türk kardiyoloji derneği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk kardiyoloji derneği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2008 Çarşamba

DÜŞÜK KOLESTEROL DÜZEYLERİ VE YAŞLANMA KONUSUNDA AÇIKLANMAYANLAR...


DÜŞÜK KOLESTEROL VE YAŞLANMA KONUSUNDA AÇIKLANMAYANLAR....

"manifesto: çarmıha gerilen molekül ve modern bilimin

kolesterol masalları" kitabından....


Düşük kolesterol ve ölüm oranları konusunda ortaya çıkan bazı gerçekler o kadar derin ve anlamlıdır ki, gerçekten ilaç şirketlerinin ve konuyla ilgili beyin yıkama kampanyalarının etkisinde kalmayan, literatür takip eden, hastalarını düşünen her hangi bir doktor bu aşamada son derece kararsız kalır, ister istemez mesleğinin gereklerini yapmaya çalışırken zorlanır. Çünkü bazı araştırmacıların ortaya koyduğu çalışmalara göre, düşük düzeyde kan kolesterol değerlerinde çok çeşitli nedenlerle ölüm oranları inanılmaz derecede artabilmektedir.[1]

Kolesterolü düşüren ilaçlar (statin) doktorlar açısından gerçekten büyük oranda her açıdan görüntüyü kurtaran ilaçlardır; tek parametrede kolesterolünüz normal düzeyine iner, hastalıkla ilişkilendirilmiş (semptom) kolesterol yüksekliğinden kurtulduğunuzu düşünebilirsiniz, ama söz konusu semptomun ortadan kaldırılmasını ‘tedavi’ olarak algılamanız, tamamen kendinizi kandırmak olacaktır. Çünkü ilacınızı bıraktığınız anda, normal şartlarda kolesterolünüz tek parametrede tekrar yükselecektir. Söz konusu ilacı varolduğunuz sürece kullanacaksınız. Hiçbir hekim ve uzman hastaya yağlı besinlerden ve yağ asitlerinden uzak diyet yaptırıyorsa normal şartlarda, kolesterolü ilaçlarla düşürülüp normal düzeye gelmiş ve daha sonra ilacını bırakmış kolesterolü yükselmeyen hastalara pek sahip değildir.

İlaçlı veya ilaçsız, düşük kolesterol düzeyi ise sanıldığının tam tersine sizin için hastalıkların azalması değil, artması sonucunu hatta ‘ölüm’ olgusunu da çoğunlukla beraberinde getirebilir! Kızmayın, ben değil, istatistikler böyle söylüyor…

Tek parametrede kolesterol yüksekliğinde insanların korktuğu, dolaylı olarak korkutulduğu temel nokta kalp krizine, damar sertliğine ve bir çok hastalığa bağlı olarak ortaya konulan, gizlice insanların şuuraltına kolesterol tepsisinde sunulan ‘ölüm’ olgusu ve korkusu olduğunu daha önce de söylemiştik.

Fakat her şeye rağmen yüksek kolesterol ve ölüm olgusu bazı araştırmacıların ve kardiyologların pek fazla bulaşmak ve konuşmak istemediği son derece çetrefilli bir konudur. Yapılan çok ünlü araştırmalarda dahi, yüksek kolesterol ve ölüm olayları arasında ilişkilendirmeler aslında tam anlamıyla sonuçsuz kalmış, varolan ‘kolesterol teorisi’ ölüm oranlarıyla, karşılaştırıldığında ileri sürülen kolesterol teorisi geçersiz kalmıştır.

Ünlü 30 yıl süren Framingam araştırmasında 753 hastada düşük kolesterol düzeylerinde artan ölüm oranları ortaya çıktı, Forette ve arkadaşlarının 92 hastadaki çalışmasında en az ve oldukça düşük rastlanılan ölüm oranı, şaşırtıcı bir şekilde total kolesterol düzeyleri yüksek olan hastalarda ortaya çıktı, oysa araştırmacılar bu bulguların tam tersini bekliyorlardı. Siegel ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada 551 hastada yüksek kolesterol ölüm ilişkisi çok istemesine, arzu edilmesine rağmen başarısızlıkla sonuçlandı ve hiçbir zaman gösterilemedi.[2]

Bu kadar da değil; Yale Üniversitesi, kardiyoloji bölümünden Dr. Harlan Krumholz[3] düşük kolesterol düzeylerine sahip yaşlı(!) insanların, yüksek kolesterol düzeylerine oranla iki kat fazla kalp krizi geçirdiğini ve daha erken öldüğünü bildirdi. Çok yakın bir zamanda Graziano Onder[4]ve arkadaşları 65 ve 81 yaşlarındaki 6894 hastayı ölçtükleri kolesterol düzeylerine göre çeşitli gruplara ayırmış ve toplam 5 yıl boyunca bu insanları izlemişler.
Sonuç sizinde tahmin edebileceğiniz gibi önceki araştırmalardan çok farklı değil. Yapılan araştırmada tek parametrede kolesterol düzeyi 160 mg/dl’nin altında olan hastaların % 5.2 sinde ölüm olayı görülmüş. Kolesterol düzeyine göre ölüm olayının en az olduğu grubu sanırım az da olsa okuyucu olarak sizlerde merak ediyorsunuzdur. Kolesterol düzeyi 240 mg/dl ve üzerinde olan bireylerde; % 1.7’lik düzeyde en düşük ölüm oranı görülmüş! Sanırım bu konuyu atlayan ve bilmeyen uzmanların, araştırmacıların, ve doktorların bazıları ‘indeks medicus’un başına çoktan oturmuş olmalılar. Açık bir deyimle: kolesterol düzeyi yüksek olan yaşlı insanlar daha uzun, kolesterol düzeyi düşük olanlar ise anlaşılmaz bir şekilde daha kısa ve erken ölüyor!?
Biliyor muydunuz?
Gerçekten hasta bireylere her platformda çekinmeden ve rahatça, ‘yüksek kolesterol öldürür’ diyebilen uzmanlar tarafından kabul edilmesi oldukça zor çalışmalar. Bu ve benzeri bir araştırmayı uzmana direk olarak götürdüğünüzde size bir sürü soru ve sorun ortaya çıkaracaktır. Ölüm ve kolesterol ilişkisinden[5] mümkün olduğunca çabuk kaçmaya çalışacak, olayı sadece kalp krizi-damar sertliği kolesterol ilişkisine getirmeye, umutsuzca kolesterol konusunu ‘kalp damar’ ilişkisinde sabitlemeye çabalayacaktır.

Konuyla ilgili yapılan araştırmaların hemen hemen tümü, rölatif risk, risk faktörü, gelecekte rastlanacak sayı gibi teorik varsayım ve olasılıklara dayanmayan, basit ama tamamen gerçek iki parametrede ortaya çıkıyor. ‘ Hangi nedenle olursa olsun ölen insanların kolesterol düzeyleri beş senelik bir zaman diliminde ortalama hangi düzeydeydi?’ Soru ve cevap bu kadar basit! İleriye doğru gerçekleşme ihtimali olan, spekülatif çalışmalar mı daha gerçekçi, yoksa 5 sene boyunca hastalar takip edilerek yapılmış olan bu araştırmalar mı?

Madem ki yüksek kolesterol, isimlerini bu kitapta tek tek saymakta zorlanacağımız bir çok hastalıkla doğrudan ilişkilendirilebiliyor, madem ki doktorlar insanların plazma düzeyindeki tek parametrede kolesterol yüksekliğine göre hastalık ve hastalık gelişimi için çeşitli kararlar verilebiliyor, teorik varsayımlardan ve olasılıklardan uzak olan, bundan daha açıklayıcı ve net bir bilimsel araştırma olamaz değil mi?

Bu ve benzeri çalışmaları ‘yüksek kolesterol çok zararlı’ diyen uzmanlardan duymak için biraz daha, sanırım üç beş yıl daha beklemek zorundasınız. Çünkü yeni ortaya koyduğumuz kolesterol paradigması tam olarak anlaşılmadan ve tartışılmadan bunların söyleneceğini ben de pek düşünmüyorum. Fakat siz okuyucu olarak ikna olmadıysanız buna benzer çok daha değişik araştırmaları da kendinizde bulabilirsiniz[6] .
Söz konusu araştırmaların sonuçları yaşlanma bilimiyle (Gerontoloji) ilgilenenlerin dikkatini çekse de, bir çok dahiliye uzmanı ve kardiyolog bu konuyla ilgiliymiş gibi görünse de, hastayla baş başa kaldığı uygulama safhasında, benzer araştırmaları nedense dikkate almamayı, kendileri ve meslekleri açısından daha uygun görüyor: ‘…benim işim, kalp damarları ve kolesterol ilişkisi, kolesterol ve yaşlanma ilişkisi beni ilgilendirmez’ diyebiliyor. Bir çok hastalığın özel isimlendirmelerle anılıyor olması da, söz konusu hastalıkların ‘yaşlanma’ olgusundan bağımsız olduğunu asla göstermez, tam tersine normal yaşam sürecinde karşınıza çıkabilecek bütün hastalıkların yaşlanmayla primer (birinci derecede) ilişkisi vardır.
Basit bir anlatımla verecek olursak; canlıların yapısında atomlar, moleküler belirli kurallar ve prensipler içinde gerçekleşen ilişkileriyle yaşamın kendisini oluştururlar. Molekül ve atomların kısa vadede yaşı söz konusu olmasa da, organizma yapısında gerek iç gerekse çeşitli dış faktörlerin etkisiyle yaşamı oluşturan, yaşamın devamını sağlayan molekül ilişkilerde ortaya çıkabilen kopukluk, aksama veya yetersizlikler yaşlanmanın farklı bir yönünü oluşturur. Belli bir süre sonra bu durum canlı yaşamı üzerinde olan etkisini tamamıyla çeşitli organ ve dokular yoluyla hissettirir. Söz konusu hastalıklar çoğunlukla özel adıyla anılabilir, hatta birkaç hastalığı aynı anda ele alan hastalıklar; örneğin konuyla ilgili ‘metabolik sendrom’ dedikleri durum bu konuyla ilişkilidir, yüksek trigliserit, düşük HDL(iyi lipoprotein), tansiyon, böbrek hastalıkları vb bulguların aynı anda ortaya çıkmasına uzmanlar şimdi bir ‘metabolik sendrom’ adı koydular ve öyle devam ediyor. Yaşanan bu ve benzeri olumsuzlukların artan yoğunlukta organizmada birikimi de yavaş yavaş ‘yaşlanma’ adını verdiğimiz olguyu ortaya çıkarmaya başlar. Damar sertliği gerçekleşen insanlarda, yaşlanma olgusu doğal olarak geniş bir alanını kapsıyordur. Bu nedenle ilerleyen yaşlarla ortaya çıkan çok çeşitli hastalıklar ve yaşlanma arasında bağıntılar kurmak aslında hiç zor değildir.

Bu durum, bazıları kabul etmekte zorlansa ve itiraz etse de kolesterol molekülü içinde geçerlidir, çünkü kolesterol organizmanın tümünden bağımsız bir molekül değildir. Bilinen veya bilinmeyen bir alanda organizmanın isteyebileceği kurallara göre, organizma içindeki moleküller kendine düşen rolünü oynar ya da artık sıkıldım oynamıyorum der!.

Kolesterol ile ilgili yaşanan, bir çoğumuza karmaşık görünen süreç, insan yaşamının bu evresinde ortaya çıkan kaçınılması zor bir evresi olabilir. Bunun anlamı şudur: Eğer damar sertliğini oluşumunda her hangi bir molekülün tek parametredeki yüksekliğinin etkili olduğu iddia ediliyor, söz konusu kolesterol molekülümüz üzerinden hastalıklar hakkında karar verebiliyor ve hastayı tedavi yoluna gidiliyorsa, kolesterol molekülünün normal olarak ‘yaşlanma ve ölüm’ ile de ilişkili olması gerekir değil mi?. Bunun aksini düşünmek ve iddia etmek biraz ‘bilim maskeli’ saçmalık olmaz mı?

Şimdi öne sürülen düşünceler ışığında bilgilerimizi, sentezlemeye ve bir karar vermeye çalışalım; sizce yüksek kolesterol öldürür mü?

Yüksek kolesterolün risk olduğu bir çok araştırmacı tarafından söyleniyordu ve siz bunu bu şekilde biliyordunuz. Size gösterilen bazı istatistik çalışmaların sonuçları da elbette bunu böyle gösteriyor, çoğu doktor ve uzman risk olduğunu söylüyordu.

Fakat Graziano Onder grubunun ‘kolesterolün masum olabileceğini’ düşündüren bu benzeri çalışmalardan sizin haberiniz var mıydı? Söz konusu araştırmacıların yaptığı da istatistiksel olarak oldukça anlamlı, değerlendirilmesi gereken çalışmalar değil mi?

Şimdi ne olacak, yaşlı annenize yada babanıza kolesterol düşürücü vermekle iyi bir şey yaptığınızı, onların hayatını ve yaşam süresini uzattığınızı, artık kalp krizi geçirmeyeceğini mi sanıyorsunuz?

Bizlerde yaşlanacağız veya yaşlandık! Yaşlanmış anne ya da babanıza verdiğiniz veya vereceğiniz kolesterol düşürücü ilacı, söz konusu araştırmaları bile bile, bu andan itibaren rahatça, gönül rahatlı içinde verebilir misiniz?

Elbette kahin veya falcı değiliz: Fakat şimdi olmasa bile ilerleyen bir zamanda sizin de kolesterolünüz % 30 ihtimalle yaşlanmaya başladığınızda yükselecek! Belki de şimdiden düşünmeye başlamalısınız: Siz kendiniz böyle bir durumla karşılaştığınızda ne yapacaksınız?
Yaşlı insanlara hala kolesterol düşürücü ilaçlar vermeye ve ‘yüksek kolesterol sizi öldürür’ masalını anlatmaya devam mı edeceğiz!
Söz konusu ‘kolesterol ve ölüm oranları arasındaki’ araştırmaları yapan araştırmacılar yalan mı söylüyor?

Kolesterol ile ilgili varolan bu ve benzeri çalışmaları, araştırmaları, bir çok akademisyen ve uzman gibi görmezlikten, bilmezlikten gelmek bilimsel düşünce olarak kabul edilebilir mi? Bence hayır!
Kaynaklar

[1] Dj. KOZAREVIC et al (1981). SERUM CHOLESTEROL AND MORTALITY. THE YUGOSLAVIA CARDIOVASCULAR DISEASE STUDY. American Journal of Epidemiology Vol. 114, No. 1: 21-28
[2] U. Ravnskov (2003). High cholesterol may protect against infections and atherosclerosis. Q J Med 2003; 96: 927-934
[3] http://www.westonaprice.org
[4] Graziano Onder et al (2003). Serum cholesterol levels and in-hospital mortality in the elderly. The American Journal of Medicine Volume 115, Issue 4 , September 2003, Pages 265-271
[5] Elaine N. Meilahn (1995). Low Serum Cholesterol Hazardous to Health? Circulation. 1995;92:2365-2366.
[6] Annelies NE Neverling-Rijnsburger et al. Cholesterol and all-cause mortality in Honolulu. The Lancet.2001; 358 (9296): 1905-1906

5 Nisan 2008 Cumartesi

Kolesterol hapını kim yutturuyor?

Kolesterol hapını kim yutturuyor?

http://www.takvim.com.tr/2008/03/23/pap133.html

Gereksiz kullanılan kolesterol ilaçları, iktidarsızlıktan erken bunamaya kadar bir dizi yan etkiyi beraberinde getiriyor. Peki herkes hasta mı, yoksa bütün bunlar ilaç üreticilerinin pazarlama taktiği mi?





Ezber bozan sözler



Gazi Üniversitesi'nden Uzman Biyolog Mevlüt Durmuş, kolesterolün vücuda gerekli olduğunu savunarak sorunun kolesterolde değil kolesteroldeki partikülerde olduğunu söylüyor. İstanbul Üniveritesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden Metabolizma ve Beslenme Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Aydın da kolesterolle ilgili beslenme ezberlerini bozuyor. Aydın, tereyağın kolesterolü yükseltmediğini söyleyerek, "Tereyağ tüketilirken kalpten ölümler azdı" diyor. Balık yağının, yüksek kolesterolü, ilaçlardan daha sağlıklı olduğunu da şöyle savunuyor: "Kolesterol düşürücü ilaçlar yan etkiye sahipken balık yağı hem yan etkisiz hem de daha ucuz."

Durmuş'un çarpıcı iddiaları şöyle:
Kolesterol değerleri aşağı çekilmeye çalışılıyor.
Kolesterol düşük olduğu zaman uzun yaşayacağı inancı aşılandı.
Korkutma kampanyalarıyla 'kolesterol fobisi' oluşturuluyor.
Araştırmalar; düşük kolesterol düzeylerinde ölüm oranlarının arttığını göstermekte. Kolesterolü yüksek olanlar daha uzun yaşama potansiyeline sahip.
10 kişiden 4'ünün kolesterolü ilerleyen yaşlarda artacak ve ömür boyu ilaç kullanmaya mahkum edilecek.
Zeka geriliği, iktidarsızlık, kas ağrısı, kolesterol düşürücülerin yan etkilerinin sadece bilinen ve görülen tarafıdır.

Kolesterol bilmecesi kördüğüm!

Gündemden sessiz sedasızca geçen "Yasaklanan kolesterol ilacı Ezetrol" haberinin ardından tıp dünyası, ikiye bölündü. 'Yüksek kolesterol hastalığı ilaç sektörünün yarattığı bir fobidir' diyen de var, 'İlaçsız asla olmaz' da....


Neredeyse her evde "kolesterol hastası" varken kolesterol ilaçları da en çok kullanılan ilaçların başında. Dünyada 25 milyon dolarlık pazar payına hakim olan bu minik hapların, kalp hastaları için gerçekten de hayat kurtarıcı olduğu bir gerçek, peki diğerleri? Önce uyaralım; sorular ve cevapları pazar keyfinizi kaçırıp sinirlendireceğinden kolesterolünüzü yükseltebilir ama siz yine de kolesterol haplarına sarılmayın. Çünkü gereksiz kullanılan kolesterol ilacı iktidarsızlıktan erken bunamaya, kas hastalıklarından karaciğer rahatsızlıklarına kadar pek çok yan etkiye sahip.



YOKSA BU BİR EFSANE Mİ?


"Yüksek kolesterol korkusu"nun ilaç sektörünün pazarlama stratejisi olduğu iddiaları dile getirilirken bir diğer iddia da kötü kolesterol eşiğinin düşürülme nedenlerinin ilaç firmalarının pazarlama taktiği olduğu... Bu iddianın sahiplerinden biri olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları bölümünden Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, kolesterolle ilgili bugüne kadar bilinen tüm ezberleri bozacak açıklamalar yapıyor. "Kolesterol tek başına tedavi gerektiren bir hastalık değildir" diyen Prof. Dr. Küçükusta; kolesterolün ilaç sektörünce yaratılan bir fobi olduğunu söylüyor. Bir diğer iddia da Uzman Biyolog Mevlüt Durmuş'tan.

'TEK BAŞINA BİR HASTALIK DEĞİL'

Kolesterol düşürücü ilaçlarının yasaklanması için Sağlık Bakanlığı'na çağrıda bulunan Durmuş, şunları söylüyor: "Kolesterol değerleri sürekli aşağılara çekilmeye çalışılıyor. Amerika'da 40 milyon kişi bu ilacı kullanmak zorunda bırakıldı. 40 yaşını geçen bireylerin yarısının kolesterolünün yükseleceğini düşünürseniz, ilaç şirketlerince ortaya koyulan oyunun boyutunu da anlamanız mümkün.

"SIRADA REFLÜ VE DEPRESYON MU VAR?

Türkiye Kardiyoloji Derneği Başkanı Prof Dr. Çetin Erol ise iddiaları yalanlıyor. Kötü kolesterol eşiğinin kişiye göre değiştiğini söyleyen Prof. Dr. Erol "İlaçsız olmaz" derken Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbnii Sina Hastanesi Kardiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sadi Güleç de meslektaşını destekliyor. İddiaların bilimsel dayanağı olmadığını söyleyen Prof. Dr. Güleç, "İddia edildiği gibi olsaydı Amerika bunu kullanmazdı. Amerikalılar harcadığı paranın karşılığını almazsa para harcamaz" diyor. "Kolesterol hastalığı" iddia edildiği gibi bir korkutma kampanyasıyla yaratıldıysa reflü, kemik erimesi ve depresyon da tartışılması gereken efsaneler sırasına girebilir.

Kardiyolaglar yalanladı

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbni-i Sina Hastanesi Kardiyoloji Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Sadi Güleç ise iddiaları şöyle yalanlıyor: "Kolestrol ilaçları Amerika'da çok fazla kullanılıyor. İlaçlara para harcadıkları zaman daha az kalp krizi geçiriyorlar. Bir defa kalp krizi geçirdiyse mutlaka kolesterol eşiği 100'ün altında olmalı. Risk faktörleri taşıyorsa kolestrolün 130'un altında olması şart. Ama her insan için 160'ın üstündeyse; bu risk taşıyor demek. Kalp krizi geçiren kişilerin 1 gün önceden şikayeti olmuyor, kolesterol damar duvarlarında birikmiş oluyor." Prof. Dr. Güleç kolesterol düşürücü haplarla ilgili iddiaların bilimsel dayanağı olmadığını savunuyor. Prof. Dr. Güleç şöyle devam ediyor: "Bu konuyla ilgili bilimsel deneylerle kanıtlanmış bir sürü çalışma var. Kolesterol yüksekliğinin tehlikeli olduğu bir anda söylenmemiş, uzun yıllar çalışma yaptıktan sonra ilaç uygulanmasına geçilmiş. Bu iddiaların bilimsel denetimi yok. Mantık yürüterek bir yere varamazsınız." Türk Kardiyoloji Derneği Başkanı Kardiyolog Prof. Dr. Çetin Erol da iddiaları reddederek ekliyor: "Kesinlikle yanlış. Normal bir insanın kolesterol eşiğinin 160, kalp hastalarında 100 olması gerekir. İlaçsız olmaz."


HABER: BERİL ÖZCAN

MEVLÜT DURMUŞ'UN HABER HAKKINDAKİ YORUMU:

BU HABERLE İLGİLİ OLARAK İLERLEYEN YAŞLARDA HATIRLAYACAĞIM TEK ŞEY ' MANTIK YÜRÜTEREK BİR YERE VARAMASSINIZ' SÖZÜ OLACAKTIR. (UMARIM YANLIŞ YAZILMIŞ, BÖYLE BİR ŞEY SÖZ KONUSU BİLİM ADAMLARINCA SÖYLENMEMİŞTİR). BENCE BİLİM VE TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ (TKD) ADINA SON DERECE TEHLİKELİ VE TALİHSİZ BİR AÇIKLAMA. ÇÜNKÜ MANTIK VE MATEMATİGİN OLMADIĞI YERDE ZATEN BİLİMDEN SÖZ EDEMEZSİNİZ...BİLİM ADINA YAPILAN HER OLGUDA ÖNCE MANTIK YÜRÜTÜLMEK ZORUNDADIR, MANTIKSIZ KONULARLA ZATEN BİLİMİN İÇİNİ DOLDURAMASSINIZ, BİR YERLERDE MANTIGA MUTLAKA ÇARPAR VE TOSLAR...

KEŞKE ÜNİVERSİTELERDE POZİTİF BİLİM DALLARINDA AKADEMİK KARİYER YAPANLAR DA ZAHMET EDİP BİLİM FELSEFESİ VE MANTIK DERSLERİ ALABİLSELER... O ZAMAN BİLİM ADINA NELERİ KAÇIRDIKLARINI BELKİ GÖREBİLİRLERDİ.

30 Ekim 2007 Salı

Türk, ölümden kork, doktora git, ilaç iç, ameliyat ol!


Türk, ölümden kork, doktora git, ilaç iç, ameliyat ol!


Türk, ölümden kork, doktora git, ilaç iç, ameliyat ol!
ABD’deki bir reklâm kampanyasında, morgda bir cesedin üzerine “kolesterol ölçümü bunu önleyebilirdi” yazmıştı. Bu korku zehrini içmeden önce, gerçekten korkup korkmamak gerektiğini Uzman Biyolog Mevlüt Durmuş’a sorduk. iyibilgi özel

Arzu Aygen'in röportajı
Modern tıp denen “ekonomik sektör” hızla büyüyor. İnsanların insan veya hasta olmaktan çıkıp, para getirecek “mallar” gibi görülmeye başlandığı bu sektör, büyürken giderek ahlaksızlaşıyor. İlaç reklâmı yapmanın yasak olduğu bir ülkede, bilinçlendirme kampanyası adıyla hastalıkların (dolayısıyla doktor muayeneleri, ilaç ve ameliyatların) reklâmı yapılabiliyor. Televizyonda hemen her kanalda yayınlanan, muhtemelen trilyonlara varan bir bütçeye mal olmuş bu reklâmın bütün masraflarını Pfizer karşılıyor, hem de reklâmdaki ifadeleriyle “koşulsuz” olarak. Para almadan günahını bile vermeyecek bu şirket bir işe trilyonlarını neden yatırsın ki? Herhalde “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” diye düşünmüş olmalı. Belki, Pfizer’in bize gösterdiği “kork, doktora git, ilaç iç, ameliyat ol” yolunun sonu Pfizer’in yüksek paralara sattığı ilaçlara çıkacaktır. Belki, bu yolun, ille de Pfizer ilacına çıkması, rakiplerin saf dışı bırakılması için, Dubai’deki beş yıldızlı otellerde kardiyoloji doktorlarına “eğitim” verilmiştir bile. Belki, ilacın okul birincisi, Boğaziçi-ODTÜ mezunu, Amerika mastır’lı, iyi eğitim bulmuş ama vicdanını kaybetmiş, çok para kazanan ürün müdürleri satış hedeflerini tutturabilmek için bütün Türkiye’ye ilaç satmaları gerektiğini düşünüyorlardır. Belki Pfizer’in ABD’deki genel merkezi az gelişmiş ülkelerde büyük bir potansiyel görmüş, “pazarı genişletmeye” karar vermiştir? Belki Sağlık Bakanlığı’nın son derece isabetli bir kararla reçetelere sadece etken madde ismi yazılması (ilaç markası –adı yazılmaması) yolundaki adımlarına karşılık hasta ve doktorları bu şekilde etkilemek istiyordur.

Neyse, bütün bu varsayımları bir kenara bırakalım. Gerçekten korkmaya gerek olup olmadığını Uzman Biyolog Mevlüt Durmuş’a sorduk. Mevlüt Durmuş, “Çarmıha Gerilen Molekül: Kolesterol” ve “Kolesteroldeki Kaos” kitaplarının yazarı.

Sanki bir komploya kurban gidiyoruz. Her yere yeni hastaneler yapılıyor. Yeni hastalıklar icat ediliyor, devamlı yeni ilaçlar piyasaya sürülüyor. Hastalığa büyük bir yatırım yapılıyor. Birileri bizi hasta etmek mi istiyor, diye düşünüyor insan…
Üzülerek size, düşüncelerinizde yalnız olmadığınızı söylemek zorundayım. ‘Satılık hastalıklar’ deyimi artık halk arasında her gün kullanılır oldu, bu bilim adına gerçekten üzücü ve son derece yıkıcı… Sizin sözünü ettiğiniz sağlık etiğinin kapitalizm ve kazançla ilgili boyutu son derece can sıkıcı bir durum. Hipokrat insanları tedavi ederken önce para kazan demedi. “Primum nihil nocere” (önce zarar verme) demişti ve bugünkü tıp uygulamalarında Hipokrat’ın bu sözü göz ardı edilmeye başladı. Düşünebiliyor musunuz Afrikalı çocuklar üzerinde, çeşitli aşıların denendiği Nijerya’daki durumu... Söz konusu şirket karşılıksız, binlerce YTL harcayacak ve Türk televizyonlarına reklâm verecek… Burada iki amaç var; birinciyi zaten şu an konuşuyoruz fakat ikinciyi gözden kaçırmayalım: Söz konusu olay bir anlamda TELEVİZYONLARA verilen rüşvet anlamına da gelir... Reklâm alan televizyonlar artık bu konuyla ilgili, kolesterol düzeyinin tartışmalı konularında yayın ve haber yapamayacaklar, yaparlarsa reklâm gelirleri azalacak... Keşke söz konusu şirketler, reklâm sponsorluğu yerine Afrikalı çocuklara sıtma ilacı gönderselerdi… Biliyorsunuz her 30 saniyede bir çocuk ilaç bulamadığı için sıtmadan ölüyor… Çünkü sıtma ilacının kar marjı son derece düşük, bu nedenle sınırlı olarak üretiliyor. Yani hasta çok ama ilaç yok…

Pfizer 2003 yılında ABD’de yayınlanan bir reklâmında morgdaki bir cesedin üzerine “kolesterol ölçümü bunu önleyebilirdi” yazmıştı. Hatta Dünya Sağlık Örgütü (WHO) bu reklâmı kınayan ciddi bir yazı yayınladı. Bizim ülkedeki senaryo, morgda geçmiyor ama milletçe ne kadar çok ağladığımız ve hislendiğimiz hesaba katılarak “Babam ve Oğlum” filminden esinlenmişe benziyor. Bizi hislendirip korkutarak ne yapmaya çalışıyor bunlar?

İnsani korkuları kullanarak çeşitli şekillerde kazanç sağlamak, gerçekten ne bilim etiğine ne de tıp etiğine uyabilir. Fakat söz konusu ‘yüksek kolesterol‘ ile ilişkilendirilmiş söylemler gerçekten bilimsel olsaydı reklâmı bu kadar yoğun bir şekilde yapılır mıydı? Elbette hayır… İnsanlar bir şekilde artık bazı şeyleri sormaya ve sorgulamaya başladı. Sanırım kolesterol düşürücü ilaç (statin) pazarında, Türkiye biraz uyanmaya başladı, hastalar artık soru soruyorlar. Biz biraz duygusal bir milletiz burası gerçekten doğru… Sevgiyi de nefreti de anlaşılmaz bir coşkuyla yaşarız. Reklâm filmi duygularımızı uyandırmaya çalışsa da bir şeyi eksik bırakmışlar... Bizim gerçekten ‘âlim’ olan insan sayımız istenen seviyede olmasa da, ‘arif’ olan insan sayımız oldukça fazladır.

Bildiğim kadarıyla Türkiye’de ilaç reklâmı yapılması yasak. Peki, hastalık reklâmı yapmak serbest mi? Daha önce de çarşaf çarşaf lenf kanseri reklâmı yapılmış; terleyen ve uykusuzluk çeken herkes hastanelere davet edilmişti.

Bildiğim kadarıyla hem ilaç hem de hastalık reklâmı yapılamaz. Fakat bu duruma yakında Sağlık Bakanlığı’nın el koyacağını ve bazı konuları netleştireceğini tahmin ediyorum. Ben kendi adıma RTÜK’e hemen şikâyette bulundum.

Tekrar ahlaksız korku filmine dönersek… Şişmansak, sigara içiyorsak, hareketsizsek, yüksek kolesterolümüz, yüksek tansiyonumuz varsa “en yakında ölecekler” listesine giriyormuşuz. Onu Allah bilir, diyerek ilk cevabımızı veriyoruz belki ama içimizi de bir korku kaplıyor. Kardiyovasküler risk hesaplaması, yüksek risk grubu ne demektir mesela? Bazı ölçüm ve sayılara bakarak ölme ihtimalimiz mi hesaplanmış oluyor? Gerçekten korkmalı mıyız?

Hayır hiç korkmanıza gerek yok… Yapılan ve duygusal bir atmosferde dillendirilen düşüncelerin benim açımdan bilim felsefesi temelinde geçerliliği tamamıyla sıfır. Mutlaka bunu yapmak, risk faktörlerini hesaplattırmak isteyenleri elbette durduramam. Fakat köşe başında bekleyen sıradan bir falcının size bu konuda daha fazla şeyler söyleyebileceğine hiç çekinmeden bahse girerim. Yaptığınız işi, kaç yaşında olduğunuzu, yediğiniz yemekleri, karınızı, çocuğunuzu, stres ve sıkıntınızı falcıya söyleyin yeter! Yapılan iş biraz modern, biraz bilimsel görünse de inanın falcılıktan farklı değildir. Bilimin işi reel olayları çözümlemektir, geleceğe ait yorum yapmak başkalarının falcıların işidir.

Korkmamız gerekiyorsa nelerden korkmalıyız?

Her şeyden önce bir biyolog olarak, bazı doktorlardan farklı düşündüğümü belirterek konuşmamızı sürdürelim istiyorum. Sağlık ve sağlık alanında çalışan hekimler gerçekte bence manevi anlamda çok kutsal bir görev yapıyorlar. Bu nedenle onuruyla çalışanlar lütfen bu konuların tartışılmasından rahatsız olmasın... Fakat yapılan işin kutsallığı ve güzelliği son zamanlarda oldukça fazla zedelendi. Hatırlayın ‘primum nihil nocere’ (önce zarar verme) diye yola çıkmıştı Hipokrat… Bunu bilerek ve isteyerek söylemişti çünkü Hipokrat biliyordu ki; organizma dinamikleri, biyokimyası, fizyolojisi son derece karmaşık sistem ve dinamiklere göre varlığını devam ettirir. Bu dinamikleri tam olarak kavrayabildiğiniz zaman, insan sağlık sistemine müdahale etme hakkını elde edersiniz. Bilemediğiniz ve bilimselleşmemiş, matematiksel temellere dayanmayan yöntemler, teoriler tıp biliminin içeriğine sızmış durumdalar. Hatırlayın M.Ö. yüzyıllarda akıl hastalıklarına ait hiçbir şey açıklanamıyor ve zamanın hekimlerince kavranamıyordu. Bu nedenle akıl hastalığı olduğu düşünülen kişilerin kafatasına bir delik açmanın (trepanasyon) söz konusu hastalığı geçireceği inancı anlaşılmaz bir şekilde devam etti. Yani 17. yüzyıla kadar insanlar ve tıp adamları akıl hastalıkları tedavisinde kafataslarına delik açıp durdular. İşin üzücü tarafı bir milenyum (1000) yıl boyunca bu olguyu hiç kimse sorgulamadı…
Korkmamız gerekiyorsa nelerden korkmalıyız diye sormuştunuz sanırım. Farklı konulara tekrar girebiliriz, fakat ben kendi adıma sorgulanmayan, sorgulanması engellenen, maskelenmeye çalışılan olaylardan, sorgulamayan araştırmacılardan ve son olarak sorgulamayan toplumdan korkarım. İnsan doğası gereği sorgulamak, soru sormak zorundadır.

Sağlık sisteminin geldiği nokta birçok doktor, uzman ve gazeteci tarafından ağır eleştirilere maruz kalıyor. Örneğin Prof. Nortin Hadler "The Last Well Person: How to Stay Well Despite the Health-Care System- Son Sağlıklı İnsan: Sağlık Sistemine Rağmen Nasıl Sağlıklı Kalınır" isimli kitabında çoğu by-pass ameliyatının gereksiz yere –sadece para kazanmak için- yapıldığını söylüyor. 62 yaşında olmasına rağmen kolesterolünü ölçtürmüyor ve bunun gereksiz olduğunu söylüyor. Gerçekten de bu sistem nereye doğru gidiyor?

Bu sistemin çok iyiye gittiğini maalesef söyleyemiyorum. Az ya da çok hepimiz bir şekilde bu durumdan etkilenmekten kurtulamıyoruz. Öyle sanıyorum ki, var olmanın ve yaşamın mutluluğunu tam olarak özümseyemediğimiz için, bir şekilde sahip olma duygumuzu harekete geçiriyoruz, Eric Fromm da ‘haben und sein’da aynı şeyi ifade eder. Fakat bireysel olarak sahip olma güdümüzün sonu yok…
Modern yüzyılda tıp ve sağlık alanının muhteşem bir gelir kaynağı olduğu 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıktı. İlaç şirketlerini ve silah fabrikalarını dikkatle inceleyecek olanlar, bu şirketler arasındaki bağı da görecektir. İlaçların çoğu günümüzde hastalık tedavi etmiyor, sadece hastalık belirtilerini ortadan kaldırıyor. Günümüz tıp anlayışına isyan eden Nortin Hadler, Uffe Ravnskov dışında birçok araştırmacı var. Fakat onların da pek dikkate alındığını söyleyemem. Çünkü artık bilimsel düşünceler veya fikirlerin kendileri değil, kazanç olarak getirisi ön plana taşınmış durumda…
Bir de hastalık dernekleri var. Bu reklâmın üzerinden gidersek, Türk Kardiyoloji Derneği Pfizer’in kötü emellerine alet olmuş sayılmaz mı? Biz bu dernekleri “her kuşun eti yenmez” diyecek mert kuruluşlar zannediyorduk

Bu tip dernekler yurtdışında da var. Fakat Türkiye’de olduğu gibi çalışmıyorlar. Elbette katılımcılarından ve üyelerinden küçük bir bağış alıyorlar. Fakat söz konusu birikimleri konuyla ilgili araştırma ve çalışmalar için kullanıyorlar. Bizim derneklerin nasıl çalıştıklarını henüz kavrayamadığımı söylersem, hele reklâmlara çıkmalarını anlayamadığımı söylersem umarım kırılmazlar.

Sizce bu kolesterol tartışmasını bitirmenin bir deneysel yolu yok mu? Bu tartışma herhangi bir şekilde bitirilemez mi?

Bu konuyu son kitabımda yazdım fakat ilk defa iyibilgi aracılığı ile de söyleyelim. Benim açımdan matematiksel denklemler ortaya çıkınca 2003 yılında bu tartışma çoktan bitti… Fakat görmesi gerekenler bir türlü zahmet edip de görmek istemiyor... Benim elde ettiğim sonuçlar son derece olumlu sonuçlardı. Tartışma sadece bir şekilde bitebilir: Meraklı bir araştırmacı ‘total partikül tranferi’ni gerçekleştirdiği anda tartışma biter.
Tıpkı kan naklinde olduğu gibi partikülleri küçük ve sağlıksız olan insanlara, sağlıklı lipoprotein transferi son derece kolayca gerçekleştirilir. Herhangi bir risk söz konusu değil, çünkü zaten kan transferi günümüzde yapılıyor. Fakat yapılacak ‘sağlıklı lipoprotein transferi’ni yapabilmek için, kolesterol düzeyinin yüksekliğine ya da düşüklüğüne bakarak karar verilemez. Bunu yapabilmek için mutlaka kardiyologların ‘total lipoprotein partikül hipotezini’ bilmeleri ve incelemeleri gerekecek. Tek parametredeki kolesterol yüksekliğinin, partikül bazında geçersiz ve göreceli olduğu görülecek.
Kısacası ben sizin tek parametredeki kolesterol düzeyini, partikül transferiyle düşürebilir ya da yükseltebilirim. Fakat bu ilaç şirketleri ve modern bilimdeki kolesterol masalının sonu olur. Bu konudan çıkar sağlayan dernekler ve kardiyologların işi biter, bazı kolesterolsüz beslenmeyle ilgili yatırım yapan şirketler zor durumda kalır. Küçük çapta bir kriz olabilir. Bu nedenle bence, uzun bir süre hipotezi denemek isteyenler dahi, engellerle karşılaşacaklardır…
Bence bu tartışmayı yine yaşlı, yaşlanmaktan korkan çok zengin bir iş adamı bitirecek, uzmanları çağırıp ücretlerini verecek ve kendisine ‘sağlıklı lipoprotein partikülü transferi’ yapılmasını isteyecek, böylece bazılarının çok sevdiği kolesterol masalı, statin ilaçları da bitecek…
Hepimiz sağlıklı yaşamak istiyoruz. Özellikle kalp-damar sağlığımız için ne yapmamızı tavsiye edersiniz?

Özellikle, sizlerden ricam tek parametrelik kolesterol veya trigliserit diye bir şeyin kanda fiziksel ve reel olarak olmadığını unutmamanız olacak. Çünkü kanda daha önce de değindiğimiz gibi, lipit taşıyan değişik partiküller (HDL, LDL, VLDL vs) var. Biz söz konusu partiküllerin sadece kolesterol ve lipit kısımları üzerinde tartışıyoruz, fakat gerçekte bunlar birbirinden ayrılamazlar ve kardiyologlar bunu biliyor. Ve yaşlandığımız sürece söz konusu partiküllerimizde kolesterol ve değişik lipitler, partikül bazında azalıyor, partiküller kolesterol düzeyiniz ne olursa olsun sürekli küçülme eğiliminde...
Bu nedenle benim düşünceme göre, yaşla birlikte çeşitli türdeki lipitlere ve kolesterole ihtiyaç var. Hiç çekinmeden ceviz, fındık, badem gibi çeşitli yağ asitleri ve bitkisel steroid içeren besinlerden faydalansınlar. Yağlar ve yağlı beslenmeden korkmasınlar… Sadece beyaz undan yapılan yiyeceklerden belli bir yaştan sonra uzak kalmalarını tavsiye ederim.

Birileri bizim kafamızı fena halde karıştırıyor. Her gazetede farklı bilgiler var, neye inanacağımızı şaşırıyoruz. Biri çıkıp hamileyken somon yiyin diyor – sanki ülkede somon yetişiyormuş gibi. Sizin faydalandığınız, güvenilir bilgiler verdiğine inandığınız kaynaklar (internet, gazete, dergi, kitap) var mı?

Aslına bakarsanız sizin siteniz dışında, Prof. Dr. Ahmet Aydın’in http://www.beslenmebulteni.com/ sitesinden başkasına çok fazla güvendiğimi söyleyemem. Her türlü kitap ve dergi okuyabilirim. Fakat şu sıralarda Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın hazırlamaya çalıştığı taş devri diyetiyle ilgili bir kitap var, şimdi onu bekliyorum…
Verdiğiniz değerli bilgiler için çok teşekkür ediyoruz...
http://www.iyibilgi.com/ ÖZEL