doktor ilaç şirketleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doktor ilaç şirketleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2011 Perşembe

Kolesterol yüksekliğini anlama kılavuzu (1. Bölüm)













Gerçekler daha ne kadar gizlenebilir?

Çünkü karaciğerde fazla kolesterol üretimi yoksa

kandaki kolesterol yüksekliği üretimden kaynaklanmayan

partikül birikimine bağlı göreceli bir yükseklikse, ilaç kullanmak ve

karaciğerin kolesterol-steroid üretimini engellemek akla ve mantığa ihanettir.




Günümüz tıp bilimlerinde de kanda kolesterol yüksekliği bulgusu bize göre gerçekte asla anlaşılmamış, bu yüzden kolesterol konusuna yaklaşımda sürekli hatalar yapılmıştır. Çünkü yapılan akademik çalışmalar tek yönlü verilmekte, karşıt görüşler ortaya çıksa da çeşitli şekillerde insanlara duyurulmamakta, kapitalizm ve bireysel çıkarlar bilimin ışığını söndüremese de, geçici bir süre gerçekleri gizleyebilmektedir.


Sizlere söylenen şudur: Kolesterol sorunu kalp krizi yapar, bu bilimsel gerçektir. Kolesterol konusu tartışmaya açık değildir binlerce üniversite, on binlerce akademik yayın, yüz binlerce profesöre göre her şey apaçıktır. Kolesterol konusunda bütün sorunlar günümüzde statinlerle (kolesterol düşüren ilaçlarla) çözülmektedir.

Acaba söyledikleri gibi mi?


Kolesterol yüksekliği sorunu gerçekten çözüldü mü?




************************
Ciddi bir problemi çözmenin ilk gerçekçi yolu problemi ve sorunu bütün yönleri ile anlamaktan geçer. Çünkü anlaşılmayan bir problem, siz ne yaparsanız yapın –çözüldü, bitti deseniz de-, asla çözülmüş sayılmaz.


Bazıları ‘kolesterol yüksekliği ve hastalık ilişkisi bilimsel gerçek’ deyiminin arkasına saklansa da, anlatılan ve gösterilen kolesterol konusu günümüzdeki kolesterol gerçeğini tümüyle yansıtmaz ve eksiktir. Konu anlaşılmadığı içinde yanılgıya düşmek ve hata yapmak kaçınılmazdır. Kolesterol konusunda öncelikli olarak kolesterol kötüdür düşüncesini taşıyanlara bazı paradoksları verelim:


1. Ölüm oranları (mortalite), kolesterol yüksekliği ve yaş dikkate alındığında (1) kolesterolü yüksek olanlar daha şanslıdır, ölüm oranları-kolesterol düzeyleri konusunda hep yanılgıya düşersiniz(2). Yani kolesterol ilacı almakla, kan kolesterolü düşürmekle ömrünüz uzamaz… Yani ‘kolesterol ilacı kullandınız, kolesterolünüz düştü ömrünüz uzadı’ gibi bir yalana artık sizde kanmayın(3).



2. Sağda solda kolesterol yüksekliği ve kalp krizi yapar nutukları atıp kendinizi bireysel olarak nutuklarınızla tatmin ederken, en az %50 bazılarına göre % 75 olan normal kolesterol düzeylerindeki kalp krizi vakalarını görmezden, duymazdan ve hatta hiç söylemezden (?) gelirsiniz(4). Ve normal kolesterol düzeylerinde kalp krizi-kolesterol ilişkisini kuramaz, kendinizce başkaca ve daha zor anlaşılır ‘multi’ nedenler bulur, kendi kendinizi kolesterol konusunda sahtekâr durumuna düşürürsünüz. Kısaca yüksek değil, kolesterolü normal ya da düşük olanlar (daha fazla) kalp krizi geçirmektedir, (ben değil) istatistikler böyle söylüyor! İstenirse şeytanın avukatlığına soyunur, bu bulguyu farklı değerlendirebiliriz. Yani konu kalp krizi ve kardiyoloji ise, kolesterol yüksek olanlar değil,kolesterolü normal olanlar daha büyük risk altında da diyebiliriz! Sizi kolesterol ile korkutmaya çalışan bir doktara sorulacak en gıcık ve acımasız sorulardan biri şudur: “Yani kolesterolü normal olanlar daha çok kalp krizi geçirirmiş değil mi?” dediğinizde, kardiyoloji servisine gidip kalp krizi geçiren hastaların kolesterol değerlerine bakmaya utanacaktır…



3. Hayırlı, iyi, manken gibi, fıstık ve sizlerin 90–60–90 ölçülerinde değerlendirdiğiniz, yüksekliğinin kalp hastalıklarından koruyucu olduğunu söylediğiniz HDL kolesterol yüksekliğinin, aslında hiç de düşündüğünüz gibi olmadığını gösteren (ACCORD vb) araştırmalar ortaya çıkmaya başlayınca neden bu araştırmaların birdenbire durdurulduğu üzerine kafa hiç yormazsınız(5). Ve böylece iyi dediğimiz HDL kolesterol yüksekliğinin şeker hastalığı ve statin ilaçlarıyla ilişkili bağlantıyı küçümsemek zorunda kalır (6), bu durumu ‘ama’ ve ‘fakat’larınızın yanı sıra ‘göreceli risk, mutlak risk’ gibi insanlarca zor anlaşılan kavramlar ve laf cambazlığı ile geçiştirmeye çalışırsınız.



4. Kolesterol molekülünün iyisi kötüsü olmaz, kolesterol molekülü tek bir moleküldür ve evrensel yapısı uzun zamandan bu yana bellidir. İyi veya kötü deyimleri kolesterol molekülüne göre değil, kolesterolün bağlandığı diğer bileşenlerle (apolipoproteinler, yağ asitleri vs) ve kolesterolün yapıldığı organlarla ilgili bir kavramdır. Doktor dostlarımıza bir biyolog olarak anlatamadığımız şudur: Kolesterol molekülüne başka bir molekül ya da moleküller bağlandığında artık o çok farklı bir bileşen olur, ve ortaya çıkan bileşen sadece kolesterol ile değerlendirilemez. Yani suyun içinde, su molekülünün yapısında hidrojen ve oksijen olarak iki farklı bileşen vardır. Suyu sadece hidrojen ya da oksijen moleküllerinden biriyle tanımlayamazsınız! Kandaki iyi ve kötü dedikleri kolesterolün durumu da suyu hidrojen ya da oksijen molekülü ile tanımlamaya benzer, bazı farklı partiküllere bağlı kolesterol molekülleri vardır, fakat bu partikülleri sadece kolesterol üzerinden değerlendirmek tümüyle yanlıştır. Ancak mecbursanız kanda iyi yada kötü partikül tanımlaması yapabilirsiniz, kolesterol tanımlaması değil çünkü kanda partiküller üzerindeki kolesterol miktarı ölçülmektedir! Tek başına, partiküllerden (LDL, HDL vs) bağımsız bir tek kolesterol molekülü dahi kanda dolaşamaz, kanda kolesterol molekülleri tek başına dolaşır diyebilen konuyu hiç bilmiyordur.


5. Bir yandan insanlara sürekli ‘yüksek kolesterol damarları tıkar’ nutukları atarken, aslında damarlarda kolesterolden çok daha fazla kalsiyum birikimi olduğunu (7), damarlarda kalsiyum birikiminin evrensel bir risk olduğunu fakat bunun kandaki kalsiyum veya kalsiyum içeren besinlerle ilişkili olmadığını söylemeyi hep unutmak zorunda kalarak kendi zekânızı kendiniz küçümsemek durumunda kalırsınız (8). Kısaca damarlarınızı tıkayan bir aterom plağının yapısı büyükten küçüğe şu şekildedir: % 50 kalsiyum, % 45 makrofaj ve hücre kalıntıları, % 3 kolesterol, % 2 diğerfarklı bileşenlerdir. Bu tabloya göre kolesterolün damarlarınızı tıkaması imkânsızdır, bu tabloya göre ilk sırada kalsiyum olmalıdır…


6. Karaciğerdeki bir hata veya hatalar nedeniyle (LDLreseptör bozukluğu, apo B bozukluğu vs) ve kanda artan LDL partikülleri nedeniyle yükselen kolesterol değerini düşürmek için, genetik kolesterol yüksekliğinin tek çözümünün ilaç kullanmak (statin) olduğunu düşünmek zorunda kalır ve karaciğer nakli ile de bu hastaların bir daha geri dönmemek üzere iyileştiğini görmezden gelirsiniz. Çünkü genetik kolesterol başta olmak üzere, bütün genetik hastalıklar en az bir hücre, doku ve organla ilişkili olmak durumundadır. Şayet hastalığın ilişkili olduğu organ biliniyorsa, organ değişimiyle genetik hastalıkta son bulur! Yani genetik, ailesel kolesterol yüksekliğinden kurtulmanın yolu, ilaç kullanımından değil karaciğer naklinden geçer, özellikle bebek ve çocuklarda mutlaka denenmeli ve karaciğer nakli yapılmalıdır. Karaciğer nakli ile sağlıklı karaciğer ile kanda kolesterol ve partikül birikimi olmayacağı için kolesterol değerleri de düşer… Genetik kolesterol yüksekliği aşırı kolesterol üretimi değil, kanda aşırı partikül birikimi olayıdır. Aşırı partikül birikimi nedeniyle rastlantısal zorunluluk gereği kolesterol de kanda yüksek çıkar, fakat bu yükseklik hücresel üretimle ilişkili değildir. Genetik kolesterol yüksekliği, sonradan ortaya çıkan kolesterol yüksekliğinin nedenini de açıklamaktadır fakat sadece anlayana ve aklını kullanmasını bilenlere (9)…


7. Kötü dediğimiz LDL kolesterol ile ilgili paradokslarortaya çıkınca, small LDL, small LDL ile paradokslar ortaya çıkınca ultra small LDL üzerinde kafa yorarsınız (10). Fakat İngilizce “small LDL cholesterol’ kelimelerinden ‘small’ kelimesini profluk unvanı gibi kendi kişiliğinizle bir bütün gibi algıladığınız, small kelimesinin üzerinde durmadığınız için, ‘küçük’ düşünmeye başlarsınız ve LDL partiküllerinin neden gittikçe ‘küçükleştiğini’, partikülde hangi moleküllerin eksik olduğunu değil, partikülde eksiklik olabileceğini bile kavrayamazsınız. Dahası bu LDL partiküllerindeki söz konusu küçülmelerin neye yol açtığını biliyor görünseniz de aslında sonuçta sizin mantıksal olarak bağladığınız noktada hiçbir şey bilmiyorsunuzdur! ‘Karmaşık bir cümle oldu’ dediğinizi duyar gibiyim. Açıklamama izin verin: Küçülen partiküller karaciğere geri dönemez, kanda birikir ve zorunlu bir partikül (LDL) yoğunluğu oluşur; kandaki söz konusu partiküllerdeki kolesterol ölçüldüğünde ise ‘siz kolesterolü çok yüksek’ bulursunuz. Kanda biriken partiküller (LDL) nedeniyle kolesterolün yüksek çıkması aslında mantıksal olarak beklenen sonuçlar arasındadır ve bu sonuç partikül artışına göre normaldir fakat nihai sonuçta siz ‘karaciğer fazla kolesterol yapıyor, üretiyor’ gibi kendi uydurduğunuz bir sonuca ulaşmak mantıksızlığın en üst zirvesidir, gerçekliği sıfır olan bir yalana gönül bağlamak bütün var olan mantıksal kurguyu berbat eder. Sapla- saman karmıştırılmıştır. Çünkü bu tabloda yani kanda biriken partiküller nedeniyle kanda kolesterolün yüksek olmasıyla, karaciğer hücrelerin fazla kolesterol üretimi aynı şey değildir! İşte konusunda uzman olduğunu düşünen birçok akademisyenin yanılgısı budur. Anlaşılmayan (özellikle genetik kolesterol yüksekliğinde) kandaki kolesterolün üretim fazlalığı nedeniyle değil, birikim nedeniyle yükseldiğidir. Yani anlayacağınız kolesterol yüksekliğinin gerekçesi kandaki partikül çokluğuna bağlı kolesterol birikimidir, karaciğerin fazla kolesterol yapması söz konusu bile değildir. Burada araştırmacılar tarafından bir kapitalizm saçmalığına da imza atılır: Karaciğer hücreleri fazla kolesterol üretmesin, kanda kolesterol yükselmesin diye insanlara tonlarca statin adı verilen ilaç yutturulur, ilaç hücre içinde kolesterol yapımını engeller çeşitli yan etkiler ortaya çıkar (11) ve karaciğer yetmezliği, katarak, böbrek yetmezliği, cinsel fonksiyon bozukluğu gibi onlarca yan etkileri görmezden gelirsiniz. Çünkü söz konusu statinler fungi adını verdiğimiz mikotik canlıların (mantarların), diğer canlılar için geliştirdiği bir savunma molekülüdür, çabuk ve hızlı hücre öldürür. Söz konusu statin adı verilen moleküller bakterilerde (12) dahil her türlü hücreyi öldürme özelliğine sahiptir, canlılardaki kolesterol dahil bütün steroid sistemi yok ederek yapar bu işi. Memeli canlılarda görülen, kandaki gördüğünüz ‘yüksek kolesterol’ üretim kaynaklı değidir yani kandaki yükseklik hücresel molekül üretimiyle ilişkili bir kolesterol yüksekliği değildir ve statin ilaçları bu nedenle göründüğünden çok daha fazla zararlıdır ve hücre için öldürücüdür. Kısaca karaciğer hücrelerinde üretim kaynaklı bir kolesterol yüksekliği olsaydı, bizim ilaçları (statinleri) eleştirmemiz elbette biraz daha insaflı olabilirdi… Fakat kandaki kolesterol yüksekliği, hücresel üretimle değil kandaki partikül birikimiyle ilişkili; bu nedenle eleştirilerimiz kızgın, acımasız ve keskin olmak zorunda, bunun aksini düşünenler lütfen kendi mantıklarını yeniden gözden geçirsinler ve genetik kolesterol yüksekliği adını verdikleri olguyu yeniden incelesinler: Kolesterol fazla üretim nedeniyle mi artıyor, yoksa partikül birikimleri nedeniyle mi yüksek görünüyor? Bu soruya vereceğiniz cevap konuya bakışınızı etkilemelidir...



İlaç şirketleri ve statinseverler…


Ve hala kendilerine göre çok ciddi, gerçekçi ve hüzünlü bulduğu ‘bir kolesterol türküsü’ söyleyerek yolunuza devam etmeye çalışıyorlar…



Oysa söyledikleri ‘kolesterol türküsü' ciddiyetten ve bilimsel mantıktan çok ama çok uzak...


Kolesterol konusunda şu andaki mantık tek kelimeyle açıklanabilir: Mantıksızlık….


Sizi imkansız ama eğlenceli bir türkünün gerçekliğine inandırmaya çalışır gibi çırpınır dururlar:


“—Manda yuva yapmış söğüt dalına, yavrusunu sinek kapmış, gördün mü?”



— !!!!...









Birinci bölümün sonu (Devam edecek)………..






Mevlüt DURMUŞ


Uzm. Biyolog
01 Eylül 2011







Kaynaklar
1. Dr. John Briffa (2011). TheStatin Stretch: Shifting the Scientific Goalposts (News). http://www.healthiertalk.com/statin-stretch-shifting-scientific-goalposts-4524




2. Ray KK, et al. (2010) Statins and all-causemortality in high-risk primary prevention: a meta-analysis of 11 randomizedcontrolled trials involving 65 229 participants. Arch Intern Med.2010;170(12):1024-1031



3. Chodick G, et al (2010)Statins and all-cause mortality in high-risk primary prevention: a second lookat the results. Arch Intern Med. 2010;170(22):2041-2



4. Statins: They stilldon't work. (News). http://www.healthiertalk.com/statins-they-still-dont-work-3257



5. The ACCORD StudyGroup(2010). Effects of Combination Lipid Therapy in Type 2 Diabetes Mellitus.N Engl J Med. Published at www.nejm.org March 14, 2010(10.1056/NEJMoa1001282)http://content.nejm.org/cgi/content/full/NEJMoa1001282





6. Naveed Sattar et al.(2010). Statins and risk of incident diabetes: a collaborative meta-analysis ofrandomised statin trials. The Lancet, Volume 375, Issue 9716, Pages 735 - 742,27 February 2010 (ABST)







7. http://www.iyilikguzellik.com/artikel.php?artikel_id=141







9. Mevlüt Durmuş (2009). Kolesterolve Akıl Oyunları. Hayy Kitap. İstanbul.



10. Naila Rabbani et al(2011). Glycation of LDL by Methylglyoxal Increases Arterial Atherogenicity APossible Contributor to Increased Risk of Cardiovascular Disease in Diabetes.Published online before print May 26, 2011, doi: 10.2337/db11-0085 Diabetes May26, 2011(http://diabetes.diabetesjournals.org/content/early/2011/05/18/db11-0085.abstract)



11. Joanne Foody (2010).Cohort study: Statin use associated with increased risk of cataract, myopathy,liver dysfunction and acute renal failure with varying numbers needed to harm. EvidBased Med 2010;15:187-188 doi:10.1136/ebm1103. http://ebm.bmj.com/content/15/6/187.full





12. Statins could help to fight infections http://www.telegraph.co.uk/health/healthnews/8728939/Statins-could-help-to-fight-infections.html)

30 Ekim 2007 Salı

Türk, ölümden kork, doktora git, ilaç iç, ameliyat ol!


Türk, ölümden kork, doktora git, ilaç iç, ameliyat ol!


Türk, ölümden kork, doktora git, ilaç iç, ameliyat ol!
ABD’deki bir reklâm kampanyasında, morgda bir cesedin üzerine “kolesterol ölçümü bunu önleyebilirdi” yazmıştı. Bu korku zehrini içmeden önce, gerçekten korkup korkmamak gerektiğini Uzman Biyolog Mevlüt Durmuş’a sorduk. iyibilgi özel

Arzu Aygen'in röportajı
Modern tıp denen “ekonomik sektör” hızla büyüyor. İnsanların insan veya hasta olmaktan çıkıp, para getirecek “mallar” gibi görülmeye başlandığı bu sektör, büyürken giderek ahlaksızlaşıyor. İlaç reklâmı yapmanın yasak olduğu bir ülkede, bilinçlendirme kampanyası adıyla hastalıkların (dolayısıyla doktor muayeneleri, ilaç ve ameliyatların) reklâmı yapılabiliyor. Televizyonda hemen her kanalda yayınlanan, muhtemelen trilyonlara varan bir bütçeye mal olmuş bu reklâmın bütün masraflarını Pfizer karşılıyor, hem de reklâmdaki ifadeleriyle “koşulsuz” olarak. Para almadan günahını bile vermeyecek bu şirket bir işe trilyonlarını neden yatırsın ki? Herhalde “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” diye düşünmüş olmalı. Belki, Pfizer’in bize gösterdiği “kork, doktora git, ilaç iç, ameliyat ol” yolunun sonu Pfizer’in yüksek paralara sattığı ilaçlara çıkacaktır. Belki, bu yolun, ille de Pfizer ilacına çıkması, rakiplerin saf dışı bırakılması için, Dubai’deki beş yıldızlı otellerde kardiyoloji doktorlarına “eğitim” verilmiştir bile. Belki, ilacın okul birincisi, Boğaziçi-ODTÜ mezunu, Amerika mastır’lı, iyi eğitim bulmuş ama vicdanını kaybetmiş, çok para kazanan ürün müdürleri satış hedeflerini tutturabilmek için bütün Türkiye’ye ilaç satmaları gerektiğini düşünüyorlardır. Belki Pfizer’in ABD’deki genel merkezi az gelişmiş ülkelerde büyük bir potansiyel görmüş, “pazarı genişletmeye” karar vermiştir? Belki Sağlık Bakanlığı’nın son derece isabetli bir kararla reçetelere sadece etken madde ismi yazılması (ilaç markası –adı yazılmaması) yolundaki adımlarına karşılık hasta ve doktorları bu şekilde etkilemek istiyordur.

Neyse, bütün bu varsayımları bir kenara bırakalım. Gerçekten korkmaya gerek olup olmadığını Uzman Biyolog Mevlüt Durmuş’a sorduk. Mevlüt Durmuş, “Çarmıha Gerilen Molekül: Kolesterol” ve “Kolesteroldeki Kaos” kitaplarının yazarı.

Sanki bir komploya kurban gidiyoruz. Her yere yeni hastaneler yapılıyor. Yeni hastalıklar icat ediliyor, devamlı yeni ilaçlar piyasaya sürülüyor. Hastalığa büyük bir yatırım yapılıyor. Birileri bizi hasta etmek mi istiyor, diye düşünüyor insan…
Üzülerek size, düşüncelerinizde yalnız olmadığınızı söylemek zorundayım. ‘Satılık hastalıklar’ deyimi artık halk arasında her gün kullanılır oldu, bu bilim adına gerçekten üzücü ve son derece yıkıcı… Sizin sözünü ettiğiniz sağlık etiğinin kapitalizm ve kazançla ilgili boyutu son derece can sıkıcı bir durum. Hipokrat insanları tedavi ederken önce para kazan demedi. “Primum nihil nocere” (önce zarar verme) demişti ve bugünkü tıp uygulamalarında Hipokrat’ın bu sözü göz ardı edilmeye başladı. Düşünebiliyor musunuz Afrikalı çocuklar üzerinde, çeşitli aşıların denendiği Nijerya’daki durumu... Söz konusu şirket karşılıksız, binlerce YTL harcayacak ve Türk televizyonlarına reklâm verecek… Burada iki amaç var; birinciyi zaten şu an konuşuyoruz fakat ikinciyi gözden kaçırmayalım: Söz konusu olay bir anlamda TELEVİZYONLARA verilen rüşvet anlamına da gelir... Reklâm alan televizyonlar artık bu konuyla ilgili, kolesterol düzeyinin tartışmalı konularında yayın ve haber yapamayacaklar, yaparlarsa reklâm gelirleri azalacak... Keşke söz konusu şirketler, reklâm sponsorluğu yerine Afrikalı çocuklara sıtma ilacı gönderselerdi… Biliyorsunuz her 30 saniyede bir çocuk ilaç bulamadığı için sıtmadan ölüyor… Çünkü sıtma ilacının kar marjı son derece düşük, bu nedenle sınırlı olarak üretiliyor. Yani hasta çok ama ilaç yok…

Pfizer 2003 yılında ABD’de yayınlanan bir reklâmında morgdaki bir cesedin üzerine “kolesterol ölçümü bunu önleyebilirdi” yazmıştı. Hatta Dünya Sağlık Örgütü (WHO) bu reklâmı kınayan ciddi bir yazı yayınladı. Bizim ülkedeki senaryo, morgda geçmiyor ama milletçe ne kadar çok ağladığımız ve hislendiğimiz hesaba katılarak “Babam ve Oğlum” filminden esinlenmişe benziyor. Bizi hislendirip korkutarak ne yapmaya çalışıyor bunlar?

İnsani korkuları kullanarak çeşitli şekillerde kazanç sağlamak, gerçekten ne bilim etiğine ne de tıp etiğine uyabilir. Fakat söz konusu ‘yüksek kolesterol‘ ile ilişkilendirilmiş söylemler gerçekten bilimsel olsaydı reklâmı bu kadar yoğun bir şekilde yapılır mıydı? Elbette hayır… İnsanlar bir şekilde artık bazı şeyleri sormaya ve sorgulamaya başladı. Sanırım kolesterol düşürücü ilaç (statin) pazarında, Türkiye biraz uyanmaya başladı, hastalar artık soru soruyorlar. Biz biraz duygusal bir milletiz burası gerçekten doğru… Sevgiyi de nefreti de anlaşılmaz bir coşkuyla yaşarız. Reklâm filmi duygularımızı uyandırmaya çalışsa da bir şeyi eksik bırakmışlar... Bizim gerçekten ‘âlim’ olan insan sayımız istenen seviyede olmasa da, ‘arif’ olan insan sayımız oldukça fazladır.

Bildiğim kadarıyla Türkiye’de ilaç reklâmı yapılması yasak. Peki, hastalık reklâmı yapmak serbest mi? Daha önce de çarşaf çarşaf lenf kanseri reklâmı yapılmış; terleyen ve uykusuzluk çeken herkes hastanelere davet edilmişti.

Bildiğim kadarıyla hem ilaç hem de hastalık reklâmı yapılamaz. Fakat bu duruma yakında Sağlık Bakanlığı’nın el koyacağını ve bazı konuları netleştireceğini tahmin ediyorum. Ben kendi adıma RTÜK’e hemen şikâyette bulundum.

Tekrar ahlaksız korku filmine dönersek… Şişmansak, sigara içiyorsak, hareketsizsek, yüksek kolesterolümüz, yüksek tansiyonumuz varsa “en yakında ölecekler” listesine giriyormuşuz. Onu Allah bilir, diyerek ilk cevabımızı veriyoruz belki ama içimizi de bir korku kaplıyor. Kardiyovasküler risk hesaplaması, yüksek risk grubu ne demektir mesela? Bazı ölçüm ve sayılara bakarak ölme ihtimalimiz mi hesaplanmış oluyor? Gerçekten korkmalı mıyız?

Hayır hiç korkmanıza gerek yok… Yapılan ve duygusal bir atmosferde dillendirilen düşüncelerin benim açımdan bilim felsefesi temelinde geçerliliği tamamıyla sıfır. Mutlaka bunu yapmak, risk faktörlerini hesaplattırmak isteyenleri elbette durduramam. Fakat köşe başında bekleyen sıradan bir falcının size bu konuda daha fazla şeyler söyleyebileceğine hiç çekinmeden bahse girerim. Yaptığınız işi, kaç yaşında olduğunuzu, yediğiniz yemekleri, karınızı, çocuğunuzu, stres ve sıkıntınızı falcıya söyleyin yeter! Yapılan iş biraz modern, biraz bilimsel görünse de inanın falcılıktan farklı değildir. Bilimin işi reel olayları çözümlemektir, geleceğe ait yorum yapmak başkalarının falcıların işidir.

Korkmamız gerekiyorsa nelerden korkmalıyız?

Her şeyden önce bir biyolog olarak, bazı doktorlardan farklı düşündüğümü belirterek konuşmamızı sürdürelim istiyorum. Sağlık ve sağlık alanında çalışan hekimler gerçekte bence manevi anlamda çok kutsal bir görev yapıyorlar. Bu nedenle onuruyla çalışanlar lütfen bu konuların tartışılmasından rahatsız olmasın... Fakat yapılan işin kutsallığı ve güzelliği son zamanlarda oldukça fazla zedelendi. Hatırlayın ‘primum nihil nocere’ (önce zarar verme) diye yola çıkmıştı Hipokrat… Bunu bilerek ve isteyerek söylemişti çünkü Hipokrat biliyordu ki; organizma dinamikleri, biyokimyası, fizyolojisi son derece karmaşık sistem ve dinamiklere göre varlığını devam ettirir. Bu dinamikleri tam olarak kavrayabildiğiniz zaman, insan sağlık sistemine müdahale etme hakkını elde edersiniz. Bilemediğiniz ve bilimselleşmemiş, matematiksel temellere dayanmayan yöntemler, teoriler tıp biliminin içeriğine sızmış durumdalar. Hatırlayın M.Ö. yüzyıllarda akıl hastalıklarına ait hiçbir şey açıklanamıyor ve zamanın hekimlerince kavranamıyordu. Bu nedenle akıl hastalığı olduğu düşünülen kişilerin kafatasına bir delik açmanın (trepanasyon) söz konusu hastalığı geçireceği inancı anlaşılmaz bir şekilde devam etti. Yani 17. yüzyıla kadar insanlar ve tıp adamları akıl hastalıkları tedavisinde kafataslarına delik açıp durdular. İşin üzücü tarafı bir milenyum (1000) yıl boyunca bu olguyu hiç kimse sorgulamadı…
Korkmamız gerekiyorsa nelerden korkmalıyız diye sormuştunuz sanırım. Farklı konulara tekrar girebiliriz, fakat ben kendi adıma sorgulanmayan, sorgulanması engellenen, maskelenmeye çalışılan olaylardan, sorgulamayan araştırmacılardan ve son olarak sorgulamayan toplumdan korkarım. İnsan doğası gereği sorgulamak, soru sormak zorundadır.

Sağlık sisteminin geldiği nokta birçok doktor, uzman ve gazeteci tarafından ağır eleştirilere maruz kalıyor. Örneğin Prof. Nortin Hadler "The Last Well Person: How to Stay Well Despite the Health-Care System- Son Sağlıklı İnsan: Sağlık Sistemine Rağmen Nasıl Sağlıklı Kalınır" isimli kitabında çoğu by-pass ameliyatının gereksiz yere –sadece para kazanmak için- yapıldığını söylüyor. 62 yaşında olmasına rağmen kolesterolünü ölçtürmüyor ve bunun gereksiz olduğunu söylüyor. Gerçekten de bu sistem nereye doğru gidiyor?

Bu sistemin çok iyiye gittiğini maalesef söyleyemiyorum. Az ya da çok hepimiz bir şekilde bu durumdan etkilenmekten kurtulamıyoruz. Öyle sanıyorum ki, var olmanın ve yaşamın mutluluğunu tam olarak özümseyemediğimiz için, bir şekilde sahip olma duygumuzu harekete geçiriyoruz, Eric Fromm da ‘haben und sein’da aynı şeyi ifade eder. Fakat bireysel olarak sahip olma güdümüzün sonu yok…
Modern yüzyılda tıp ve sağlık alanının muhteşem bir gelir kaynağı olduğu 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıktı. İlaç şirketlerini ve silah fabrikalarını dikkatle inceleyecek olanlar, bu şirketler arasındaki bağı da görecektir. İlaçların çoğu günümüzde hastalık tedavi etmiyor, sadece hastalık belirtilerini ortadan kaldırıyor. Günümüz tıp anlayışına isyan eden Nortin Hadler, Uffe Ravnskov dışında birçok araştırmacı var. Fakat onların da pek dikkate alındığını söyleyemem. Çünkü artık bilimsel düşünceler veya fikirlerin kendileri değil, kazanç olarak getirisi ön plana taşınmış durumda…
Bir de hastalık dernekleri var. Bu reklâmın üzerinden gidersek, Türk Kardiyoloji Derneği Pfizer’in kötü emellerine alet olmuş sayılmaz mı? Biz bu dernekleri “her kuşun eti yenmez” diyecek mert kuruluşlar zannediyorduk

Bu tip dernekler yurtdışında da var. Fakat Türkiye’de olduğu gibi çalışmıyorlar. Elbette katılımcılarından ve üyelerinden küçük bir bağış alıyorlar. Fakat söz konusu birikimleri konuyla ilgili araştırma ve çalışmalar için kullanıyorlar. Bizim derneklerin nasıl çalıştıklarını henüz kavrayamadığımı söylersem, hele reklâmlara çıkmalarını anlayamadığımı söylersem umarım kırılmazlar.

Sizce bu kolesterol tartışmasını bitirmenin bir deneysel yolu yok mu? Bu tartışma herhangi bir şekilde bitirilemez mi?

Bu konuyu son kitabımda yazdım fakat ilk defa iyibilgi aracılığı ile de söyleyelim. Benim açımdan matematiksel denklemler ortaya çıkınca 2003 yılında bu tartışma çoktan bitti… Fakat görmesi gerekenler bir türlü zahmet edip de görmek istemiyor... Benim elde ettiğim sonuçlar son derece olumlu sonuçlardı. Tartışma sadece bir şekilde bitebilir: Meraklı bir araştırmacı ‘total partikül tranferi’ni gerçekleştirdiği anda tartışma biter.
Tıpkı kan naklinde olduğu gibi partikülleri küçük ve sağlıksız olan insanlara, sağlıklı lipoprotein transferi son derece kolayca gerçekleştirilir. Herhangi bir risk söz konusu değil, çünkü zaten kan transferi günümüzde yapılıyor. Fakat yapılacak ‘sağlıklı lipoprotein transferi’ni yapabilmek için, kolesterol düzeyinin yüksekliğine ya da düşüklüğüne bakarak karar verilemez. Bunu yapabilmek için mutlaka kardiyologların ‘total lipoprotein partikül hipotezini’ bilmeleri ve incelemeleri gerekecek. Tek parametredeki kolesterol yüksekliğinin, partikül bazında geçersiz ve göreceli olduğu görülecek.
Kısacası ben sizin tek parametredeki kolesterol düzeyini, partikül transferiyle düşürebilir ya da yükseltebilirim. Fakat bu ilaç şirketleri ve modern bilimdeki kolesterol masalının sonu olur. Bu konudan çıkar sağlayan dernekler ve kardiyologların işi biter, bazı kolesterolsüz beslenmeyle ilgili yatırım yapan şirketler zor durumda kalır. Küçük çapta bir kriz olabilir. Bu nedenle bence, uzun bir süre hipotezi denemek isteyenler dahi, engellerle karşılaşacaklardır…
Bence bu tartışmayı yine yaşlı, yaşlanmaktan korkan çok zengin bir iş adamı bitirecek, uzmanları çağırıp ücretlerini verecek ve kendisine ‘sağlıklı lipoprotein partikülü transferi’ yapılmasını isteyecek, böylece bazılarının çok sevdiği kolesterol masalı, statin ilaçları da bitecek…
Hepimiz sağlıklı yaşamak istiyoruz. Özellikle kalp-damar sağlığımız için ne yapmamızı tavsiye edersiniz?

Özellikle, sizlerden ricam tek parametrelik kolesterol veya trigliserit diye bir şeyin kanda fiziksel ve reel olarak olmadığını unutmamanız olacak. Çünkü kanda daha önce de değindiğimiz gibi, lipit taşıyan değişik partiküller (HDL, LDL, VLDL vs) var. Biz söz konusu partiküllerin sadece kolesterol ve lipit kısımları üzerinde tartışıyoruz, fakat gerçekte bunlar birbirinden ayrılamazlar ve kardiyologlar bunu biliyor. Ve yaşlandığımız sürece söz konusu partiküllerimizde kolesterol ve değişik lipitler, partikül bazında azalıyor, partiküller kolesterol düzeyiniz ne olursa olsun sürekli küçülme eğiliminde...
Bu nedenle benim düşünceme göre, yaşla birlikte çeşitli türdeki lipitlere ve kolesterole ihtiyaç var. Hiç çekinmeden ceviz, fındık, badem gibi çeşitli yağ asitleri ve bitkisel steroid içeren besinlerden faydalansınlar. Yağlar ve yağlı beslenmeden korkmasınlar… Sadece beyaz undan yapılan yiyeceklerden belli bir yaştan sonra uzak kalmalarını tavsiye ederim.

Birileri bizim kafamızı fena halde karıştırıyor. Her gazetede farklı bilgiler var, neye inanacağımızı şaşırıyoruz. Biri çıkıp hamileyken somon yiyin diyor – sanki ülkede somon yetişiyormuş gibi. Sizin faydalandığınız, güvenilir bilgiler verdiğine inandığınız kaynaklar (internet, gazete, dergi, kitap) var mı?

Aslına bakarsanız sizin siteniz dışında, Prof. Dr. Ahmet Aydın’in http://www.beslenmebulteni.com/ sitesinden başkasına çok fazla güvendiğimi söyleyemem. Her türlü kitap ve dergi okuyabilirim. Fakat şu sıralarda Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın hazırlamaya çalıştığı taş devri diyetiyle ilgili bir kitap var, şimdi onu bekliyorum…
Verdiğiniz değerli bilgiler için çok teşekkür ediyoruz...
http://www.iyibilgi.com/ ÖZEL