dostlarımın alınmayacağını umuyorum. Gerek yurt içinden gerekse yurt dışından kardiyoloji alanında gerçeği gören araştırmacıların sayısı günden güne artıyor..

[5] http://www.informatics.jax.org/searches/GO.cgi?id=GO:0044255 Apolipoproteinleri, reseptörleri, yağ asitlerini, nötrol yağları ve yağ asit esterlerini, uzun zincirli yağ asitleri ve alkol türevlerini, sfingolipid, glikolipid, fosfolipid, karotenler, poliprenoller, izoprenoidler, terpenler ve sterodileri en az 366 gen denetliyor . İsteyen okuyucular lipoprotein metabolizmasına ait bu genleri internetten bulabilirler

[6] Kgomotso G. Moruisi et al (2006)Phytosterols/Stanols Lower Cholesterol Concentrations in Familial Hypercholesterolemic Subjects: A Systematic Review with Meta-Analysis. Journal of the American College of Nutrition, Vol. 25, No. 1, 41-48 (2006)

[7] Ågot L Amundsen et al (2002). Plant sterol ester–enriched spread lowers plasma total and LDL cholesterol in children with familial hypercholesterolemia. American Journal of Clinical Nutrition, Vol. 76, No. 2, 338-344, August 2002

[8] Jogchum Plat, Jason A. Nichols and Ronald P. Mensink (2005). Plant sterols and stanols: effects on mixed micellar composition and LXR (target gene) activation. Journal of Lipid Research, Vol. 46, 2468-2476, November 2005

[9] Ephraim Sehayek (2003). Genetic regulation of cholesterol absorption and plasma plant sterol levels: commonalities and differences. Journal of Lipid Research, Vol. 44, 2030-2038, November 2003

[10] 2p21 kromozomunda bulunan ABCG5 ve ABCG8 genlerindeki mutasyon. Bitkisel steroidler bu tip hastaların kolesterol düzeyine fayda sağlamayacaktır.

[11] G. Salen et al (2004). Ezetimibe Effectively Reduces Plasma Plant Sterols in Patients With Sitosterolemia. Circulation. 2004;109:966-971

13 Mayıs 2008 Salı

YÜKSEK KOLESTEROL VE GENETİK ÜZERİNDEKİ ŞÜPHELER (1.BÖLÜM)

YÜKSEK KOLESTEROL VE GENETİK ÜZERİNDEKİ ŞÜPHELER (1.BÖLÜM)

Karşı teorilerin mantıksal zayıf noktaları
ortaya koyacağınız yeni teorinin
en sağlam, yıkılamaz
direkleri olacaktır.
Uzm. Biyolog
Mevlüt DURMUŞ




"Genetik olarak kolesterolünüz yüksek olabilir, aileden geliyordur" sözünü kolesterolü yüksek olanlar mutlaka doktorundan duymuştur.
Aslında her kolesterol yüksekliğinde suçu 'genlere' doğru yönlendirmek, doktorlar ve bilim adamı açısından, doktorun hastaya karşı kısa vadeli bir kurtuluşunu ifade eder. Kolesterolü yüksek olan insanda ister istemez: "...genetik olarak yüksekmiş, doktor da bir şey yapamayacak..." şeklinde düşünmek zorunda hisseder kendini...

Her ne kadar kanda tek parametrelik kolesterol yüksekliğine, birincil (doğuştan genetik) ve ikincil sebebler (dış faktörler, besin, ilaç vb) gibi yakıştırmalar yapılsa da, söz konusu yaklaşımlar, düşünebilen bilim adamları için oldukça fazla paradokslar içerir.

Kısaca hangi sebeble olursa olsun, (birincil ya da ikincil sebeblerle) kolesterolü yüksek bir insanın genlerine baktığınızda, kolesterolü yüksek kişiyi genetik açıdan incelediğinizde mutlaka lipoprotein metabolizmasına ait genlerde de farklı bir şeyler bulursunuz. Siz normale göre ortaya çıkmış olan farklılığı, kolesterolü yükselten 'genetik neden' olarak ortaya koyabilir ve oldukça eğlenceli bilimsel yayınlar yapabilirsiniz (bkz. kayıp felsefe genleri). Fakat moleküllerin gizemli dünyasındaki işleyiş, her zaman bilim adamlarının kavradığı gibi olmayabilir. Canlıdaki her değişim, moleküllerin dünyasında bir farklılaşma ve başkalaşma gerektirir. Çünkü moleküller arasındaki iletişim haberleşme, söz konusu değişimlerle protein, aminoasit farklılaşmaları, konfigurasyon değişiklikleri eşlik eder: Bu organizma moleküllerinin haberleşme tekniğidir ve milyarlarca yılda gelişmiştir.

Genetikle ilişkili olarak, kolesterol yüksekliğine neden gösterilen genlerin sayısı çok fazla olmakla birlikte karşınıza en sık olarak taşıyıcı protein B (apo B-100) de çeşitli mutasyonlar ve/veya karaciğerde lipoprotein alıcısı olarak bilinen LDL reseptörleri (LDL-R) mutasyonları gösterilir. Yani çoğunlukla yüksek kolesterolün nedeni söz konusu genlerle ilişkilendirilirler. Konuya yabancı okuyucular için, çoğu bilim adamları tarafından kabul edilen biyokimya kitaplarına girmiş bu durumu biraz açıklayalım.

1. Apo B-100 bozukluğu veya mutasyonları (VLDL, IDL ve LDL): Lipoproteinleri taşıyan (özellikle LDL) apo B-100 adındaki taşıyıcı protein oluşumunda ortaya çıkan genetik bozukluk ve apo B-100 de ortaya çıkan aminoasit değişimleridir, söz konusu değişimler partiküllerin kana salınmasına engel değildir. Apo B-100 deki bozukluklar nedeniyle, partikülleri kandan uzaklaştırmak zorunda olan, partikül toplayıcısı, alıcısı durumundaki LDL reseptörleri anahtar konumundaki apoB-100 proteinini tanıyamadığı için kullanamazlar. Böylece kanda varolan LDL'yi kandan uzaklaştıramaz. Birim alanda partikül sürekli artar. LDL ve LDL'ye ait bütün bileşenler (trigliserit,kolesterol) tek parametrede yüksek olarak görülür.[1]

2. LDL reseptör mutasyon/bozuklukları. Sıklıkla kolesterol-genetik ilişkisinde LDL lipoproteinlerini kandan uzaklaştırmakla görevli LDL reseptörlerinin (alıcılarının) genetik bozukluğundan veya genetik mutasyonundan söz edilir. Partikülleri kandan uzaklaştırmakla görevli LDL reseptörleri, iddia edilen bozukluklar nedeniyle, söz konusu zararlı olarak gösterilen partikülleri (LDL partikülleri) kandan uzaklaştırılamaz. Kandan uzaklaştırılamayan LDL partikülleri birim alanda çoğalır ve tek parametrede ölçmek istediğiniz kolesterol veya trigliserit gibi değerler yüksek çıkar.[2]

Dikkatinizi umarım çekmiştir, çünkü bilim adamları ve araştırmacılar bu çok önemli noktayı özellikle bilerek ya da bilmeden gözden kaçırılıyor. Kanda tek parametrede yüksek olan kolesterol ve trigliserit gibi değerler, söz konusu kabul gören genetik yaklaşımlara göre aslında partikül yoğunluğunun, birim alanda çoğalmasına bağlı olarak artıyor. Yani hücrelerde genlere bağlı olarak aşırı bir kolesterol üretimi yada partikül üretimi yok... Söz konusu bir çok tartışmalara neden olan tek parametrelik kolesterol veya trigliserit gibi değerlerin, genler ya da hücreler tarafında aşırı üretimi söz hiç bir zaman konusu değil!...Söz konusu kolesterol ve genetik ilişkilerini doğru kabul ederseniz!

Hücresel açıdan genetik anabolizma (yapım olayları) her zaman olduğu gibi normal sürecinde, normal hızında devam ediyor. Son aşamada lipoprotein partikülü oluşturulup kana veriliyor. Fakat söz konusu lipoprotein partikülleri gerek apo B-100 gerekse LDL-reseptörlerindeki genetik etkiler nedeniyle söz konusu partikülleri katabolik biyokimyasal yollara sokamıyor. Sorun üretilen partiküllerin katabolizmasında gibi (yıkımında) görünüyor. Normal süregelen lipitlerle ilgili genetik üretim hücrelerce devam ettiriliyor. Fakat kanda kullanılmayan partiküller var, yani genetik açıdan lipoproteinlerin katabolizmasında (yıkımında) sorun var!...
İlk sorun burda başlıyor. Organizma içindeki bir katabolizma (yıkım) sorunu kardiyologlarca sizlere anabolik bir sorun olarak sunuluyor!..

Düşünün bu genetik bulgulara rağmen nasıl oluyorda da, karaciğerin kolesterol üretiminin fazla olduğunu söyleyebiliyor uzmanlarımız. Söz konusu kabul gören genetik temellerde bunu anlamak mümkün değil...Lipoprotein ya da kolesterol üretimi değil, genetik (apo B-100 mutasyoları yada LDL-reseptörleri gibi) nedenlerle kanda kullanılmayan partikül ve partikül içeriklerinin artığını bir türlü göremiyorlar, üretimde sorun ya da fazlalık yok!..Yıkıma girmesi gereken fakat yıkıma giremeyen bir grup partikülün (LDL) kanda birikimi söz konusu! Karaciğerin fazla kolesterol ürettiği tezi, kolesterol konusundaki saçma bilim yanılgısının en güçlü temelini oluşturuyor.
Bilim adına en ufak bir sıkılma duygusu taşımadan, örneğin bazı bilim adamları karaciğerde kolesterol üretiminin fazlılığından söz ediyorlar, son derece mantıksız ve saçmalık. Önce karar verin, genetik temelde söz konusu apo B-100 veya LDL reseptör bozuklukları teorisine göre kolesterol veya lipitlerin fazla üretimi söz konusu olabilir mi?...Genetik neden olarak gösterilen gerekçeler (ister apoB-100 ister LDL reseptör mutasyonları) ne olursa olsun, sonuç olarak kandaki LDL partikülleri kanda birikmek ve artmak zorunda kalıyor, bu metabolizma açısından sadece bir zorunluluk. Temel olarak bir metabolizmanın varlığı iki nedene yani anabolizma (yapım)ve katabolizmaya (yıkım) bağlıdır, başka türlü sistem ve canlı mutlaka zarar görür. Lipoprotein metabolizmasını oluşturan sistemin kabul edilen genetik faktörlerine göre, katabolik bölgesi sorunludur. Aksini düşünen ve bilim adamı olduğunu iddia eden kişilerin mantığından kuşku duyarım.

Durumu daha iyi kavramak için bir zamanlar hiç sevmediğimiz havuz problemlerini hatırlayın. Bir tarafta sürekli lipoprotein havuzunu dolduran musluk, diğer tarafta söz konusu havuzu boşaltan musluklar var. Havuzu dolduran musluklarınız normal şekilde çalışıyor. Havuzu boşaltan musluklarda bir bozukluk bir sorun varsa musluklar tıkandıysa ne olur? Elbette havuz taşar! Bütün bunları görmeden nasıl olurda siz havuzu dolduran muslukların akış hızının arttığını söyleyebilirsiniz, bilim mantığı nerede kaldı..Siz de tek parametrede kolesterol veya trigliserit gibi değerleri ölçtüğünüzde (total=toplam) değerleri, partikül çokluğu ve yoğunluğu nedeniyle çok yüksek görüyor, kalp hastalıkları başta olmak üzere tek parametrelik yükseklikleri çeşitli hastalıklarla ilişkilendiriyorsunuz. VE hemen muhteşem bir çıkarımda bulunup, kolesterol ve steroid yapımında görev yapan genlere saldırıyorsunuz...

Aslında kabul gören genetik teorilere göre, kolesterol moleküllerini değil, kandaki partikülleri tedavi amaçlı hedef almanız gerekmiyor mu? Söz konusu genetik mutasyon ve hatalarda kandaki partikül sayıları birim alanda artmıyor mu? Kanda artan sadece kolesterol düzeyi mi? Yoksa söz konusu genetik teoriler yanlış, kanda birim alanda partikül yoğunluğu artmadı mı?

Yoksa birim alanda lipoprotein partikül içerikleri hiç değişmedi, partiküller üzerindeki lipit bileşenlerinin, örneğin partikül üzerinde kolesterol moleküllerinin arttığı mı ifade ediliyor? Size tuhaf gelecek ama evet!..Kanda artmış olan partikül (LDL) yoğunluğu yerine, partikül üzerinde bir bileşen olarak bulunan kolesterolü görüyorlar ve onu tedavi etmeye çalışıyorlar ve işin tuhafı bazıları buna gerçekten inanıyor!l. Total kolesterolünüzü ölçüyorlar ve 'sizin kanda kolesterolünüz yükselmiş siz hastasınız' diyorlar.

Peki ya kanda birikmiş olan partiküller?...

Kanda artan partikül yoğunluğunu, partiküllerin kullanılmadığını, biriken partiküllerin makrofaj adı verilen savunma hücreleri tarafından kandan uzaklaştırılmak zorunda olduğunu, söz konusu (LDL) partiküllerin kandan uzaklaştırılması sırasında, makrofajların kalsiyum salgılayarak (LDL) partiküllerini damar endotelleri arasına hapsettiğini görmüyorlar, göremiyorlar. Onlara göre kandaki partiküllerde suçlu olarak sadece KOLESTEROL var!

Bu durum bana bir temel fıkrasını hatırlatıyor. Temel bilim adamı olmuştur ve araştırma konusu sineklerin kaç ayak üzerinde zıpladığını anlamaktır. Temel sırayla sineğin ayaklarını koparır ve sineğe zıplamasını söyler. Sineğin son ayağıda koptuktan sonra Temel sineğe zıplaması söyler, fakat sinek zıplamaz. Temel araştırmanın sonuç kısmına söyle yazar: 'bütün ayakları koparılan sinek zıplayamıyor, çünkü sineğin ayakları kopunca kulakları maalesef duymuyor'.

Ne muhteşem mantık değil mi?


Temelin fıkrasını basit görmeyin, fıkra benzeri çalışmalarla bilim adamları ne Nobel ödülleri alıyor bir bilseniz!..








2. bölümle devam edecek....

Mevlüt Durmuş
21 Mayıs 2008









Kaynak ve Dipnotlar

[1] Jan Borén et al (2001). The Molecular Mechanism for the Genetic Disorder Familial Defective Apolipoprotein B100. J. Biol. Chem., Vol. 276, Issue 12, 9214-9218, March 23, 2001. (http://www.jbc.org/cgi/content/full/276/12/9214)
[2] S. Bertolini et al (1999). Analysis of LDL Receptor Gene Mutations in Italian Patients With Homozygous Familial Hypercholesterolemia. Arteriosclerosis, Thrombosis, and Vascular Biology. 1999;19:408-418. (http://atvb.ahajournals.org/cgi/content/full/19/2/408)

30 Nisan 2008 Çarşamba

DÜŞÜK KOLESTEROL DÜZEYLERİ VE YAŞLANMA KONUSUNDA AÇIKLANMAYANLAR...


DÜŞÜK KOLESTEROL VE YAŞLANMA KONUSUNDA AÇIKLANMAYANLAR....

"manifesto: çarmıha gerilen molekül ve modern bilimin

kolesterol masalları" kitabından....


Düşük kolesterol ve ölüm oranları konusunda ortaya çıkan bazı gerçekler o kadar derin ve anlamlıdır ki, gerçekten ilaç şirketlerinin ve konuyla ilgili beyin yıkama kampanyalarının etkisinde kalmayan, literatür takip eden, hastalarını düşünen her hangi bir doktor bu aşamada son derece kararsız kalır, ister istemez mesleğinin gereklerini yapmaya çalışırken zorlanır. Çünkü bazı araştırmacıların ortaya koyduğu çalışmalara göre, düşük düzeyde kan kolesterol değerlerinde çok çeşitli nedenlerle ölüm oranları inanılmaz derecede artabilmektedir.[1]

Kolesterolü düşüren ilaçlar (statin) doktorlar açısından gerçekten büyük oranda her açıdan görüntüyü kurtaran ilaçlardır; tek parametrede kolesterolünüz normal düzeyine iner, hastalıkla ilişkilendirilmiş (semptom) kolesterol yüksekliğinden kurtulduğunuzu düşünebilirsiniz, ama söz konusu semptomun ortadan kaldırılmasını ‘tedavi’ olarak algılamanız, tamamen kendinizi kandırmak olacaktır. Çünkü ilacınızı bıraktığınız anda, normal şartlarda kolesterolünüz tek parametrede tekrar yükselecektir. Söz konusu ilacı varolduğunuz sürece kullanacaksınız. Hiçbir hekim ve uzman hastaya yağlı besinlerden ve yağ asitlerinden uzak diyet yaptırıyorsa normal şartlarda, kolesterolü ilaçlarla düşürülüp normal düzeye gelmiş ve daha sonra ilacını bırakmış kolesterolü yükselmeyen hastalara pek sahip değildir.

İlaçlı veya ilaçsız, düşük kolesterol düzeyi ise sanıldığının tam tersine sizin için hastalıkların azalması değil, artması sonucunu hatta ‘ölüm’ olgusunu da çoğunlukla beraberinde getirebilir! Kızmayın, ben değil, istatistikler böyle söylüyor…

Tek parametrede kolesterol yüksekliğinde insanların korktuğu, dolaylı olarak korkutulduğu temel nokta kalp krizine, damar sertliğine ve bir çok hastalığa bağlı olarak ortaya konulan, gizlice insanların şuuraltına kolesterol tepsisinde sunulan ‘ölüm’ olgusu ve korkusu olduğunu daha önce de söylemiştik.

Fakat her şeye rağmen yüksek kolesterol ve ölüm olgusu bazı araştırmacıların ve kardiyologların pek fazla bulaşmak ve konuşmak istemediği son derece çetrefilli bir konudur. Yapılan çok ünlü araştırmalarda dahi, yüksek kolesterol ve ölüm olayları arasında ilişkilendirmeler aslında tam anlamıyla sonuçsuz kalmış, varolan ‘kolesterol teorisi’ ölüm oranlarıyla, karşılaştırıldığında ileri sürülen kolesterol teorisi geçersiz kalmıştır.

Ünlü 30 yıl süren Framingam araştırmasında 753 hastada düşük kolesterol düzeylerinde artan ölüm oranları ortaya çıktı, Forette ve arkadaşlarının 92 hastadaki çalışmasında en az ve oldukça düşük rastlanılan ölüm oranı, şaşırtıcı bir şekilde total kolesterol düzeyleri yüksek olan hastalarda ortaya çıktı, oysa araştırmacılar bu bulguların tam tersini bekliyorlardı. Siegel ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada 551 hastada yüksek kolesterol ölüm ilişkisi çok istemesine, arzu edilmesine rağmen başarısızlıkla sonuçlandı ve hiçbir zaman gösterilemedi.[2]

Bu kadar da değil; Yale Üniversitesi, kardiyoloji bölümünden Dr. Harlan Krumholz[3] düşük kolesterol düzeylerine sahip yaşlı(!) insanların, yüksek kolesterol düzeylerine oranla iki kat fazla kalp krizi geçirdiğini ve daha erken öldüğünü bildirdi. Çok yakın bir zamanda Graziano Onder[4]ve arkadaşları 65 ve 81 yaşlarındaki 6894 hastayı ölçtükleri kolesterol düzeylerine göre çeşitli gruplara ayırmış ve toplam 5 yıl boyunca bu insanları izlemişler.
Sonuç sizinde tahmin edebileceğiniz gibi önceki araştırmalardan çok farklı değil. Yapılan araştırmada tek parametrede kolesterol düzeyi 160 mg/dl’nin altında olan hastaların % 5.2 sinde ölüm olayı görülmüş. Kolesterol düzeyine göre ölüm olayının en az olduğu grubu sanırım az da olsa okuyucu olarak sizlerde merak ediyorsunuzdur. Kolesterol düzeyi 240 mg/dl ve üzerinde olan bireylerde; % 1.7’lik düzeyde en düşük ölüm oranı görülmüş! Sanırım bu konuyu atlayan ve bilmeyen uzmanların, araştırmacıların, ve doktorların bazıları ‘indeks medicus’un başına çoktan oturmuş olmalılar. Açık bir deyimle: kolesterol düzeyi yüksek olan yaşlı insanlar daha uzun, kolesterol düzeyi düşük olanlar ise anlaşılmaz bir şekilde daha kısa ve erken ölüyor!?
Biliyor muydunuz?
Gerçekten hasta bireylere her platformda çekinmeden ve rahatça, ‘yüksek kolesterol öldürür’ diyebilen uzmanlar tarafından kabul edilmesi oldukça zor çalışmalar. Bu ve benzeri bir araştırmayı uzmana direk olarak götürdüğünüzde size bir sürü soru ve sorun ortaya çıkaracaktır. Ölüm ve kolesterol ilişkisinden[5] mümkün olduğunca çabuk kaçmaya çalışacak, olayı sadece kalp krizi-damar sertliği kolesterol ilişkisine getirmeye, umutsuzca kolesterol konusunu ‘kalp damar’ ilişkisinde sabitlemeye çabalayacaktır.

Konuyla ilgili yapılan araştırmaların hemen hemen tümü, rölatif risk, risk faktörü, gelecekte rastlanacak sayı gibi teorik varsayım ve olasılıklara dayanmayan, basit ama tamamen gerçek iki parametrede ortaya çıkıyor. ‘ Hangi nedenle olursa olsun ölen insanların kolesterol düzeyleri beş senelik bir zaman diliminde ortalama hangi düzeydeydi?’ Soru ve cevap bu kadar basit! İleriye doğru gerçekleşme ihtimali olan, spekülatif çalışmalar mı daha gerçekçi, yoksa 5 sene boyunca hastalar takip edilerek yapılmış olan bu araştırmalar mı?

Madem ki yüksek kolesterol, isimlerini bu kitapta tek tek saymakta zorlanacağımız bir çok hastalıkla doğrudan ilişkilendirilebiliyor, madem ki doktorlar insanların plazma düzeyindeki tek parametrede kolesterol yüksekliğine göre hastalık ve hastalık gelişimi için çeşitli kararlar verilebiliyor, teorik varsayımlardan ve olasılıklardan uzak olan, bundan daha açıklayıcı ve net bir bilimsel araştırma olamaz değil mi?

Bu ve benzeri çalışmaları ‘yüksek kolesterol çok zararlı’ diyen uzmanlardan duymak için biraz daha, sanırım üç beş yıl daha beklemek zorundasınız. Çünkü yeni ortaya koyduğumuz kolesterol paradigması tam olarak anlaşılmadan ve tartışılmadan bunların söyleneceğini ben de pek düşünmüyorum. Fakat siz okuyucu olarak ikna olmadıysanız buna benzer çok daha değişik araştırmaları da kendinizde bulabilirsiniz[6] .
Söz konusu araştırmaların sonuçları yaşlanma bilimiyle (Gerontoloji) ilgilenenlerin dikkatini çekse de, bir çok dahiliye uzmanı ve kardiyolog bu konuyla ilgiliymiş gibi görünse de, hastayla baş başa kaldığı uygulama safhasında, benzer araştırmaları nedense dikkate almamayı, kendileri ve meslekleri açısından daha uygun görüyor: ‘…benim işim, kalp damarları ve kolesterol ilişkisi, kolesterol ve yaşlanma ilişkisi beni ilgilendirmez’ diyebiliyor. Bir çok hastalığın özel isimlendirmelerle anılıyor olması da, söz konusu hastalıkların ‘yaşlanma’ olgusundan bağımsız olduğunu asla göstermez, tam tersine normal yaşam sürecinde karşınıza çıkabilecek bütün hastalıkların yaşlanmayla primer (birinci derecede) ilişkisi vardır.
Basit bir anlatımla verecek olursak; canlıların yapısında atomlar, moleküler belirli kurallar ve prensipler içinde gerçekleşen ilişkileriyle yaşamın kendisini oluştururlar. Molekül ve atomların kısa vadede yaşı söz konusu olmasa da, organizma yapısında gerek iç gerekse çeşitli dış faktörlerin etkisiyle yaşamı oluşturan, yaşamın devamını sağlayan molekül ilişkilerde ortaya çıkabilen kopukluk, aksama veya yetersizlikler yaşlanmanın farklı bir yönünü oluşturur. Belli bir süre sonra bu durum canlı yaşamı üzerinde olan etkisini tamamıyla çeşitli organ ve dokular yoluyla hissettirir. Söz konusu hastalıklar çoğunlukla özel adıyla anılabilir, hatta birkaç hastalığı aynı anda ele alan hastalıklar; örneğin konuyla ilgili ‘metabolik sendrom’ dedikleri durum bu konuyla ilişkilidir, yüksek trigliserit, düşük HDL(iyi lipoprotein), tansiyon, böbrek hastalıkları vb bulguların aynı anda ortaya çıkmasına uzmanlar şimdi bir ‘metabolik sendrom’ adı koydular ve öyle devam ediyor. Yaşanan bu ve benzeri olumsuzlukların artan yoğunlukta organizmada birikimi de yavaş yavaş ‘yaşlanma’ adını verdiğimiz olguyu ortaya çıkarmaya başlar. Damar sertliği gerçekleşen insanlarda, yaşlanma olgusu doğal olarak geniş bir alanını kapsıyordur. Bu nedenle ilerleyen yaşlarla ortaya çıkan çok çeşitli hastalıklar ve yaşlanma arasında bağıntılar kurmak aslında hiç zor değildir.

Bu durum, bazıları kabul etmekte zorlansa ve itiraz etse de kolesterol molekülü içinde geçerlidir, çünkü kolesterol organizmanın tümünden bağımsız bir molekül değildir. Bilinen veya bilinmeyen bir alanda organizmanın isteyebileceği kurallara göre, organizma içindeki moleküller kendine düşen rolünü oynar ya da artık sıkıldım oynamıyorum der!.

Kolesterol ile ilgili yaşanan, bir çoğumuza karmaşık görünen süreç, insan yaşamının bu evresinde ortaya çıkan kaçınılması zor bir evresi olabilir. Bunun anlamı şudur: Eğer damar sertliğini oluşumunda her hangi bir molekülün tek parametredeki yüksekliğinin etkili olduğu iddia ediliyor, söz konusu kolesterol molekülümüz üzerinden hastalıklar hakkında karar verebiliyor ve hastayı tedavi yoluna gidiliyorsa, kolesterol molekülünün normal olarak ‘yaşlanma ve ölüm’ ile de ilişkili olması gerekir değil mi?. Bunun aksini düşünmek ve iddia etmek biraz ‘bilim maskeli’ saçmalık olmaz mı?

Şimdi öne sürülen düşünceler ışığında bilgilerimizi, sentezlemeye ve bir karar vermeye çalışalım; sizce yüksek kolesterol öldürür mü?

Yüksek kolesterolün risk olduğu bir çok araştırmacı tarafından söyleniyordu ve siz bunu bu şekilde biliyordunuz. Size gösterilen bazı istatistik çalışmaların sonuçları da elbette bunu böyle gösteriyor, çoğu doktor ve uzman risk olduğunu söylüyordu.

Fakat Graziano Onder grubunun ‘kolesterolün masum olabileceğini’ düşündüren bu benzeri çalışmalardan sizin haberiniz var mıydı? Söz konusu araştırmacıların yaptığı da istatistiksel olarak oldukça anlamlı, değerlendirilmesi gereken çalışmalar değil mi?

Şimdi ne olacak, yaşlı annenize yada babanıza kolesterol düşürücü vermekle iyi bir şey yaptığınızı, onların hayatını ve yaşam süresini uzattığınızı, artık kalp krizi geçirmeyeceğini mi sanıyorsunuz?

Bizlerde yaşlanacağız veya yaşlandık! Yaşlanmış anne ya da babanıza verdiğiniz veya vereceğiniz kolesterol düşürücü ilacı, söz konusu araştırmaları bile bile, bu andan itibaren rahatça, gönül rahatlı içinde verebilir misiniz?

Elbette kahin veya falcı değiliz: Fakat şimdi olmasa bile ilerleyen bir zamanda sizin de kolesterolünüz % 30 ihtimalle yaşlanmaya başladığınızda yükselecek! Belki de şimdiden düşünmeye başlamalısınız: Siz kendiniz böyle bir durumla karşılaştığınızda ne yapacaksınız?
Yaşlı insanlara hala kolesterol düşürücü ilaçlar vermeye ve ‘yüksek kolesterol sizi öldürür’ masalını anlatmaya devam mı edeceğiz!
Söz konusu ‘kolesterol ve ölüm oranları arasındaki’ araştırmaları yapan araştırmacılar yalan mı söylüyor?

Kolesterol ile ilgili varolan bu ve benzeri çalışmaları, araştırmaları, bir çok akademisyen ve uzman gibi görmezlikten, bilmezlikten gelmek bilimsel düşünce olarak kabul edilebilir mi? Bence hayır!
Kaynaklar

[1] Dj. KOZAREVIC et al (1981). SERUM CHOLESTEROL AND MORTALITY. THE YUGOSLAVIA CARDIOVASCULAR DISEASE STUDY. American Journal of Epidemiology Vol. 114, No. 1: 21-28
[2] U. Ravnskov (2003). High cholesterol may protect against infections and atherosclerosis. Q J Med 2003; 96: 927-934
[3] http://www.westonaprice.org
[4] Graziano Onder et al (2003). Serum cholesterol levels and in-hospital mortality in the elderly. The American Journal of Medicine Volume 115, Issue 4 , September 2003, Pages 265-271
[5] Elaine N. Meilahn (1995). Low Serum Cholesterol Hazardous to Health? Circulation. 1995;92:2365-2366.
[6] Annelies NE Neverling-Rijnsburger et al. Cholesterol and all-cause mortality in Honolulu. The Lancet.2001; 358 (9296): 1905-1906

14 Ekim 2007 Pazar

KOLESTEROL İLE İLGİLİ GERÇEKLER


KOLESTEROL İLE İLGİLİ GERÇEKLER

http://www.noromed.com.tr/tr/content.asp?PID=%7B47AA3595-AA3A-4423-8BD8-70D3EDA899B6%7D sitesinden alınmıştır.

Damarları tıkayan pıhtı-tıkaç ya da atherom plağı içinde kolesterol oranı sadece % 3 tür. %50’den fazla kalsiyum, geri kalan ise kan hücrelerinden ve damar düz kas dokusundan oluşur.

Damar hastalıkları tanısı için artık anjio değil, damar tıkacındaki kalsiyum miktarını ölçen tomografi kullanılmaktadır.

Toplam kolesterolün % 20 oranı besin ile alınır. Geri kalanı karaciğer tarafından oluşturulur. Diet ile toplam kolesterol en fazla % 10 düşer.

Kolesterolden fakir diet alındığında vücut kolesterol harcamayı durdurur. Çünkü kolesterol gereklidir.

Kolesterol düşüklüğü ile depresyon riski artar, kanser riski artar, cilt kurur, cinsel isteksizlik ve güçsüzlük olur, kemik yapısı bozulur.

Kadınlarda östrojen, erkeklerde testosteron hormonları için kolesterol gerekir. Her iki cins için de bu hormonlar bir çok açıdan koruyucu özellikleri vardır.

Damar tıkacı, damar hastalığıdır, kan kolesterol hastalığı değil.
Kolesterol yüksekliği nedeni allostatik yüklenmedir.

Kolesterol düşürücü ilaçlar karaciğere zararlıdır, kas dokusunu tahrip eder ve dolaylı olarak böbreklere zarar verir.

Kolesterol düşürücü ilaçlar kas ağrılarına yol açar.

Kalp, kastan yapılmıştır. Kalsiyum miktarı gıdalarda fazla, magnezyum oranı azdır. Bu durum kalp kası kasılmasında sorunlara yol açar. Bu nedenle panik atak yakınması olanlarda ani ölümler gözlenir. (Kemal Sunal ; uçak korkusu, panik atak ve …)

Kalp hastalıkları yoğun bakımında kalp krizi nedeniyle yatan hastaların ortalama yarısının kan kolesterol düzeyleri normal ya da düşüktür. Aynı durum nöroloji kliniğinde yatan felçli hastalar için de geçerlidir.

Kolesterol düşürücü ilaçlar, 5 yıl için kalp krizi olasılığını sadece % 2 düşürür. (HeartWire Jan. 27, 2007)

Nagoya Üniversitesinden Dr. Harumi Okuyama kolesterol düşürmenin hiçbir faydasının olmadığını, aksine kanser ve depresyon riskini arttırdığını, acilen bu tedavi biçiminin durdurulması gerektiğini söylüyor. (World Review Nutrition Dietetics, Basel, Karger, 96: 1-17, 2007)

Kalp hastalıkları uzmanı Dr. Stephen Seely, kalsiyum kalp-damar hastalıklarının en önemli düşmanıdır diyor kitabında. (International Journal Cardiology 1991 Nov; 33 (2):191-8) Kolesterol düşürücü tedavileri tıkaçtaki kalsiyum oranını daha da artırdığını söylüyor yıllar önce.
Bir araştırma hiçbir şikayeti olmayan ve hiçbir hastalık risk grubunda olmayan orta yaş grubu insanların 1/3 ‘ünde ciddi oranda kalp damarı tıkaçları bulunduğunu bildiriyor. (European Heart Journal 25: 48-55, 2004)

Tüm araştırmalardan çıkarılan sonuç; kolesterol düşürmek kalp krizinden ölümleri azaltmıyor (Prof.Dr.Domaine de la Merci Nutrition Metabolism Cardiovascular Disease 16: 387-90, 2006)

Yumurta kolesterol açısından çok zengindir. 9734 kişi haftada en az 6 yumurta yedi, kolesterolleri artmadı. Kalp krizi ve inme riski artmadı. (Medical Science Monitoring 13: CR1-8, 2006)

ABD acil servislerinde kalp krizi tanısı konulan hastaların %50 oranında kolesterol düzeyleri normal bulunmuş. (Atherosclerosis 149: 181-90, 2000; Medical Hypotheses 59: 751-56, 2002)
Kalp tomografisi Agatston kalsiyum skoru “0” olanların kalp krizi geçirme olasılığı “0”dır. (Cleveland Clinic Journal Medicine 49: Supp 3 – S-6-11, 2002)

Orta yaş grubunda sex hormonlarının (östrojen ve testosteron) azalmasına bağlı olarak karaciğer kana kolesterol salgılanmasını arttırarak hormon yapımının dolaylı olarak arttırılmasını amaçlar. Bu nedenle orta yaş grubunda görülen kolesterol artışı normal bir olaydır. (Medical Hypotheses 59: 751–56, 2002)

Kalp damarlarında yer alan 10 mikron çapındaki bir kalsiyum plağı bile kopup kan elemanlarıyla birleşerek kalp krizine neden olabilmektedir. Ani ölümlere yol açan kalp krizlerinde görülen öncelikli sorun bu şekilde gelişir. [Proceedings National Academy of Sciences 103: 14678-83, 2006]

Yandaki görüntüde okla gösterilen yerler, kalp damarlarındaki kalsiyum birikimleridir (plak).
Kan sulandırıcı tüm ilaçlar (aspirin dahil) kan damarlarında kalsiyum birikimini 2 kat arttırırlar [Blood 104: 3231-32, 2004]

Harvard Üniversitesinden Dr. John Abramson, kolesterol düşürücü ilaçların kalp krizi nedeniyle olan ölümleri azalttığına dair hiç bir belirtinin olmadığın bildiriyor.[Lancet. 2007 Jan 20; 369(9557):168-9]

Bir çalışma, kolestrolün düşmesi ile beyin hücreleri yapısında bulunan kolestrol eksikliğine bağlı beyin ve sinir hastalıklarının ortaya çıkabileceğini bildirmiştir. [Drug Safety. 30(8):669-675, 2007]

Kolestrol düşürücü ilaç kullananlarda karaciğer bozuklukları görülme oranı %448 artar.[Clinical Therapy 2007 Feb; 29(2):253-60]

Kolesterol düşürücü ilaçların kullanımı ile ALS (amyotrofik lateral skleroz) görülme sıklığı artar. [Drug Safety 2007; 30(6):515-25]

MEVLÜT DURMUŞ'UN KİŞİSEL YORUMU: HER ŞEYDEN ÖNCE, BU KONUYU SON DERECE AKICI BİR ŞEKİLDE ELE ALAN, EMEK VERENLERE TEŞEKKÜR ETMEK GEREKİYOR...

KALSİYUM BİRİKİMİ İLE BİLDİRİLEN GÖRÜŞLERE KATILMAMAK ELBETTE MÜMKÜN DEĞİL, BU BİLİMSEL GERÇEĞİ BİR ÇOK KARDİYOLOG MAALESEF GÖRMÜYOR. FAKAT KALSİYUM BİRİKİMİNİN TEMEL MANTIKSAL NEDENİ KONUSUNDA BİRAZ FARKLI DÜŞÜNÜYORUM, BİLDİĞİNİZ GİBİ MAKROFAJLAR FARLI GÖRDÜĞÜ YAPILARI BAZEN YOK EDEMEZLER, FAKAT ZARARLARINDAN DOLAYI SÖZ KONUSU YAPIYI HAPSETMELERİ VE ETKİSİZ HALE GETİRMELERİ GEREKİR, BUNUN EN GÜZEL ÖRNEĞİ TÜBERKÜLOZ (VEREM HASTALIĞIndA) DA GÖRÜLÜR. SÖZ KONUSU BAKTERİYİ YOK EDEMEYEN MAKROFAJLAR, ONU SARARLARKEN KALSİYUM SALGILAR VE HAPSEDER. AYNI NEDENLE KÜÇÜK LİPOPROTEİN PARÇACIKLARI DA MAKROFAJLARI HAREKETE GEÇİRİR, VE DAMARLARDA BİZ TÜM BU OLUŞUMLARA ATEROM PLAKLARI DEYİP GEÇER, İÇERİĞİNİ ÖZELLİKLE SORGULAMAYIZ. PARTİKÜLLER KÜÇÜLÜR FAKAT KÜÇÜLMENİN NEDENİNİ DE SORGULAMAYIZ.