13 Haziran 2008 Cuma

YÜKSEK KOLESTEROL VE GENETİK ÜZERİNDEKİ ŞÜPHELER (3.BÖLÜM)



YÜKSEK KOLESTEROL VE GENETİK ÜZERİNDEKİ ŞÜPHELER (3.BÖLÜM)


Lipoprotein partikülleri temelinde
partikül bazında yüksek kolesterol
diye bir olgu var mı?....
Kandaki göreceli bir yükseklik, partiküller temelinde
genetik açıdan nasıl fazla üretim olarak tanımlabilir, böyle bir bilim anlayışı olabilir mi?....
Mevlüt Durmuş





Genetik kolesterol yüksekliği (hiperkolesterolemi) ile bağlantı kuracağız fakat önce bazı temel genetik konularını biraz incelememiz gerekiyor.

Genetik son ürünlerin (protein, enzim, hormon, yağ asitleri, kolesterol, lipoprotein, glikoprotein vb) yapımında ortaya çıkan eksiklik, hata veya yetersizlikler organizma için son derece büyük bir risk oluşturur. Söz konusu genler yoluyla oluşturulan protein ve enzimler organizma metabolizması içinde ya doğrudan kullanılır yada farklı karmaşık biyokimyasalların (hormon, yağ asitleri, kolesterol) yapım ve yıkımı için faaliyet gösterirler. Bizce tıp bilimlerinin ilerlemesinde ortaya çıkan gen ürünlerinin incelenmesi, genlerin kendisinden çok daha fazla önem taşıyor. Hatta yurt dışında gen ürünleri ve ortaya çıkan ürünlerin organizma fonksiyonları araştıran bilim dalı (proteomik) büyük ilgiyle izleniyor ve geleceğin bilimi olarak görülüyor.

Çünkü bir genin sadece bir protein ya da enzimle ilişkisi olduğu (bir gen bir enzim) teorisi aslında genom projesi ile birlikte yıkılmış durumda….Hesap oldukça basit. Değişik kaynaklardaki duyumlar insandaki gen sayısının düşünüldüğü kadar çok olmadığını gösteriyor. İnsandaki gen sayısı 25- 30 bin sayısı ile sınırlanmış durumda, oysa insan organizmasındaki tahmin edilen protein-enzim sayısı minimum 300 bin civarında. Bu durum organizmadaki her şeyi GEN ve GENETİK olarak açıklamaya çalışan araştırmacıları ister istemez biraz üzüyor. Çünkü bir gen bir enzim teorisine göre insanda en fazla 30 bin gene bağlı olarak, 30 bin kadar protein-enzim olması gerekiyor, fakat bu sayı insan organizmasının dinamiklerini karşılayacak yeterlilikte değil…

Bu durum zorunlu olarak farklı düşünceler ortaya çıkarıyor.

Birincisi bir genin birden fazla fonksiyonu olabilir mi sorusuna verilecek cevapta gizli ki, bunun cevabını genetik bilimcileri ‘evet’ olarak veriyor: Yani bir genin, birden fazla fonksiyonu olabilir, genetikçiler artık bunu tartışmıyor bile[1]

İkinci olarak organizmamızda var olan, fakat genlerimizde olmayan biyokimyasalları bilim dünyası unutmuş durumda: Çünkü sayılan değil, tahmin edilen insanda varolması gereken protein-enzim sayısına bunlar da dahil edilmek zorunda…Yani ‘genleri anabolik (yapım) olarak bizde olmayan ürünlere ihtiyacımız yoktur, genleri tümüyle fonksiyonel olarak denetlemek ve kullanmak insan organizmasının bütün ihtiyaçlarını (ya da hastalıklarını) çözer’ iddiası genetik biliminin geleceği açısından sakıncalıdır. Örneğin linoleik asit ve alfa-linolenik asit üreten genleriniz sizde yoktur, fakat kendileri organizma içinde her zaman bir şekilde varolmalıdır. Yani insana ait bütün genleri hücre içinde tanıyor olmanız, genetik son ürünleri ve fonksiyonlarını bilmiyorsanız size çok fazlaca bir şey kazandırmaz. Bu nedenle yeni oluşturulmaya çalışılan proteomik bilimi son derece önemlidir. Daha önce açıklamaya çalıştığımız şeker hastalığı- insülin ilişkisi aslında söz konusu bilimin gelecekteki değerini açıklayan en iyi örneklerden biridir. Son ürün organizma fonksiyonları için gerçek hedeftir, son ürünleri nerede, hangi aşamada metabolizmaya dahil edeceğinizi biliyorsanız, tıp bilimi açısından bir çok genetik hastalığa da çözüm bulmak mümkün olacaktır.

Şimdi konumuz olan kolesterole dönebiliriz. Ailesel kolesterol yüksekliği ile ilişkilendirilen bir çok genetik etkili hatalar ve mutasyonlar (apo B-100, LDL reseptörleri, proprotein convertase subtilisin kexin 9 (PCSK9) gibi) bir şekilde kanda lipoproteinlerin katabolizmasında yani yıkımında sorunu işaret ediyor, sıkça söylendiği gibi sadece kolesterol değil aynı zamanda BİRİM ALANDAKİ PARTİKÜL sayısı ARTIŞINI mantıksal olarak gösteriyordu. Bu nedenle kandan LDL partiküllerini uzaklaştıracak[2] sistemler (LDL aferez) üzerinde çalışmalar yoğunlaştı ve yöntemler geliştirildi[3]. Çünkü birim alanda yoğunlaşan partiküllerin kandan uzaklaştırılması tek parametrede kolesterolünde geçici olarak (1-2 hafta) düşmesini sağlıyor, fakat sonra yine eski yüksek düzeylerine ulaşıyordu. Aferez yöntemi, yani plazmadan LDL partiküllerinin uzaklaştırılması, hem LDL partiküllerinin hem de kolesterol düzeyinin düştüğünü gösteriyor. Yani tek parametrede kolesterol miktarı düşürmek için, birim alanda partikül sayısını da mutlaka bir şekilde azaltmalıyım. Kolesterolün düşmesi için başka bir yol yok!..

Burada ilginç bir kaç sorunun mutlaka sorulması gerekiyor.

İlk soru şu:Kolesterol düşürücü ilaç olarak kullanılan statinler, partiküller üzerinde taşınan kolesterol miktarını mı azaltıyor yoksa karaciğerden lipoprotein partikül salınmasını mı engelliyor? Bu soruya hiç bir kardiyoloğun cevap vermek isteyeceğini sanmıyorum çünkü, hangi cevabı verirseniz verin kolesterol düşürücü olarak kullanılan, statin tedavisiyle yapılan işin mantıksal tutarsızlığını göreceksiniz.

Şayet genetik yüksek kolesterol olgusu, genlerin gösterdiği gibi lipoprotein metabolizmasının katabolik (yıkımla ilgili) yönlü bir sorunuysa, bu sorunu asla yapımı (anabolizmayı) durdurarak çözemezsiniz, bu boş bir çabadır!..Böyle bir durumda hem anabolizma, hem de katabolizma aynı anda zarar görür ve organizma için daha yıkıcı sonuçları ortaya çıkar. Konunun uzmanları söz konusu ilacın etki mekanizması üzerinde yeniden düşünmek durumundadır. Şayet statin ilaçları partikül salınımını engelliyorsa ki, engelliyor, acaba bunu hangi mekanizma ile gerçekleştiriyor? Örneğin statin ilaçları karaciğer hücrelerini öldürüyor ve karaciğer hücreleri lipoprotein salgılamadığı için kolesterol düzeyi düşüyor olmasın!...Söz konusu ilacın hücre içinde kolesterol sentezini (yapımını) durdurduğunu elbette biliyorum, fakat kolesterol molekülleri olmayan veya az olan bir lipoprotein partikülü plazmaya salınabilir mi, söz konusu eksik bileşenli lipoprotein partikülü plazmaya salınırsa ne sizce ne olur?

Lipoprotein metabolizmasında hem anabolik (yapımla ilgili) hem de katabolik bir sorunla ilgili hatalar var mıydı?

Evet vardı!..
Fakat bunu çoğu bilim adamı ve araştırmacı farkında olmadan gözden kaçırdı.

Kanda birim alanda partikül artışını işaret eden çalışmalar bitmiyor, her gün bir yenisi çıkıyordu. Kanda aşırı miktarda partikül birikimine bağlı olarak ortaya çıkan tek parametrelik kolesterol yüksekliğine oldukça farklı bir yaklaşım 1980 yıllarında netlik kazanmaya başladı. Bazı araştırmacılar özellikle LDL (düşük dansiteli) tipi lipoproteinlerde küçülmeler gözlemlediler[4], yani kan plazmasında dolaşan lipoproteinlerden bazıları normal partikül yapısından çok daha küçük boyutlardaydı…

Küçük partiküllerin (small LDL ) kan plazmasında birim alanda çokluğu da, tıpkı genetik defekt ve mutasyonlarda olduğu gibi (hiperkolesterolemi) yüksek kolesterol yani hiperkolesterolemi ile ilişkiliydi. Küçük (small) LDL partikülleri reseptörlerce tanınmıyor ve metabolize edilemiyor, kanda birikiyor ve tek parametrede baktığınızda kolesterol düzeyini ister istemez yüksek buluyordunuz. Dolaylı olarak bu durumda kalp hastalıklarını da ilişkilendirmekte hiçbir zorluk çekmiyordunuz[5].

‘Genetik’ faktörler, küçük LDL (small LDL) ve başkaca faktörlerle (CETP, LPL gibi genetik defektler) gerçekleşmiş olsa da lipoprotein metabolizmasında sorun aynıydı. Hatta partikül küçülmesi genetik faktörlere bağlayan araştırmacılar[6] bile çoğalmıştı. Yani ortalama bir lipoprotein partiküldeki bileşenler ya metabolizma faaliyetleri sırasında kaybolmuş, ya da kan plazmasına salınmadan önce lipoproteinler eksik bileşenleriyle kana salınmıştı.
Sonuç olarak plazmadaki lipoproteinler katabolize olmuyor, kanda birikmek zorunda kalıyordu. Fakat küçülen partiküller açısından sorun biraz farklıydı, anabolik (yapımla ilgili) bir sorun nedeniyle partiküller katabolize olamıyordu… Doğal olarak sizde tek parametrede lipit çeşitlerine baktığınızda, kullanılmayan partiküllerin çokluğuna bağlı olarak her zaman olduğu gibi total kolesterol, trigliserit gibi değerleri (her zaman olmasa da çoğunlukla) yüksek buluyordunuz.

Fakat muhteşem bir paradoks, araştırmacıların gözü önünde duruyor ve çözülmeyi bekliyordu. Çünkü fiziksel olarak küçük partiküllerin (LDL) çokluğunda, tek parametrelik bazı değerler de (kolesterol) yüksek bulunuyor[7], fakat normal (LDL) partikül yapılarında söz konusu (kolesterol düzeyi) değerler normal düzeye iniyordu: Yani tek parametrede kolesterol düzeyi yükseklik içeriyorsa, partiküllerin fiziksel yapısı mutlaka küçülüyordu… Partikül çapı küçüldükçe, tek parametrede kolesterol düzeyi artıyordu...

Sorun şu; şayet tek parametrelik kolesterol yüksekliğini ortadan kaldırmak, LDL reseptörlerimi doğru dürüst çalıştırmak istiyorsam, mutlaka küçülen partikül yapısını normalleştirmem yani büyültebilmem gerekiyor.

Peki küçülmüş bir partikül nasıl normal haline geri dönebilir?
Bu sorunun cevabı var olan görüşlere son derece aykırı fakat son derece basitti. Kandaki lipoprotein partikül bileşenlerini tam olarak biliyorsam, eksik olan bileşeni yani yağ asitleri (trigliserit) yada kolesterol (steroid) alırım, şayet lipoprotein metabolizmasına ait genlerimde (gerçek) bir genetik defekt ya da mutasyon yoksa, yeni üretilen partiküllerim küçük olmaz, hatta küçülmüş partiküllerim bile normal hale gelebilir. Dolayısıyla bir çok kardiyologun risk kabul edip uğraşmış olduğu tek parametrelik kolesterol yada trigliserit gibi yükseklikten ben de kurtulmuş olurum. Özetle tek parametrede trigliserit düzeyim yüksekse bazı yağ asitleri -organizma ihtiyacına göre yağ asitleri değişebilir- alırım.

Peki tek parametrede kolesterolüm yüksekse ne mi yaparım? Elbette kolesterol yada farklı steroidler alırım tek parametrede kolesterol düzeyim de düşer. Umarım şimdi önceki bölümlerde değinmiş olduğumuz, tek parametrede yüksek trigliserit düzeyine sahip Lorenzo’nun çeşitli yağ asitleri (trigliserit) alarak, kandaki trigliserit düzeyini nasıl düşürdüğünü ve durumunun iyileştiğini kavramışsınızdır. Ya da neden çeşitli bitkisel steroidler alındığında tek parametrede kolesterol düzeyinin, hangi mekanizma ile azaldığı daha net ortaya çıkmıştır.

İşte bu nedenle tek parametredeki kolesterol ya da trigliserit düzeylerini ilaçlı tedavi yöntemleriyle düşürmek tıp bilimleri açısından son derece saçma, ilerleyen yıllarda tıp tarihine geçecek yüzyılın yanılgısıdır. Bu nedenle tek parametredeki kolesterol ya da trigliserit gibi yükseklikler insanlar için koruyucudur. Bu nedenle bazı gerçeği fark eden bilim adamları ısrarla kolesterol düşürücü ilaçlara karşıdır. Ve bu nedenle kolesterol düzeyi yüksek olan yaşlı insanlar, kolesterolü düşük olanlara göre biraz daha şanslıdır.

Daha da önemlisi bilim adamları, bütün bu karmaşa içinde çok önemli bir kaç noktayı sorgulamayı unuttular. Sebep ne olursa olsun lipoprotein metabolizması aksadığında, kandaki lipoprotein partikülleri organizma içerisindeki kendilerine ait görevlerini tam olarak yerine getiremez. Partikül yoğunluğuna bağlı olarak ortaya çıkan tek parametredeki (total kolesterol, trigliserit) yüksekliğe rağmen, organizmanın değişik doku ve hücrelerinin ihtiyaç duyduğu lipit ihtiyacı hiçbir zaman karşılanamaz!.. Yani kimsenin dikkatini çekmese de ‘denizin ortasında susuz kalmış, susuzluktan ölen hücrelerimiz’ vardı.

Kanda lipoprotein partiküllerini oluşturan bazı bileşenler tek parametrede yüksek görünse de, hücrelerin yağ asitleri ve (temel steroidler) kolesterol gibi ihtiyaçları karşılanamıyor, organizma zayıf düşüyor ve yaşlanma hızlanıyordu[8]…Araştırmacılar partiküllerin çeşitli genetik faktörler (LPL, CETP gibi) aracılığı ile küçüldüğünü iddia ediyorlar (small LDL) fakat küçülme sırasında ortaya çıkan eksik bileşenleri, partikül küçülmesini önlemek adına insanlara vermeyi düşünmüyorlardı...

Halbuki bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de Prof. Dr. Ahmet Aydın gibi bazı cesaretli araştırmacı ve bilim adamları ısrarla yağ içeren besinlerin, tek parametrede yükseklik oluşturmadığını yıllardır zaten söylüyorlar; tereyağı, fındık, fıstık, yumurta gibi besinlerin alınmasını ısrarla öneriyorlardı.

Çünkü, sonuçta lipoprotein partiküllerinde ortaya çıkan küçülmeler dikkatle (LDL) incelendiğinde, daha önce incelediğimiz genetik faktörlerden farklı olarak sorunun lipoprotein bileşenlerinin yapımından kaynaklanabileceği (anabolik sorun) sonucu ortaya çıkıyordu. Ve partiküller hangi nedenle (genetik ya da besin eksikliği) küçülürlerse küçülsünler, sonuçta metabolize olmuyorlar kanda tek parametrede yüksek olsa da, partikül temelinde lipoproteini oluşturan lipit bileşenleri (kolesterol, yağ asitleri, fosfolipit vs) eksik kalıyordu[9]. Daha da önemlisi bu metabolik sorunlar nedeniyle organizmanın lipit (yağ asitleri, kolesterol vs) ihtiyacı giderilemiyordu...

Genetik açıdan bilimsel paradokslar ise yeni başlıyordu. Genetik olduğu iddia edilen tek parametredeki kolesterol yüksekliğini, ya da trigliserit yüksekliğini çeşitli bitkisel steroidlerler veya çeşitli yağ asitleriyle nasıl düzeltebiliyorum? Asıl şaşırtıcı olan bu...
Küçük ve küçülen lipoprotein partikülleri temelinde, genetik sorun yağ asitleri üretiminde ya da temel steroid üretimindeki (kolesterol) hatalar olamaz mıydı?...

Genetik kolesterol yüksekliğine neden olduğu iddia edilen genlerin başka bilinmeyen ikincil fonksiyonları var mı?

Organizma açısından son ürün önemli ise, gerçekten genetik son ürünümüz (steroid-yağ asidi) literatür[10] dolusu yüksek kolesterole neden olan gen hatalarını, mutasyonlarını düzeltti mi?

İddialara göre yüksek kolesterol üretmeye odaklanmış genlerimi, bitkisel steroidler veya çeşitli yağ asitleri neden ve nasıl durduruyor?

Yoksa lipoprotein partiküllerinde bulunan eksik bileşenler (yağ asitleri-kolesterol vs) nedeniyle, lipoprotein metabolizmasıyla ilgili bazı genlerim zorunlu geçici bir modifikasyona mı uğradı?

Sizce hangisi!?....

Mevlüt Durmuş
Biyolog


Kaynak ve Dipnotlar

[1] Mevlüt Durmuş (2005). Kayıp Felsefe Genleri. Platin Yayıncılık. Ankara.
[2] Cyrille Maugeais et al (2001). Effect of Low-Density Lipoprotein Apheresis on Kinetics of Apolipoprotein B in Heterozygous Familial Hypercholesterolemia. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism Vol. 86, No. 4 1679-1686.
[3] Bu yöntemin sakıncaları ve konu hakkındaki görüşlerimiz ayrı bir başlıkta incelenecektir, şimdilik LDL partiküllerin azaldığı orandan daha fazla HDL partiküllerini de azalttığını söyleyelim.
[4] Krauss RM, Burke DJ.(1982) Identification of multiple subclasses of plasma low density lipoproteins in normal humans. J Lipid Res. 1982; 23: 97–104
[5] Benoit J. Arsenault et al (2007). Cholesterol levels in small LDL particles predict the risk of coronary heart disease in the EPIC-Norfolk prospective population study. European Heart Journal 2007 28(22):2770-2777.
[6] Yohan Bossé et al (2004). Genetics of LDL particle heterogeneity : from genetic epidemiology to DNA-based variations. Journal of Lipid Research, Vol. 45, 1008-1026, June 2004.
[7] Benoit Lamarche et al. Fasting insulin and apolipoprotein B levels and low-density lipoprotein particle size as risk factors for ischemic heart disease. JAMA.1998;279:1955-1961
[8] Nir Barzilai et al. (2003). Unique Lipoprotein Phenotype and Genotype Associated With Exceptional Longevity. JAMA Vol. 290 No. 15, October 15, 2003.
[9] Mevlüt Durmuş (2003): Kolesteroldeki Kaos. Nobel Yayın Dağıtım.Ankara

[10] Jogchum Plat et al (2005). Plant sterols and stanols: effects on mixed micellar composition and LXR (target gene) activation . Journal of Lipid Research, Vol. 46, 2468-2476, November 2005

8 Haziran 2008 Pazar

Kolesterol düşürücü ilaçlar kansere hem dert hem derman mı?






Kansere hem dert hem derman mı?


http://www.takvim.com.tr/2008/06/07/pap114.html



Kansere hem dert hem derman mı?


Kolesterol düşürücü ilaçların hücre öldürücü özelliği nedeniyle kanser yaptığını iddia eden Biyolog Mevlüt Durmuş, ilacın aynı özelliğinin kansere umut olabileceğini öne sürüyor....
Yüksek kolesterol hastalığı bir yalan mı? Kolesterol düşürücü ilaçlar, hücre öldürücü özelliği nedeniyle kanser mi yapıyor? Peki hücre öldürücü özellik kanser hastaları için bir umuda dönüştürülebilir, kemoterapiye alternatif olabilir mi?


Gazi Üniversitesi'nden Uzman Biyolog Mevlüt Durmuş, sorularımızı yanıtlarken ilaç firmalarına ağır suçlamalarda bulundu.




* Kolesterol düşürücü ilaç olarak kullanılan statinlerin yan etkileri olduğunu iddia ediyorsunuz. Nedir bunlar?


Yan etkiler konusunda; ilacı kullanan kişilerin tam olarak bilgilendirilmediğini veya eksik bilgilendirildiğini düşünüyorum. Dahası ilaç şirketleri ve birçok doktorun da bu ilaçların yan etkilerini çok hafife aldığını biliyorum. Sorumlu olan ilaç şirketleri de yan etkiler konusunda doktorlara bence gerçekleri söylemiyorlar. Bu durumun nedenini; hem ilaç şirketlerinin fazla kazanç peşinde olmasına hem de doktorların kolesterol molekülünün önemini kavrayamamış olmasına bağlıyorum. Gereksiz yere insanlarda kolesterol korkusu oluşturulduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce kolesterol yapımının ilaçlarla engellenmesi ve durdurulması sırasında, kolesterol molekülünden yapılan kadınlık ve erkeklik hormonları, beynimizin düzenli çalışmasını sağlayan beyin steroidleri dahil, bütün steroid oluşumlarını da engellemiş oluyorsunuz. İnsan vücudundaki bütün steroidler için kolesterol anahtar bir molekül. Şayet kolesterol yapımı engellenirse vücudumuzca ihtiyaç duyulan steroid adını verdiğimiz molekül oluşamaz, bu imkansız. "Steroidler olmadan insan yaşayabilir mi, steroidlerin önemi nedir?" Bu soruyu bütün uzmanların ve doktorların kendilerine mutlaka sormaları gerekir.




* Siz kolesterol ilacının, sadece kolesterolü düşürmek amacıyla kullanan insanlarda, ilerleyen yaşlarda kanser yapabileceğini de söylüyorsunuz. Bu ağır bir iddia. Bunu nasıl açıklayabilirsiniz?


Sadece ben değil, birçok araştırmacı bunu söylüyor. Fakat bildiğiniz gibi kanser gibi karmaşık bir süreç çok farklı kökenlerden beslenir. Kanserojen maddelerin, hücreleri etkileyecek oranda birikimi bazen oldukça fazla zaman alabilir. Örneğin sigara içmenin akciğer kanseri üzerindeki etkisini ilk zamanlarda hücreleriniz gençken göremezsiniz. Söz konusu kolesterol düşürmek için kullanılan ilaçlarda da aynı mantık geçerlidir. Bu konuda çok çalışma var ama en son rastladığım Journal of the American College of Cardiology'de Alawi A. Alsheikh-Ali ve arkadaşları tarafından yapılan bir çalışma var. Söz konusu çalışmada kolesterol düşüren ilaçların yan etkileri araştırılıyor. Son derece önemli bir çalışma. Bu çalışmada kolesterol düşürücü olarak kullanılan statinler ile ilgili 23 çalışmanın değerlendirmeleri yapılmış. Düşük ve ilaçlarla düşürülmüş kolesterol düzeylerinde kanser olaylarının arttığı görülmüş...




* Söz konusu kanser riski aslında biliniyor mu? Biliniyorsa neden açıklanmıyor?


Aslında biliniyor. Çünkü söz konusu kolesterol düşürmekte kullanılan ilacın hücre ölümlerine neden olduğunu her doktor bilmek zorunda. Bu nedenle ilacı kullanan kişiler, belirli aralıklarla karaciğer enzimlerine mutlaka baktırmak zorundadır. Fakat bence karaciğerde, söz konusu ilaçlar nedeniyle oluşacak hücre ölümleri ve hasarlar ikinci planda kalır. Çünkü karaciğer organının kendini yenileme, tamir etme mekanizması diğer organlara göre çok güçlü. Karaciğer tek organ olarak bu ilaçla başedebilir. Daha önemlisi statinler böbrek hücreleri, üreme organlarına ait hücreler, sinir sistemi ve beyin hücrelerinde daha kalıcı etkiler yapıyor. Çünkü bu bölgelerde hücre yenilenmesi karaciğer kadar iyi değil. Söz konusu ilaçların hücre öldürme özelliği çok iyi bilinir. Bu durum az veya çok, bütün kolesterol ilaçları için geçerlidir. İlaç şirketleri arasındaki yarış 'Benim ilacım daha az öldürür' yarışına dönmüş durumda... İlaç şirketlerinin ustalığı; basit bir teoriyi doktorlar aracılığı ile herkese 'kanun' gibi göstermek. İnsanlar yıllardır boşuna korkutuldu. Yüksek kolesterol ve ölüm oranları tamamen ortadadır. Kolesterolü yüksek olan yaşlılar daha uzun yaşıyor, kolesterolü düşük olan yaşlılar daha çabuk ölüyorlar. Fakat bu durumu hâlâ birçok insan bilmiyor...




İddianın temeli ne?

Kolesterol düşürücü ilaçları kullanan insanlarda kanser riski oluşuyorsa, kanserli hastalarda söz konusu ilaç nasıl faydalı olabilir? "


Küçük bir hatırlatma yapmakta fayda var. Bildiğiniz gibi röntgen ışınları sağlıklı bir insan için son derece kanserojendir. Söz konusu ışınlara gereksiz yere maruz kalırsanız hücreleriniz bundan zarar görür, kanser riski artar. Fakat aynı ışınları siz kanserli hastalarda, kanserli bölgelerdeki hücreleri öldürmek için kullanabilirsinliz. Aynı mantık sistemi söz konusu kolesterol düşürücü ilaçlar (statinler) için de geçerli... Bu durumun ilaç şirketlerinin hoşuna gideceğini sanmıyorum. Çünkü kanser hastalarının oranı şimdilik kolesterolü yüksek olanlara göre oldukça az. Yani statinler kanser ilacı olursa, ilaç şirketlerinin gelirleri düşecek, üzülecekler. Kanser hücrelerinin metabolizması, normal hücre metabolizmasından çok daha hızlı olduğu için kolesterol düşürücü ilaçlar, hücre öldürücü özelliğinden dolayı kanser ilacı olacak."




Onkologlar: 'Yok öyle bir şey'

Kimi onkoloji uzmanları bu iddiaları sert bir şekilde reddederken kimisi bu konuda bazı çalışmalar yapıldığını ancak bir sonuç alınamadığını vurguluyor. Onkologlar statinlerin kanser tedavisinde kullanılmasıyla ilgili bilgi sahibi olmadıklarını söylerken İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Doç. Dr. Burak Şakar, bu konuyla ilgili bazı çalışmalar yapıldığını ancak henüz bir sonuç alınamadığını anlatıyor. Doç. Dr. Şakar; "Statin türü ilaçların hücre öldürme etkisi var. Bu yüzden kanser tedavisi yönünde çalışmalar yapılıyor ama o da sadece karaciğer kanseriyle ilgili... Ama onay almış değil. Bu ilaçlar kemoterapinin yerini alamaz sadece belli bir oranda yardımcı olabilir" diyor. Mevlüt Durmuş ise, "İnternetteki arama motorlarında İngilizce olarak 'cancer statin' kelimelerini yazdığınızda karşınıza birçok yayın çıkacaktır. Göğüs kanseri, lenf kanseri, prostat kanseri ve birçok kanser türlerinde statinler üzerinde çalışmalar başladı, yayınlar yapılıyor. Bizde yapılan bir çalışma bulamadım. Çok geriden gidiyoruz. Bilim üretmiyoruz, başkalarının yaptıkları taklit ediyoruz. Sonra da bilimin öneminden dem vurup sağda solda nutuklar atarak kendimizi kandırıyoruz" diyor.




'Yanlış yer, yanlış hastalıkta kullanılıyor'

Mevlüt Durmuş: "Kolesterol düşürücü ilaçlar, hücre öldürücüdür. bu özelliğinden kanser konusunda elbette faydalanılabilir. ben ilaçlara tamamen karşı değilim. Söz konusu kolesterol düşürücü olarak kullanılan statin türevi ilaçların yanlış yerde, yanlış hastalıkta kullanıldığını iddia ediyorum."





Haber: Beril Özcan

1 Haziran 2008 Pazar

YÜKSEK KOLESTEROL VE GENETİK ÜZERİNDEKİ ŞÜPHELER (2.BÖLÜM)


YÜKSEK KOLESTEROL VE GENETİK ÜZERİNDEKİ ŞÜPHELER (2.BÖLÜM)

Geçen yıl aramızdan ayrılan

Değerli bilim adamı

Dr. Hugo Wolfgang Moser'ın

anısına...











Yedi yeni kolesterol geni bulundu yazıyordu 15 Ocak 2008 tarihli gazetelerde.

MICHIGAN Tıp Fakültesi Kamu Sağlığı Bölümü’nün yürüttüğü uluslararası bir araştırmada, kandaki kolesterol seviyesini belirleyen yedi yeni gen tespit edildi. Araştırmacılar, daha önce kolesterol oluşumunda etkili olduğu sanılan 11 genin mevcudiyetini de doğruladı. Araştırmada 20 bin kişinin kanlarındaki kolesterol seviyeleri dikkate alınarak, genlerin kolesterol üzerindeki etkisi deşifre edilmeye çalışıldı. Araştırmayı yürütenlerden Doç. Dr. Goncalo Abecasis, yeni bulgular ışığında HDL (iyi kolesterol) ve LDL (kötü kolesterol) ile ilgili bilinenlerin gözden geçirilmesi gerektiğini söyledi. Doç. Dr. Abecacis, "Kötü kolesterol seviyesini yükselten gen varyantlarının kalp hastalığı riskini artırdığını belirlerken, iyi kolesterol seviyesini etkileyen varyantların koroner arteri hastalıklarını azalttığına dair bir bulguya ulaşamadık. Muhtemelen iyi kolesterol ile kötü kolesterolün kalp hastalıklarındaki rolünü yeniden gözden geçirmemiz gerekecek" dedi. Araştırma sonuçları, Nature Genetics dergisinin internet sitesinde yer alıyor.


Düşünün bir kez, şu ana kadar tespit edilen ve kolesterol ile ilişkili olduğu varsayılan genlerin % 99' tek parametrede kolesterolün yüksekliğine neden gösteriliyor!...

Yani şu ana kadar genetik mutasyonlar hariç en az 18 gen yüksek kolesterolün sebebi olarak ortaya çıkıyordu. Mutasyonlar hariç diyoruz çünkü bir gende, oluşan protein büyüklüğüne bağlı olarak binlerce mutasyon oluşabilir...


‘Oluşmuş her hangi bir genetik hata, yada genetik mutasyon, her hangi bir şekilde örneğin beslenme ile geriye döner mi?’ sorusu bir genetik uzmanına sorulacak en aptalca ve saçma sorular arasında yer alsa da, genetik uzmanı sizi kırmamak için, büyük bir sabırla ‘bu çok zor, katrilyonda bir ihtimal ama imkansız diyemem’ cevabını sizlere verecektir. Çünkü teorik olarak mutasyonlar her zaman ileriye doğru ilerler ve geriye dönüşüm pek mümkün değildir.

Genetik olduğu düşünülen hastalıkları ve mutasyonları yine genler ve genetik mekanizma üzerinden düzenlemeye çalışmaları henüz daha emekleme aşamasında sayılır. Gen terapisi adı verilen bu yöntem, hastalıklı gen yerine sağlıklı geni yerleştirme düşüncesine dayanır. İlk gen terapisi adenozin deaminaz enzimi (ADA) olarak kayda geçmiştir. Fakat söz konusu adenozin deaminaz enziminin gen transferi için seçilmiş olmasının temel nedeni, hastalığın tek bir gene bağlı olarak tek bir enzim sentezliyor olmasıdır. Günümüzde gen terapisi bir çok hastalık için umut verici görünse de sonuçları görebilmek oldukça zaman alacağa benzemektedir.

Peki genetik eksiklikler ve çeşitli mutasyonlara bağlı çeşitli hastalıklara, gen tedavisi dışında, başka yöntemlerle tedavi uygulanabilir edilebilir mi?...İşte bir genetik uzmanının, bu soruya oldukça dikkatli yaklaşması, hemen ‘hayır’ cevabı vermemesi gerekmektedir. Çünkü gözden kaçsa da başka yöntemler zaten vardı!....

İnsülin hormonu üreten genleri başarabiliyorsanız, gen terapisi yoluyla şeker hastalarına (tip1) vermek, insülinin bu yolla yeniden salgılanmasını sağlamak elbette çok güzel bir yöntemdir ve şeker hastalarını son derece rahatlatacaktır.

Fakat tek yöntem budur mutlaka böyle olacak diyemeyiz. Genetik mekanizmaya ait söz konusu genin ya da genlerin, son aşamada ortaya çıkaracağı biyokimyasal organizma ürününü[1] biliyorsanız ve söz konusu biyokimyasal ürünün işleyişini kavramışsanız dışarıda sentezlenmiş bu ürünü hastaya doğrudan vererek hastanın yaşam kalitesini arttırabilirsiniz[2]. Burada tedavi amaçlı kullanılan insulin aslında, şeker metabolizmasına ait genlerin sentezlemek sorunda olduğu (katabolik yönlü) son ürünü temsil etmektedir.

Geçen yıl aramızdan ayrılan değerli bilim adamı Dr. Hugo Wolfgang Moser’i de unutmadan burada saygıyla anmamız gerekiyor, bütün hayatını çocuklardaki genetik hastalıklara özellikle Adrenolökodistrofi (ALD) konusuna adamıştı. Yaşadığı sürece son ana kadar çocuklardaki genetik hastalıklarla ilgilendi. Doğumdan sonra bütün çocukların ALD testlerinin yaptırılabilmesi için çok çalıştı. Çünkü çocuklarda ortaya çıkan ölümcül genetik hastalık olan ALD erken tanıda, gen transferine gerek kalmadan sıra dışı sayılabilecek bazı besinsel faktörlerle kontrol altına alınabiliyordu[3].

Yöntem ve tedavi tümüyle sıradışıydı..Çünkü bu genetik hastalığın tedavisi bir çocuğun anne-babası tarafından bulunmuştu. Detaylara şimdilik fazlaca girmeden ALD genetik hastalığının o zamanlar kullanılan kandaki semptomlarından (belirtilerinden) konumuzla ilgili olana geçelim. Önceleri bu hastalığın belirtisi olarak kanda tek parametrede trigliserit (3 yağ asidi+gliserol) düzeyi yüksek bulunuyordu ve doktorlar söz konusu belirtiyle de ugraşıyorlardı. Doğal olarak hekimler söz konusu kan trigliserit düzeyinin artmasını istemiyor ve bütün yağlı yiyecekleri bu tip hastalarına yasaklıyorlardı (?). Ve aslında burada bilmeden büyük bir hata yapıyorlardı. Çünkü o zamanlarda olduğu gibi bu gün de kanda tek parametrede yüksekliği risk olarak kabul edilen trigliserit düzeyi, yağlı besinleri yiyeceklerimizden, soframızdan uzaklaştırılması gerektiğini göstermiyordu!...

Lorenzo’nun anne ve babasının sıra dışı tedavi yöntemi ise burada devrede giriyordu. Kanda tek parametrede trigliserit düzeyi yüksek olmasına rağmen Lozenzo’un hastalığını 4 birim oleic ve 1 birim erucic asit karışımıyla öldürücü bir genetik hastalığı (ALD) durdurmayı başarmışlardı. (Bunu da lütfen ikinci not olarak kaydedin: kandaki trigliserit yüksekliği farklı trigliseritlerle yani yağ asitleriyle düşüyor!)

Genetik bir hastalık (ALD) karşısında kazanılan bu ilginç ve şaşırtıcı zafer, özellikle kolesterol konusunda bize olarak neyi gösterebilir? İşte can alıcı, bazılarına göre can sıkıcı bilimsel soru ve sorunlar da burada başlıyor!...Özellikle kardiyoloji alanına sıkıştırılmaya çalışılan tek parametrede kolesterol yüksekliği, trigliserit yüksekliği gibi konularda ALD hastalığı bize neler gösterdi hiç düşündünüz mü?

Aslında çok şey gösterdi ama bazıları hala, bazı şeyleri görmemek için kafalarını kuma gömmeye devam ediyorlar. Bir çok hastalıkta özelikle sıvı yağları kısıtlamanın hiç bir anlamı yoktur. Hastalık türüne göre sadece hangi yağ asitleri olabileceği konusunda biraz kafa yormak gerekiyor. Çünkü çeşitli hastalık türlerine göre alınması gereken yağ asitleri farklılaşabilir!...

Bugün kanda tek parametrede trigliserit yüksekliğini balık yağı ile çok iyi bir şekilde düşürmemizle, ALD hastalığı arasında aslında çok basit kurulması gereken bağlantılar vardı fakat bazı anlayamadığım nedenlerle bunu yaklaşık 20 yıl geciktirdiler…Özetle kanda yüksek olan trigliserit değeri sizin, değişik doku ve organlarınızda, değişik metabolizma olaylarında kullanılmak üzere yağ asitlerine ihtiyacınız olduğunu gösteriyor…Yani kanda trigliserit düzeyiniz çeşitli genetik nedenlerle dahi yükselmiş olsa da (apo C2 eksikliği, apo C3 fazlalılığı, LPL bozuklukları vs) sonuç değişmiyor…Yani kandaki trigliserit yüksekliğini, farklı trigliseritler (yağ asitleri) alarak düşürmeniz mümkün… Bu nedenle ben ve Prof. Dr Ahmet Aydın' başta olmak üzere bazı dostlarım yıllardır 'fındık, fıstık, ceviz, kabak çekirdeği, yumurta, et, tereyağı tüketmekte hiç bir sakınca yok' diyorduk. Tam tersine söz konusu besinleri mutlaka alın, faydalı demiş olsak ta, ne söylemeye çalıştığımızı bile anlamak istemeyen tutucu, klasik araştırmacılarla ugraşıp durduk, boşuna zaman kaybettik!...Yıllarca söz konusu yiyecekler, damar sertliği ve kalp krizi bahane edilerek kardiyologlarca[4] hastalara yasaklanıp durdu!...

Şimdi gelelim kolesterole, yoksa steroidlere mi demem gerekiyor?! Şayet kanda partikül halindeki bir karışımın (lipoproteinin) tek parametredeki yüksekliği, bana ters orantıda ihtiyaç duyulan bir molekül grubunu işaret ediyorsa, kolesterol yerine steroidler yaklaşımı genetik temeller üzerinde konuşuyorsak daha yerinde olacaktır. Çünkü kolesterol nihayetinde, genlerin dünyasındaki pencereden bakıldığında bir steroid molekül birimidir. Bütün steroidler kolesterolden elde edilmesine rağmen, genetik açıdan steroidler kolesterol molekülü ile sonlanmıyor!...Lipoprotein metabolizmasında yüzlerce gen[5] var. Bunun 150 kadarı sadece steroidlerle ilgili genler! Yani yaklaşık 150 kadar geniniz (bu en az 150 enzim demek) bir molekül (kolesterol) steroid ve steroid türevi elde edebilmek, metabolizma olaylarında kullanmak için şu anda arılar gibi çalışmak zorunda…

Steroidler deyince aklıma, bitkisel steroidler geldi. Biliyor musunuz bitkisel steroidler kandaki kolesterol düzeyini inanılmaz derecede düşürüyormuş, hatta ailesel genetik kolesterol yüksekliklerinde[6] yani, apo B-100 ve LDL-reseptörleri genetik olarak mutasyona uğramış hastalarda bile son derece etkili olduğu görülmüş!..Ailesel kolesterol yüksekliği olan çocuklarda[7] bile etkili oldukça güzel sonuçlar elde edilmiş… Bu arada yazmayı unutmadan, apo B-100 geniyle ilgili en az 5, LDL reseptörleriyle ilgili en az 1000 mutasyon bilimsel kaynaklara geçmiş durumda…

Genetik olarak ailesel hiperkolesterolemi teşhisi koyulan bir insanın, genlerinde bazı değişimler, yani mutasyonlar kalıcı, geri dönüşümsüz demektir!...Yani söz konusu kolesterol ile ilgili genetik mutasyonları ve defektleri kolay kolay düzeltmemiz teoride asla mümkün değil …

Biliyorum çok bilgili uzmanlarımızdan bazıları çıkıp, bitkisel steroidlerin emilim hızı yüksek olduğu için, kolesterolle yarıştığını bu nedenle kolesterolün bağırsaklardan az emildiğini filan söyleyecek!...Elbette olabilir!. Fakat bu açıklama yeterli mi? Bence hayır!...

Fakat yine de meraktan çıldırıyorum, örneğin ailesel hiperkolesterolemi yani genetik LDL reseptörleri bozuk, ya da apo B-100 defekti teshisi konmuş bireylerde bitkisel steroid verilmesinin ve kolesterol düzeyinin düşmesi sonrasında genlerinde, bir değişim oluyor mu? Bu konuda yayın bulamadım veya ulaşamadım. Çünkü bu tip hastalarda tek parametrede kolesterol düzeyi mutlaka düşüyor! Yani yüksek kolesterol ile ilişkilendirilmiş mutasyon bir şekilde etkisiz kalıyor!...

Son derece önemli ve anahtar bir soru: Şayet çeşitli bitkisel steroid tedavisiyle düşürülen tek parametrelik kolesterol düzeylerinde, apo B-100 ve LDL reseptör hataları, mutasyonlar düzelmiyorsa söz konusu kandaki tek parametredeki düşüklükler nasıl ortaya çıkıyor?

Mutasyonların öyle ‘şıp’ diye düzelmesi mümkün değil demiştik, hiçbir uzman bunu iddia edemez, tek parametrede kan kolesterol düzeyi, yüksekken bitkisel steroidlerle nasıl normal hale geliyor?...

Tek parametrede kanda kolesterol diye bir molekül olmamasına (lipoproteinler olmasına) karşın, tek parametrede kolesterol yüksekliğine neden gösterilen genler ve gen mutasyonları sayısında öylesine artış var ki, bazen literatürlere dahi yetişmekte zorlanırsınız!.. Ve her kolesterol yüksekliğinde genetik bir şeyler mutlaka vardır!..

Hatta bazı uzmanlar bazı kolesterol yüksekliğine sebep olduğunu düşündükleri bazı genlerin[8] (LXR target gene) tıpkı lorenzonun yağı konusunda (ALD) olduğu gibi, bitkisel steroidlerin aşırı kolesterol sentezinden birinci derece sorumlu tuttukları, bazı genlerin (LXR-target gene) inaktif hale geçebildiğini bile düşünüyorlar. Elbette bu da bilimin olabilirlik sınırları içindedir. Fakat bu genlerin neden ve nasıl inaktif hale geldiği konusu üzerinde, düşünülmesi gerektiği halde, çoğu uzman bunun üzerinde hiç düşünmüyor! Çünkü organizmada genlerin geçici de olsa anabolik yani yapım faaliyetlerini, besinsel faaliyetlere bağlı olarak durdurmasının tek bir nedeni vardır: Organizma veya hücrelerdeki o anki metabolik ihtiyacının giderilmesi, başka türlü genlerin ve gen ürünlerinin sentezinin durması hücresel açıdan mümkün değildir…

Demek ki, daha önce de açıklamaya çalıştığımız gibi steroid metabolizması ve kolesterol metabolizması birbirinden, en azından genetik temellerde ayrılamaz!

Kolesterol sentezlemekle görevli bir gen, bitkisel steroid alındığında neden ve nasıl inaktif hale gelir ki, buna ne gerek var?

Bitkisel steroidleri alınca, genlerdeki steroid sentezi (kolesterol sentezi) neden duruyor?

Bütün bu bulgular da gerçekte hücrenin sahip olduğu steroidleri kullanma ve hücresel steroid sentezinde çok ekonomik davrandığını dolaylı da olsa, net bir şekilde bizlere bütün steroid yapıların önemli olduğunu gösterir. Kardiyoloji bilimi şu an kabul etmese de; dış kaynaklı aldığımız steroidler (ve kolesterol) organizma tarafından hücrelerce yapılan-sentezlenen steroidlerin yapım hızını mutlaka düşürür..

Sadece bitkisel steroidlerin alımında çok önemli bir fark vardır. Bitkilerden alınan steroidler, mutlaka hayvansal hücre steroidlerine göre yapılandırılmalı ve yeniden düzenlenmelidir. Hayvansal organizmaya ait hücreler, bitkisel steroidleri kendi yapısına uygun olarak değiştirip kullanmakla gerçekten son derece kararlı davranırlar. Organizma sahip olduğu bütün steroidleri mümkün olduğunca ekonomik kullanmak zorundadır. Öyle ya dışardan besin yoluyla bir steroid molekül elde etmişsem, onlarca-yüzlerce geni neden aktif halde tutup, neden steroid ve kolesterol sentezlemeye çalışayım ki! Hazır olan bitkisel steroidi alır değiştirir ve organizmaya uygun hale getirir, organizma yararına kullanırım!…

Dışardan alınan her hangi bir besinle elde edilmiş çeşitli bitkisel steroidler varken, hücrenin bir sürü genleri aktive ederek yeniden steroid moleküller üretmesi ekonomik ve hücre dinamikleri açısından zaten kazançlı olmazdı. Hücre açısından düşündüğümüzde hazır bir steroidi birkaç küçük değişiklikle istediğim moleküle çevirmek hücre dinamikleri açısından elbette daha ekonomik olacaktır, daha az hücresel enerji (ATP) harcanacaktır.

Burada kafaları karıştıracak bir soru daha var: İyi güzel de insan kendi kendine sormaz mı, alınan bu bitkisel steroidleri hayvansal hücreler ve organizma ne yapıyor, hangi moleküle dönüşüyor, bitkisel steroidleri hayvansal hücrelerde nerede, nasıl kullanıyor[9] diye?

Söz konusu bitkisel steroller, hayvansal organizma tarafından alınıp hücrelere ulaştıktan sonra söz konusu bitkisel steroidleri, bitki hücresinin kullandığı gibi değerlendirmiyoruzdur değil mi, çünkü bizim hücre organizasyonumuz oldukça farklı?

Bitkisel steroidlerin, hayvansal organizmada mutlaka bir şekilde moleküler dönüşüm geçirmesi ve hayvansal organizma yapısına uygun hale getirilmesi gerekir. Çünkü bitki steroidleriyle, insan steroidlerinin kullanım alanlarında bazı temel farklılıklar göstermesi biyolojik olarak kaçınılamaz bir gerçektir. Bitkilerin sentezlediği steroid/sterol türevlerini hayvansal dokular, hücreler nasıl ve hangi metabolik yollardan geçirerek kullanılır hale getirebiliyor? Kendisi için gerekli ve uygun hayvansal steroidlere dönüştürülen bitkisel steroidler, hangi metabolizma yollarında kullanıyor dersiniz?!

Her ne kadar ‘yok böyle bir şey’ demek için şu an bazı araştırmacıların, doktorların, uzmanların yerinden zıplamak istediğini düşünsem de söz konusu dostlarımdan biraz sabırlı olmalarını rica edeceğim. Lütfen beni ve düşüncelerimi yargılamadan önce genetik[10] bir hastalık olan sitosterolemia (kanda bitkisel steroid yüksekliği)’ yı [11] göz önüne alarak yeniden karar vermeyi deneyin!...

Söz konusu genetik hastalığın (sitosterolemia:kanda bitkisel steroid yüksekliği) tek başına kendi varlığı bile, yukarda söylemeye çalıştığım bitkisel steroidlerin, hayvansal organizma steroidlerine dönüşümüyle de ilgili olduğunu, bitkisel steroidlerin hayvansal steroidlere dönüşümü gerçekleşmediği zaman, hayvansal organizmada neler olabileceğini göstermiyor mu?

Böyle bir genetik hastalığın tek başına varolması bile bitkisel steroidlerin, hayvansal organizma içinde gerçekleşen değişim ve fonksiyonları hakkında bizlere bilgi veremez mi? Bitkisel steroidler kan dolaşımına nasıl katılıyor ve bu hastalığı nasıl oluşturuyor diye elbette sorabilirsiniz!

Belirlendiği kadarıyla, doğuştan veya sonradan gelişen bazı genetik mutasyonlar örneğin; 2p21 kromozomunda bulunan ABCG5 ve ABCG8 genlerindeki çeşitli mutasyonlarla oluşan sitosterolemia (bitkisel steroid yüksekliği) denen bu hastalık, hayvansal organizmalarda sadece gen hatalarında ortaya çıkıyor. Söz konusu genler çalışmadığında kanda bitkisel steroidler artıyor ve hücrelerde bitkisel steroid formuda birikerek hastalıklar yapıyor! Yani söz konusu bitkisel steroidler hayvansal organizma formlarına (?) söz konusu genlerin yokluğunda dönüştürülemiyorlar!...Bitkisel steroidler hücre zarında birikerek, dolaylı olarak organizmaya zarar veriyor?

İşte genetik uzmanları için muhteşem bir soru: Hastalık nedeni olan gen bozuklukları, neden bitkisel steroidlerle, kolesterol metabolizmasıyla ilişkilendirilmiyor, steroidler temelinde neden sorgulanamıyor?

Daha da önemlisi bitkisel steroidler hakkında sıkça söylendiği gibi, bitkisel steroidler ‘sadece hayvansal kolesterolün emilimini azaltıyorsa’ bu bitkisel steroidlere ait genetik düzenleme, hayvansal hücrelerin genlerinde DNA’larında ne arıyorlar? Bu genler olmadığında veya işlev göstermediği zaman bitkilerle beslenen insanlar neden hastalanıyor, bu genlerin insanlarda varolmasının temel mantığı sizce nedir?

Söz konusu sitosterolemia (bitkisel steroid yüksekliği) adı verilen hastalığı oluşturan çeşitli genetik mutasyonlar hayvansal hücrelerde, mutlaka olması gereken bitkisel steroid dönüşüm mekanizmalarını bozmasıyla da tanınırlar. Bitkisel steroidlerin hem transportunu zorlaştırabilir hem de bitkisel steroidlerin hayvansal organizma metabolizmasına uygun hale gelmesi yani bitkisel steroidlerin hayvansal steroidlere dönüşümü (?) bir anlamda söz konusu genlerin yokluğunda engellenir. Bu durumda en azından, söz konusu steroidlerin plazma konsantrasyonun artacağını ve organizmada bazı doku ve organlarda bitkisel steroidlerin birikimi görülecek, bu da biz insanlarda doğal olarak erken damar sertliğine ve bazı kalp hastalıklarının nedeni bile sayılacaktır[12].

Bu konuda oldukça erken yorum yapıp 'hayır' demeden önce lütfen bazı genetik hastalıkları mutlaka hatırlayın, kısaca SLOS adını verdiğimiz Smith-Lemli-Opitz Sendromunda da yeterince kolesterol oluşmadığı, sentezlenemediği için kolesterolden bir aşama önce oluşan farklı bir steroid (7-dehidrokolesterol =7-DHC) kana karışıp hücrelere ulaşıyor ve kolesterolün sahip olduğu metabolik görevleri yapmaya çalıştığı için hücrelerde birikiyor ve dolaylı olarak çocuklarda hastalıklar oluşuyordu. Bitkisel steroid fazlalığında (sitositerolomia) aynı temel mekanizma dikkatinizi çekebildi mi bilmiyorum! Peki sizce neden!

Çeşitli yağ asitlerinin besin olarak alınması tek parametrede kanda trigliserid düzeyinin düşmesini sağlıyor!...

Bitkisel steroidler ise genel olarak, genel olarak kanda bir steroid formu olan kolesterol düzeyinin muhteşem bir şekilde azalmasına yol açıyor!...

Sorun şu: Yüksek lipit düzeylerine, yüksek kolesterol düzeyine yol açtığı iddia edilen genetik defektler, mutasyonlar düzeldi mi?

Söz konusu dış faktörlerin (besinler) söz konusu mutasyonlara olan etkisini nasıl anlamamız gerekiyor?

Saçma da olsa, farkında olmadan genleri ve mutasyonları mu düzeltiyoruz?

Yoksa bilmediğimiz başka genetik veya metabolik faktörler mi var?

Ya da bildiğimiz konuları değerlendirirken, yanlış mı yorumluyoruz, bakış açımızda mı bazı değişiklikler yapmak gerekiyor?

Yeryüzünden gökyüzüne baktığımızda, varolan bütün duyularımızla güneşin dünya çevresinde döndüğünü algılarız. Fakat dünyaya ve güneş sistemine çok uzaklardan baktığımızda aynı şeyi görebilir miyiz?

Genetik kolesterol yüksekliği konusunu da aynı şekilde yanlış algılıyor olabilir miyiz?


devam edecek....

(ikinci bölümün sonu)

Mevlüt Durmuş
Biyolog
01 Haziran 2008






DİPNOT VE KAYNAKLAR

[1] Protein, enzim veya çeşitli enzimler yoluyla sentezlenecek ürünler örneğin steroidler, yağ asitleri vs. Her genin veya gen grubunun varolmasının temel nedeni en az bir ürün ortaya koyabilme yeteneğidir. Bir ürün sentez yeteneği olmayan genlere bilimsel alanda çöp genler adı verilir.

[2] Şeker hastalığı ve insülin ilişkisini birinci not olarak şimdilik bir yere kaydedin, çünkü ilerleyen bölümde size yardımcı olaraktır.

[3] Fakat belli bir noktaya kadar ilerlemiş ALD’si olanlarda, söz konusu yöntem geçerli olamıyordu. Bu nedenle Dr Moser’ erken teshiş edilmesi halinde bu genetik ölümcül hastalığı durdurabileceğini Lorenzo’da görmüştü.

[4] Burada bütün kardiyologlar kelimesi aslında cümlenin gelişine göre ayarlanmıştır, beni tanıyan kardiyolog dostlarımın alınmayacağını umuyorum. Gerek yurt içinden gerekse yurt dışından kardiyoloji alanında gerçeği gören araştırmacıların sayısı günden güne artıyor..

[5] http://www.informatics.jax.org/searches/GO.cgi?id=GO:0044255 Apolipoproteinleri, reseptörleri, yağ asitlerini, nötrol yağları ve yağ asit esterlerini, uzun zincirli yağ asitleri ve alkol türevlerini, sfingolipid, glikolipid, fosfolipid, karotenler, poliprenoller, izoprenoidler, terpenler ve sterodileri en az 366 gen denetliyor . İsteyen okuyucular lipoprotein metabolizmasına ait bu genleri internetten bulabilirler

[6] Kgomotso G. Moruisi et al (2006)Phytosterols/Stanols Lower Cholesterol Concentrations in Familial Hypercholesterolemic Subjects: A Systematic Review with Meta-Analysis. Journal of the American College of Nutrition, Vol. 25, No. 1, 41-48 (2006)

[7] Ågot L Amundsen et al (2002). Plant sterol ester–enriched spread lowers plasma total and LDL cholesterol in children with familial hypercholesterolemia. American Journal of Clinical Nutrition, Vol. 76, No. 2, 338-344, August 2002

[8] Jogchum Plat, Jason A. Nichols and Ronald P. Mensink (2005). Plant sterols and stanols: effects on mixed micellar composition and LXR (target gene) activation. Journal of Lipid Research, Vol. 46, 2468-2476, November 2005

[9] Ephraim Sehayek (2003). Genetic regulation of cholesterol absorption and plasma plant sterol levels: commonalities and differences. Journal of Lipid Research, Vol. 44, 2030-2038, November 2003

[10] 2p21 kromozomunda bulunan ABCG5 ve ABCG8 genlerindeki mutasyon. Bitkisel steroidler bu tip hastaların kolesterol düzeyine fayda sağlamayacaktır.

[11] G. Salen et al (2004). Ezetimibe Effectively Reduces Plasma Plant Sterols in Patients With Sitosterolemia. Circulation. 2004;109:966-971

13 Mayıs 2008 Salı

YÜKSEK KOLESTEROL VE GENETİK ÜZERİNDEKİ ŞÜPHELER (1.BÖLÜM)

YÜKSEK KOLESTEROL VE GENETİK ÜZERİNDEKİ ŞÜPHELER (1.BÖLÜM)

Karşı teorilerin mantıksal zayıf noktaları
ortaya koyacağınız yeni teorinin
en sağlam, yıkılamaz
direkleri olacaktır.
Uzm. Biyolog
Mevlüt DURMUŞ




"Genetik olarak kolesterolünüz yüksek olabilir, aileden geliyordur" sözünü kolesterolü yüksek olanlar mutlaka doktorundan duymuştur.
Aslında her kolesterol yüksekliğinde suçu 'genlere' doğru yönlendirmek, doktorlar ve bilim adamı açısından, doktorun hastaya karşı kısa vadeli bir kurtuluşunu ifade eder. Kolesterolü yüksek olan insanda ister istemez: "...genetik olarak yüksekmiş, doktor da bir şey yapamayacak..." şeklinde düşünmek zorunda hisseder kendini...

Her ne kadar kanda tek parametrelik kolesterol yüksekliğine, birincil (doğuştan genetik) ve ikincil sebebler (dış faktörler, besin, ilaç vb) gibi yakıştırmalar yapılsa da, söz konusu yaklaşımlar, düşünebilen bilim adamları için oldukça fazla paradokslar içerir.

Kısaca hangi sebeble olursa olsun, (birincil ya da ikincil sebeblerle) kolesterolü yüksek bir insanın genlerine baktığınızda, kolesterolü yüksek kişiyi genetik açıdan incelediğinizde mutlaka lipoprotein metabolizmasına ait genlerde de farklı bir şeyler bulursunuz. Siz normale göre ortaya çıkmış olan farklılığı, kolesterolü yükselten 'genetik neden' olarak ortaya koyabilir ve oldukça eğlenceli bilimsel yayınlar yapabilirsiniz (bkz. kayıp felsefe genleri). Fakat moleküllerin gizemli dünyasındaki işleyiş, her zaman bilim adamlarının kavradığı gibi olmayabilir. Canlıdaki her değişim, moleküllerin dünyasında bir farklılaşma ve başkalaşma gerektirir. Çünkü moleküller arasındaki iletişim haberleşme, söz konusu değişimlerle protein, aminoasit farklılaşmaları, konfigurasyon değişiklikleri eşlik eder: Bu organizma moleküllerinin haberleşme tekniğidir ve milyarlarca yılda gelişmiştir.

Genetikle ilişkili olarak, kolesterol yüksekliğine neden gösterilen genlerin sayısı çok fazla olmakla birlikte karşınıza en sık olarak taşıyıcı protein B (apo B-100) de çeşitli mutasyonlar ve/veya karaciğerde lipoprotein alıcısı olarak bilinen LDL reseptörleri (LDL-R) mutasyonları gösterilir. Yani çoğunlukla yüksek kolesterolün nedeni söz konusu genlerle ilişkilendirilirler. Konuya yabancı okuyucular için, çoğu bilim adamları tarafından kabul edilen biyokimya kitaplarına girmiş bu durumu biraz açıklayalım.

1. Apo B-100 bozukluğu veya mutasyonları (VLDL, IDL ve LDL): Lipoproteinleri taşıyan (özellikle LDL) apo B-100 adındaki taşıyıcı protein oluşumunda ortaya çıkan genetik bozukluk ve apo B-100 de ortaya çıkan aminoasit değişimleridir, söz konusu değişimler partiküllerin kana salınmasına engel değildir. Apo B-100 deki bozukluklar nedeniyle, partikülleri kandan uzaklaştırmak zorunda olan, partikül toplayıcısı, alıcısı durumundaki LDL reseptörleri anahtar konumundaki apoB-100 proteinini tanıyamadığı için kullanamazlar. Böylece kanda varolan LDL'yi kandan uzaklaştıramaz. Birim alanda partikül sürekli artar. LDL ve LDL'ye ait bütün bileşenler (trigliserit,kolesterol) tek parametrede yüksek olarak görülür.[1]

2. LDL reseptör mutasyon/bozuklukları. Sıklıkla kolesterol-genetik ilişkisinde LDL lipoproteinlerini kandan uzaklaştırmakla görevli LDL reseptörlerinin (alıcılarının) genetik bozukluğundan veya genetik mutasyonundan söz edilir. Partikülleri kandan uzaklaştırmakla görevli LDL reseptörleri, iddia edilen bozukluklar nedeniyle, söz konusu zararlı olarak gösterilen partikülleri (LDL partikülleri) kandan uzaklaştırılamaz. Kandan uzaklaştırılamayan LDL partikülleri birim alanda çoğalır ve tek parametrede ölçmek istediğiniz kolesterol veya trigliserit gibi değerler yüksek çıkar.[2]

Dikkatinizi umarım çekmiştir, çünkü bilim adamları ve araştırmacılar bu çok önemli noktayı özellikle bilerek ya da bilmeden gözden kaçırılıyor. Kanda tek parametrede yüksek olan kolesterol ve trigliserit gibi değerler, söz konusu kabul gören genetik yaklaşımlara göre aslında partikül yoğunluğunun, birim alanda çoğalmasına bağlı olarak artıyor. Yani hücrelerde genlere bağlı olarak aşırı bir kolesterol üretimi yada partikül üretimi yok... Söz konusu bir çok tartışmalara neden olan tek parametrelik kolesterol veya trigliserit gibi değerlerin, genler ya da hücreler tarafında aşırı üretimi söz hiç bir zaman konusu değil!...Söz konusu kolesterol ve genetik ilişkilerini doğru kabul ederseniz!

Hücresel açıdan genetik anabolizma (yapım olayları) her zaman olduğu gibi normal sürecinde, normal hızında devam ediyor. Son aşamada lipoprotein partikülü oluşturulup kana veriliyor. Fakat söz konusu lipoprotein partikülleri gerek apo B-100 gerekse LDL-reseptörlerindeki genetik etkiler nedeniyle söz konusu partikülleri katabolik biyokimyasal yollara sokamıyor. Sorun üretilen partiküllerin katabolizmasında gibi (yıkımında) görünüyor. Normal süregelen lipitlerle ilgili genetik üretim hücrelerce devam ettiriliyor. Fakat kanda kullanılmayan partiküller var, yani genetik açıdan lipoproteinlerin katabolizmasında (yıkımında) sorun var!...
İlk sorun burda başlıyor. Organizma içindeki bir katabolizma (yıkım) sorunu kardiyologlarca sizlere anabolik bir sorun olarak sunuluyor!..

Düşünün bu genetik bulgulara rağmen nasıl oluyorda da, karaciğerin kolesterol üretiminin fazla olduğunu söyleyebiliyor uzmanlarımız. Söz konusu kabul gören genetik temellerde bunu anlamak mümkün değil...Lipoprotein ya da kolesterol üretimi değil, genetik (apo B-100 mutasyoları yada LDL-reseptörleri gibi) nedenlerle kanda kullanılmayan partikül ve partikül içeriklerinin artığını bir türlü göremiyorlar, üretimde sorun ya da fazlalık yok!..Yıkıma girmesi gereken fakat yıkıma giremeyen bir grup partikülün (LDL) kanda birikimi söz konusu! Karaciğerin fazla kolesterol ürettiği tezi, kolesterol konusundaki saçma bilim yanılgısının en güçlü temelini oluşturuyor.
Bilim adına en ufak bir sıkılma duygusu taşımadan, örneğin bazı bilim adamları karaciğerde kolesterol üretiminin fazlılığından söz ediyorlar, son derece mantıksız ve saçmalık. Önce karar verin, genetik temelde söz konusu apo B-100 veya LDL reseptör bozuklukları teorisine göre kolesterol veya lipitlerin fazla üretimi söz konusu olabilir mi?...Genetik neden olarak gösterilen gerekçeler (ister apoB-100 ister LDL reseptör mutasyonları) ne olursa olsun, sonuç olarak kandaki LDL partikülleri kanda birikmek ve artmak zorunda kalıyor, bu metabolizma açısından sadece bir zorunluluk. Temel olarak bir metabolizmanın varlığı iki nedene yani anabolizma (yapım)ve katabolizmaya (yıkım) bağlıdır, başka türlü sistem ve canlı mutlaka zarar görür. Lipoprotein metabolizmasını oluşturan sistemin kabul edilen genetik faktörlerine göre, katabolik bölgesi sorunludur. Aksini düşünen ve bilim adamı olduğunu iddia eden kişilerin mantığından kuşku duyarım.

Durumu daha iyi kavramak için bir zamanlar hiç sevmediğimiz havuz problemlerini hatırlayın. Bir tarafta sürekli lipoprotein havuzunu dolduran musluk, diğer tarafta söz konusu havuzu boşaltan musluklar var. Havuzu dolduran musluklarınız normal şekilde çalışıyor. Havuzu boşaltan musluklarda bir bozukluk bir sorun varsa musluklar tıkandıysa ne olur? Elbette havuz taşar! Bütün bunları görmeden nasıl olurda siz havuzu dolduran muslukların akış hızının arttığını söyleyebilirsiniz, bilim mantığı nerede kaldı..Siz de tek parametrede kolesterol veya trigliserit gibi değerleri ölçtüğünüzde (total=toplam) değerleri, partikül çokluğu ve yoğunluğu nedeniyle çok yüksek görüyor, kalp hastalıkları başta olmak üzere tek parametrelik yükseklikleri çeşitli hastalıklarla ilişkilendiriyorsunuz. VE hemen muhteşem bir çıkarımda bulunup, kolesterol ve steroid yapımında görev yapan genlere saldırıyorsunuz...

Aslında kabul gören genetik teorilere göre, kolesterol moleküllerini değil, kandaki partikülleri tedavi amaçlı hedef almanız gerekmiyor mu? Söz konusu genetik mutasyon ve hatalarda kandaki partikül sayıları birim alanda artmıyor mu? Kanda artan sadece kolesterol düzeyi mi? Yoksa söz konusu genetik teoriler yanlış, kanda birim alanda partikül yoğunluğu artmadı mı?

Yoksa birim alanda lipoprotein partikül içerikleri hiç değişmedi, partiküller üzerindeki lipit bileşenlerinin, örneğin partikül üzerinde kolesterol moleküllerinin arttığı mı ifade ediliyor? Size tuhaf gelecek ama evet!..Kanda artmış olan partikül (LDL) yoğunluğu yerine, partikül üzerinde bir bileşen olarak bulunan kolesterolü görüyorlar ve onu tedavi etmeye çalışıyorlar ve işin tuhafı bazıları buna gerçekten inanıyor!l. Total kolesterolünüzü ölçüyorlar ve 'sizin kanda kolesterolünüz yükselmiş siz hastasınız' diyorlar.

Peki ya kanda birikmiş olan partiküller?...

Kanda artan partikül yoğunluğunu, partiküllerin kullanılmadığını, biriken partiküllerin makrofaj adı verilen savunma hücreleri tarafından kandan uzaklaştırılmak zorunda olduğunu, söz konusu (LDL) partiküllerin kandan uzaklaştırılması sırasında, makrofajların kalsiyum salgılayarak (LDL) partiküllerini damar endotelleri arasına hapsettiğini görmüyorlar, göremiyorlar. Onlara göre kandaki partiküllerde suçlu olarak sadece KOLESTEROL var!

Bu durum bana bir temel fıkrasını hatırlatıyor. Temel bilim adamı olmuştur ve araştırma konusu sineklerin kaç ayak üzerinde zıpladığını anlamaktır. Temel sırayla sineğin ayaklarını koparır ve sineğe zıplamasını söyler. Sineğin son ayağıda koptuktan sonra Temel sineğe zıplaması söyler, fakat sinek zıplamaz. Temel araştırmanın sonuç kısmına söyle yazar: 'bütün ayakları koparılan sinek zıplayamıyor, çünkü sineğin ayakları kopunca kulakları maalesef duymuyor'.

Ne muhteşem mantık değil mi?


Temelin fıkrasını basit görmeyin, fıkra benzeri çalışmalarla bilim adamları ne Nobel ödülleri alıyor bir bilseniz!..








2. bölümle devam edecek....

Mevlüt Durmuş
21 Mayıs 2008









Kaynak ve Dipnotlar

[1] Jan Borén et al (2001). The Molecular Mechanism for the Genetic Disorder Familial Defective Apolipoprotein B100. J. Biol. Chem., Vol. 276, Issue 12, 9214-9218, March 23, 2001. (http://www.jbc.org/cgi/content/full/276/12/9214)
[2] S. Bertolini et al (1999). Analysis of LDL Receptor Gene Mutations in Italian Patients With Homozygous Familial Hypercholesterolemia. Arteriosclerosis, Thrombosis, and Vascular Biology. 1999;19:408-418. (http://atvb.ahajournals.org/cgi/content/full/19/2/408)

30 Nisan 2008 Çarşamba

DÜŞÜK KOLESTEROL DÜZEYLERİ VE YAŞLANMA KONUSUNDA AÇIKLANMAYANLAR...


DÜŞÜK KOLESTEROL VE YAŞLANMA KONUSUNDA AÇIKLANMAYANLAR....

"manifesto: çarmıha gerilen molekül ve modern bilimin

kolesterol masalları" kitabından....


Düşük kolesterol ve ölüm oranları konusunda ortaya çıkan bazı gerçekler o kadar derin ve anlamlıdır ki, gerçekten ilaç şirketlerinin ve konuyla ilgili beyin yıkama kampanyalarının etkisinde kalmayan, literatür takip eden, hastalarını düşünen her hangi bir doktor bu aşamada son derece kararsız kalır, ister istemez mesleğinin gereklerini yapmaya çalışırken zorlanır. Çünkü bazı araştırmacıların ortaya koyduğu çalışmalara göre, düşük düzeyde kan kolesterol değerlerinde çok çeşitli nedenlerle ölüm oranları inanılmaz derecede artabilmektedir.[1]

Kolesterolü düşüren ilaçlar (statin) doktorlar açısından gerçekten büyük oranda her açıdan görüntüyü kurtaran ilaçlardır; tek parametrede kolesterolünüz normal düzeyine iner, hastalıkla ilişkilendirilmiş (semptom) kolesterol yüksekliğinden kurtulduğunuzu düşünebilirsiniz, ama söz konusu semptomun ortadan kaldırılmasını ‘tedavi’ olarak algılamanız, tamamen kendinizi kandırmak olacaktır. Çünkü ilacınızı bıraktığınız anda, normal şartlarda kolesterolünüz tek parametrede tekrar yükselecektir. Söz konusu ilacı varolduğunuz sürece kullanacaksınız. Hiçbir hekim ve uzman hastaya yağlı besinlerden ve yağ asitlerinden uzak diyet yaptırıyorsa normal şartlarda, kolesterolü ilaçlarla düşürülüp normal düzeye gelmiş ve daha sonra ilacını bırakmış kolesterolü yükselmeyen hastalara pek sahip değildir.

İlaçlı veya ilaçsız, düşük kolesterol düzeyi ise sanıldığının tam tersine sizin için hastalıkların azalması değil, artması sonucunu hatta ‘ölüm’ olgusunu da çoğunlukla beraberinde getirebilir! Kızmayın, ben değil, istatistikler böyle söylüyor…

Tek parametrede kolesterol yüksekliğinde insanların korktuğu, dolaylı olarak korkutulduğu temel nokta kalp krizine, damar sertliğine ve bir çok hastalığa bağlı olarak ortaya konulan, gizlice insanların şuuraltına kolesterol tepsisinde sunulan ‘ölüm’ olgusu ve korkusu olduğunu daha önce de söylemiştik.

Fakat her şeye rağmen yüksek kolesterol ve ölüm olgusu bazı araştırmacıların ve kardiyologların pek fazla bulaşmak ve konuşmak istemediği son derece çetrefilli bir konudur. Yapılan çok ünlü araştırmalarda dahi, yüksek kolesterol ve ölüm olayları arasında ilişkilendirmeler aslında tam anlamıyla sonuçsuz kalmış, varolan ‘kolesterol teorisi’ ölüm oranlarıyla, karşılaştırıldığında ileri sürülen kolesterol teorisi geçersiz kalmıştır.

Ünlü 30 yıl süren Framingam araştırmasında 753 hastada düşük kolesterol düzeylerinde artan ölüm oranları ortaya çıktı, Forette ve arkadaşlarının 92 hastadaki çalışmasında en az ve oldukça düşük rastlanılan ölüm oranı, şaşırtıcı bir şekilde total kolesterol düzeyleri yüksek olan hastalarda ortaya çıktı, oysa araştırmacılar bu bulguların tam tersini bekliyorlardı. Siegel ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada 551 hastada yüksek kolesterol ölüm ilişkisi çok istemesine, arzu edilmesine rağmen başarısızlıkla sonuçlandı ve hiçbir zaman gösterilemedi.[2]

Bu kadar da değil; Yale Üniversitesi, kardiyoloji bölümünden Dr. Harlan Krumholz[3] düşük kolesterol düzeylerine sahip yaşlı(!) insanların, yüksek kolesterol düzeylerine oranla iki kat fazla kalp krizi geçirdiğini ve daha erken öldüğünü bildirdi. Çok yakın bir zamanda Graziano Onder[4]ve arkadaşları 65 ve 81 yaşlarındaki 6894 hastayı ölçtükleri kolesterol düzeylerine göre çeşitli gruplara ayırmış ve toplam 5 yıl boyunca bu insanları izlemişler.
Sonuç sizinde tahmin edebileceğiniz gibi önceki araştırmalardan çok farklı değil. Yapılan araştırmada tek parametrede kolesterol düzeyi 160 mg/dl’nin altında olan hastaların % 5.2 sinde ölüm olayı görülmüş. Kolesterol düzeyine göre ölüm olayının en az olduğu grubu sanırım az da olsa okuyucu olarak sizlerde merak ediyorsunuzdur. Kolesterol düzeyi 240 mg/dl ve üzerinde olan bireylerde; % 1.7’lik düzeyde en düşük ölüm oranı görülmüş! Sanırım bu konuyu atlayan ve bilmeyen uzmanların, araştırmacıların, ve doktorların bazıları ‘indeks medicus’un başına çoktan oturmuş olmalılar. Açık bir deyimle: kolesterol düzeyi yüksek olan yaşlı insanlar daha uzun, kolesterol düzeyi düşük olanlar ise anlaşılmaz bir şekilde daha kısa ve erken ölüyor!?
Biliyor muydunuz?
Gerçekten hasta bireylere her platformda çekinmeden ve rahatça, ‘yüksek kolesterol öldürür’ diyebilen uzmanlar tarafından kabul edilmesi oldukça zor çalışmalar. Bu ve benzeri bir araştırmayı uzmana direk olarak götürdüğünüzde size bir sürü soru ve sorun ortaya çıkaracaktır. Ölüm ve kolesterol ilişkisinden[5] mümkün olduğunca çabuk kaçmaya çalışacak, olayı sadece kalp krizi-damar sertliği kolesterol ilişkisine getirmeye, umutsuzca kolesterol konusunu ‘kalp damar’ ilişkisinde sabitlemeye çabalayacaktır.

Konuyla ilgili yapılan araştırmaların hemen hemen tümü, rölatif risk, risk faktörü, gelecekte rastlanacak sayı gibi teorik varsayım ve olasılıklara dayanmayan, basit ama tamamen gerçek iki parametrede ortaya çıkıyor. ‘ Hangi nedenle olursa olsun ölen insanların kolesterol düzeyleri beş senelik bir zaman diliminde ortalama hangi düzeydeydi?’ Soru ve cevap bu kadar basit! İleriye doğru gerçekleşme ihtimali olan, spekülatif çalışmalar mı daha gerçekçi, yoksa 5 sene boyunca hastalar takip edilerek yapılmış olan bu araştırmalar mı?

Madem ki yüksek kolesterol, isimlerini bu kitapta tek tek saymakta zorlanacağımız bir çok hastalıkla doğrudan ilişkilendirilebiliyor, madem ki doktorlar insanların plazma düzeyindeki tek parametrede kolesterol yüksekliğine göre hastalık ve hastalık gelişimi için çeşitli kararlar verilebiliyor, teorik varsayımlardan ve olasılıklardan uzak olan, bundan daha açıklayıcı ve net bir bilimsel araştırma olamaz değil mi?

Bu ve benzeri çalışmaları ‘yüksek kolesterol çok zararlı’ diyen uzmanlardan duymak için biraz daha, sanırım üç beş yıl daha beklemek zorundasınız. Çünkü yeni ortaya koyduğumuz kolesterol paradigması tam olarak anlaşılmadan ve tartışılmadan bunların söyleneceğini ben de pek düşünmüyorum. Fakat siz okuyucu olarak ikna olmadıysanız buna benzer çok daha değişik araştırmaları da kendinizde bulabilirsiniz[6] .
Söz konusu araştırmaların sonuçları yaşlanma bilimiyle (Gerontoloji) ilgilenenlerin dikkatini çekse de, bir çok dahiliye uzmanı ve kardiyolog bu konuyla ilgiliymiş gibi görünse de, hastayla baş başa kaldığı uygulama safhasında, benzer araştırmaları nedense dikkate almamayı, kendileri ve meslekleri açısından daha uygun görüyor: ‘…benim işim, kalp damarları ve kolesterol ilişkisi, kolesterol ve yaşlanma ilişkisi beni ilgilendirmez’ diyebiliyor. Bir çok hastalığın özel isimlendirmelerle anılıyor olması da, söz konusu hastalıkların ‘yaşlanma’ olgusundan bağımsız olduğunu asla göstermez, tam tersine normal yaşam sürecinde karşınıza çıkabilecek bütün hastalıkların yaşlanmayla primer (birinci derecede) ilişkisi vardır.
Basit bir anlatımla verecek olursak; canlıların yapısında atomlar, moleküler belirli kurallar ve prensipler içinde gerçekleşen ilişkileriyle yaşamın kendisini oluştururlar. Molekül ve atomların kısa vadede yaşı söz konusu olmasa da, organizma yapısında gerek iç gerekse çeşitli dış faktörlerin etkisiyle yaşamı oluşturan, yaşamın devamını sağlayan molekül ilişkilerde ortaya çıkabilen kopukluk, aksama veya yetersizlikler yaşlanmanın farklı bir yönünü oluşturur. Belli bir süre sonra bu durum canlı yaşamı üzerinde olan etkisini tamamıyla çeşitli organ ve dokular yoluyla hissettirir. Söz konusu hastalıklar çoğunlukla özel adıyla anılabilir, hatta birkaç hastalığı aynı anda ele alan hastalıklar; örneğin konuyla ilgili ‘metabolik sendrom’ dedikleri durum bu konuyla ilişkilidir, yüksek trigliserit, düşük HDL(iyi lipoprotein), tansiyon, böbrek hastalıkları vb bulguların aynı anda ortaya çıkmasına uzmanlar şimdi bir ‘metabolik sendrom’ adı koydular ve öyle devam ediyor. Yaşanan bu ve benzeri olumsuzlukların artan yoğunlukta organizmada birikimi de yavaş yavaş ‘yaşlanma’ adını verdiğimiz olguyu ortaya çıkarmaya başlar. Damar sertliği gerçekleşen insanlarda, yaşlanma olgusu doğal olarak geniş bir alanını kapsıyordur. Bu nedenle ilerleyen yaşlarla ortaya çıkan çok çeşitli hastalıklar ve yaşlanma arasında bağıntılar kurmak aslında hiç zor değildir.

Bu durum, bazıları kabul etmekte zorlansa ve itiraz etse de kolesterol molekülü içinde geçerlidir, çünkü kolesterol organizmanın tümünden bağımsız bir molekül değildir. Bilinen veya bilinmeyen bir alanda organizmanın isteyebileceği kurallara göre, organizma içindeki moleküller kendine düşen rolünü oynar ya da artık sıkıldım oynamıyorum der!.

Kolesterol ile ilgili yaşanan, bir çoğumuza karmaşık görünen süreç, insan yaşamının bu evresinde ortaya çıkan kaçınılması zor bir evresi olabilir. Bunun anlamı şudur: Eğer damar sertliğini oluşumunda her hangi bir molekülün tek parametredeki yüksekliğinin etkili olduğu iddia ediliyor, söz konusu kolesterol molekülümüz üzerinden hastalıklar hakkında karar verebiliyor ve hastayı tedavi yoluna gidiliyorsa, kolesterol molekülünün normal olarak ‘yaşlanma ve ölüm’ ile de ilişkili olması gerekir değil mi?. Bunun aksini düşünmek ve iddia etmek biraz ‘bilim maskeli’ saçmalık olmaz mı?

Şimdi öne sürülen düşünceler ışığında bilgilerimizi, sentezlemeye ve bir karar vermeye çalışalım; sizce yüksek kolesterol öldürür mü?

Yüksek kolesterolün risk olduğu bir çok araştırmacı tarafından söyleniyordu ve siz bunu bu şekilde biliyordunuz. Size gösterilen bazı istatistik çalışmaların sonuçları da elbette bunu böyle gösteriyor, çoğu doktor ve uzman risk olduğunu söylüyordu.

Fakat Graziano Onder grubunun ‘kolesterolün masum olabileceğini’ düşündüren bu benzeri çalışmalardan sizin haberiniz var mıydı? Söz konusu araştırmacıların yaptığı da istatistiksel olarak oldukça anlamlı, değerlendirilmesi gereken çalışmalar değil mi?

Şimdi ne olacak, yaşlı annenize yada babanıza kolesterol düşürücü vermekle iyi bir şey yaptığınızı, onların hayatını ve yaşam süresini uzattığınızı, artık kalp krizi geçirmeyeceğini mi sanıyorsunuz?

Bizlerde yaşlanacağız veya yaşlandık! Yaşlanmış anne ya da babanıza verdiğiniz veya vereceğiniz kolesterol düşürücü ilacı, söz konusu araştırmaları bile bile, bu andan itibaren rahatça, gönül rahatlı içinde verebilir misiniz?

Elbette kahin veya falcı değiliz: Fakat şimdi olmasa bile ilerleyen bir zamanda sizin de kolesterolünüz % 30 ihtimalle yaşlanmaya başladığınızda yükselecek! Belki de şimdiden düşünmeye başlamalısınız: Siz kendiniz böyle bir durumla karşılaştığınızda ne yapacaksınız?
Yaşlı insanlara hala kolesterol düşürücü ilaçlar vermeye ve ‘yüksek kolesterol sizi öldürür’ masalını anlatmaya devam mı edeceğiz!
Söz konusu ‘kolesterol ve ölüm oranları arasındaki’ araştırmaları yapan araştırmacılar yalan mı söylüyor?

Kolesterol ile ilgili varolan bu ve benzeri çalışmaları, araştırmaları, bir çok akademisyen ve uzman gibi görmezlikten, bilmezlikten gelmek bilimsel düşünce olarak kabul edilebilir mi? Bence hayır!
Kaynaklar

[1] Dj. KOZAREVIC et al (1981). SERUM CHOLESTEROL AND MORTALITY. THE YUGOSLAVIA CARDIOVASCULAR DISEASE STUDY. American Journal of Epidemiology Vol. 114, No. 1: 21-28
[2] U. Ravnskov (2003). High cholesterol may protect against infections and atherosclerosis. Q J Med 2003; 96: 927-934
[3] http://www.westonaprice.org
[4] Graziano Onder et al (2003). Serum cholesterol levels and in-hospital mortality in the elderly. The American Journal of Medicine Volume 115, Issue 4 , September 2003, Pages 265-271
[5] Elaine N. Meilahn (1995). Low Serum Cholesterol Hazardous to Health? Circulation. 1995;92:2365-2366.
[6] Annelies NE Neverling-Rijnsburger et al. Cholesterol and all-cause mortality in Honolulu. The Lancet.2001; 358 (9296): 1905-1906

5 Nisan 2008 Cumartesi

Kolesterol hapını kim yutturuyor?

Kolesterol hapını kim yutturuyor?

http://www.takvim.com.tr/2008/03/23/pap133.html

Gereksiz kullanılan kolesterol ilaçları, iktidarsızlıktan erken bunamaya kadar bir dizi yan etkiyi beraberinde getiriyor. Peki herkes hasta mı, yoksa bütün bunlar ilaç üreticilerinin pazarlama taktiği mi?





Ezber bozan sözler



Gazi Üniversitesi'nden Uzman Biyolog Mevlüt Durmuş, kolesterolün vücuda gerekli olduğunu savunarak sorunun kolesterolde değil kolesteroldeki partikülerde olduğunu söylüyor. İstanbul Üniveritesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden Metabolizma ve Beslenme Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Aydın da kolesterolle ilgili beslenme ezberlerini bozuyor. Aydın, tereyağın kolesterolü yükseltmediğini söyleyerek, "Tereyağ tüketilirken kalpten ölümler azdı" diyor. Balık yağının, yüksek kolesterolü, ilaçlardan daha sağlıklı olduğunu da şöyle savunuyor: "Kolesterol düşürücü ilaçlar yan etkiye sahipken balık yağı hem yan etkisiz hem de daha ucuz."

Durmuş'un çarpıcı iddiaları şöyle:
Kolesterol değerleri aşağı çekilmeye çalışılıyor.
Kolesterol düşük olduğu zaman uzun yaşayacağı inancı aşılandı.
Korkutma kampanyalarıyla 'kolesterol fobisi' oluşturuluyor.
Araştırmalar; düşük kolesterol düzeylerinde ölüm oranlarının arttığını göstermekte. Kolesterolü yüksek olanlar daha uzun yaşama potansiyeline sahip.
10 kişiden 4'ünün kolesterolü ilerleyen yaşlarda artacak ve ömür boyu ilaç kullanmaya mahkum edilecek.
Zeka geriliği, iktidarsızlık, kas ağrısı, kolesterol düşürücülerin yan etkilerinin sadece bilinen ve görülen tarafıdır.

Kolesterol bilmecesi kördüğüm!

Gündemden sessiz sedasızca geçen "Yasaklanan kolesterol ilacı Ezetrol" haberinin ardından tıp dünyası, ikiye bölündü. 'Yüksek kolesterol hastalığı ilaç sektörünün yarattığı bir fobidir' diyen de var, 'İlaçsız asla olmaz' da....


Neredeyse her evde "kolesterol hastası" varken kolesterol ilaçları da en çok kullanılan ilaçların başında. Dünyada 25 milyon dolarlık pazar payına hakim olan bu minik hapların, kalp hastaları için gerçekten de hayat kurtarıcı olduğu bir gerçek, peki diğerleri? Önce uyaralım; sorular ve cevapları pazar keyfinizi kaçırıp sinirlendireceğinden kolesterolünüzü yükseltebilir ama siz yine de kolesterol haplarına sarılmayın. Çünkü gereksiz kullanılan kolesterol ilacı iktidarsızlıktan erken bunamaya, kas hastalıklarından karaciğer rahatsızlıklarına kadar pek çok yan etkiye sahip.



YOKSA BU BİR EFSANE Mİ?


"Yüksek kolesterol korkusu"nun ilaç sektörünün pazarlama stratejisi olduğu iddiaları dile getirilirken bir diğer iddia da kötü kolesterol eşiğinin düşürülme nedenlerinin ilaç firmalarının pazarlama taktiği olduğu... Bu iddianın sahiplerinden biri olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları bölümünden Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, kolesterolle ilgili bugüne kadar bilinen tüm ezberleri bozacak açıklamalar yapıyor. "Kolesterol tek başına tedavi gerektiren bir hastalık değildir" diyen Prof. Dr. Küçükusta; kolesterolün ilaç sektörünce yaratılan bir fobi olduğunu söylüyor. Bir diğer iddia da Uzman Biyolog Mevlüt Durmuş'tan.

'TEK BAŞINA BİR HASTALIK DEĞİL'

Kolesterol düşürücü ilaçlarının yasaklanması için Sağlık Bakanlığı'na çağrıda bulunan Durmuş, şunları söylüyor: "Kolesterol değerleri sürekli aşağılara çekilmeye çalışılıyor. Amerika'da 40 milyon kişi bu ilacı kullanmak zorunda bırakıldı. 40 yaşını geçen bireylerin yarısının kolesterolünün yükseleceğini düşünürseniz, ilaç şirketlerince ortaya koyulan oyunun boyutunu da anlamanız mümkün.

"SIRADA REFLÜ VE DEPRESYON MU VAR?

Türkiye Kardiyoloji Derneği Başkanı Prof Dr. Çetin Erol ise iddiaları yalanlıyor. Kötü kolesterol eşiğinin kişiye göre değiştiğini söyleyen Prof. Dr. Erol "İlaçsız olmaz" derken Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbnii Sina Hastanesi Kardiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sadi Güleç de meslektaşını destekliyor. İddiaların bilimsel dayanağı olmadığını söyleyen Prof. Dr. Güleç, "İddia edildiği gibi olsaydı Amerika bunu kullanmazdı. Amerikalılar harcadığı paranın karşılığını almazsa para harcamaz" diyor. "Kolesterol hastalığı" iddia edildiği gibi bir korkutma kampanyasıyla yaratıldıysa reflü, kemik erimesi ve depresyon da tartışılması gereken efsaneler sırasına girebilir.

Kardiyolaglar yalanladı

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbni-i Sina Hastanesi Kardiyoloji Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Sadi Güleç ise iddiaları şöyle yalanlıyor: "Kolestrol ilaçları Amerika'da çok fazla kullanılıyor. İlaçlara para harcadıkları zaman daha az kalp krizi geçiriyorlar. Bir defa kalp krizi geçirdiyse mutlaka kolesterol eşiği 100'ün altında olmalı. Risk faktörleri taşıyorsa kolestrolün 130'un altında olması şart. Ama her insan için 160'ın üstündeyse; bu risk taşıyor demek. Kalp krizi geçiren kişilerin 1 gün önceden şikayeti olmuyor, kolesterol damar duvarlarında birikmiş oluyor." Prof. Dr. Güleç kolesterol düşürücü haplarla ilgili iddiaların bilimsel dayanağı olmadığını savunuyor. Prof. Dr. Güleç şöyle devam ediyor: "Bu konuyla ilgili bilimsel deneylerle kanıtlanmış bir sürü çalışma var. Kolesterol yüksekliğinin tehlikeli olduğu bir anda söylenmemiş, uzun yıllar çalışma yaptıktan sonra ilaç uygulanmasına geçilmiş. Bu iddiaların bilimsel denetimi yok. Mantık yürüterek bir yere varamazsınız." Türk Kardiyoloji Derneği Başkanı Kardiyolog Prof. Dr. Çetin Erol da iddiaları reddederek ekliyor: "Kesinlikle yanlış. Normal bir insanın kolesterol eşiğinin 160, kalp hastalarında 100 olması gerekir. İlaçsız olmaz."


HABER: BERİL ÖZCAN

MEVLÜT DURMUŞ'UN HABER HAKKINDAKİ YORUMU:

BU HABERLE İLGİLİ OLARAK İLERLEYEN YAŞLARDA HATIRLAYACAĞIM TEK ŞEY ' MANTIK YÜRÜTEREK BİR YERE VARAMASSINIZ' SÖZÜ OLACAKTIR. (UMARIM YANLIŞ YAZILMIŞ, BÖYLE BİR ŞEY SÖZ KONUSU BİLİM ADAMLARINCA SÖYLENMEMİŞTİR). BENCE BİLİM VE TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ (TKD) ADINA SON DERECE TEHLİKELİ VE TALİHSİZ BİR AÇIKLAMA. ÇÜNKÜ MANTIK VE MATEMATİGİN OLMADIĞI YERDE ZATEN BİLİMDEN SÖZ EDEMEZSİNİZ...BİLİM ADINA YAPILAN HER OLGUDA ÖNCE MANTIK YÜRÜTÜLMEK ZORUNDADIR, MANTIKSIZ KONULARLA ZATEN BİLİMİN İÇİNİ DOLDURAMASSINIZ, BİR YERLERDE MANTIGA MUTLAKA ÇARPAR VE TOSLAR...

KEŞKE ÜNİVERSİTELERDE POZİTİF BİLİM DALLARINDA AKADEMİK KARİYER YAPANLAR DA ZAHMET EDİP BİLİM FELSEFESİ VE MANTIK DERSLERİ ALABİLSELER... O ZAMAN BİLİM ADINA NELERİ KAÇIRDIKLARINI BELKİ GÖREBİLİRLERDİ.

2 Mart 2008 Pazar

DÜŞÜK KOLESTEROL VE KANSER İLİŞKİSİ, KARDİYOLOGLARI VE İLAÇ ŞİRKETLERİNİ ÜZECEK!....




DÜŞÜK KOLESTEROL VE KANSER İLİŞKİSİ, KARDİYOLOGLARI ÜZECEK!....

Dünyanın sayılı bilimsel dergilerinden Journal of the American College of Cardiology’ de Dr. Richard H. Karas ve arkadaşları[1] tarafından yayınlanan bir makale, yıllardır tartışılan fakat kardiyoloji uzmanlarınca adeta yok sayılan bir konuyu yeniden gündeme getirdi: “Düşük kolesterol düzeylerinde kanser olguları neden artıyor?”.

Söz konusu sorunun arkasından ise sorulacak basit soru şudur: “ Kolesterolü düşük ya da ilaçlarla kolesterolü düşürülmek istenen insanlara söz konusu kanser riskinden söz ediliyor mu?” Elbette hayır… Kolesterolü düşük veya düşürülmek istenen insanlara bu riskten hiç söz edilmiyor!. ‘Kanser ve düşük kolesterol’ gibi bir risk faktörünü ciddiye almayan kardiyoloji uzmanları, statin türevi ilaçların yan etkilerini ise ‘aspirin’le karşılaştıracak kadar bilimden uzaklaşıyorlar.

Madalyonun diğer yüzünde ise onkoloji (kanser bilimi) alanında kolesterol düşürmek için kullanılan statinlerin, bazı kanser türlerinde olumlu etkileri bu alanda çalışan insanları heyecanlandırıyor, kanser hastalarında yaşam kalitesi artabiliyor. Fakat onkoloji (kanser) uzmanları ve kardiyoloji uzmanları biraraya gelip bu sorunu tartışmıyorlar. Yaşlılarla kan kolesterol düzeyi düştükçe ölüm oranları artıyor; fakat Türkiye'de bunu sorgulayabilen gerontoloji (yaşlanma bilimi) uzmanları ortada görünmüyor...Kolesterol üzerinde sayısız spekülasyon varken kimse ortada yok!.Peki bu nasıl olabilir?..

Ben ve benim gibi düşünenler çok söyledi, Sağlık Bakanlığını uyardı. Gelecekte tekrar söyleyecekler. Bundan sonrasını bir yıl önce şubat 2007 yazılan bir kitaptan takip etmek daha yerinde olacaktır…

“…….İnsanları korkutup telaşlandıran ölüm olgusu ve kolesterol ile ilişkisi sanıldığı gibi tek parametredeki kolesterol yüksekliği ile hiçbir şekilde net olarak bağıntılı değildir. Fakat tedavi sırasında sizlere lipidiler ve kolesterol öyle anlatılır ki; kolesterol ve lipitlerinizi düşürdüğünüzde daha fazla yaşayacağınız düşüncesi özel bir itinayla vurgulanmaya çalışılır.


Çeşitli ilaç şirketlerinin konuyla ilgili ürünlerine dayalı reklam kampanyalarının desteklediği araştırmalar tekrar tekrar gündeme gelir.


Özellikle kolesterol düzeyini düşürmek için kullanılan ‘statin’[2] temelli haberler ilginç bir şekilde, adeta ışık hızında yayılma yeteneğine sahiptir (?). Haber anında bütün dünya ülkelerinin medyalarına aynı anda yansır ve yayınlanır. Örneğin: Kolesterolü düşüren statinlerin çeşitli kanser türlerine de iyi geldiği iddia edilir önce ve birkaç yıl boyunca kanser hastalarında bol miktarda statinler kullanılırlar. Haber yayınlandığında ilaç satışlarında kısa süreli bir artış meydana gelir ve kanser hastalığı ile gerçekten de ‘ölümüne’ boğuşmak zorunda kalan hastalar, doktorlar ve araştırmacılar hızla bu ilaçlara akın eder. Daha sonra yapılan araştırmalar statinlerle kanser arasında hiçbir ilişki olmadığı ve statinlerin kanser tedavisinde etkili olmadığını söylese[3] de, bu sırada geçen zaman başkaları lehine çalışır; ilaç şirketlerinin karlarını ikiye üçe katladığı dönemler yaşanır.


Fakat bunun yanında kolesterol seviyesini düşürmek için statin kökenli ilaçları kullananlarda istatistik olarak kanser vakalarının[4] çok fazla olmasıyla, kolesterol düşürücü ilaçların kanser yapıcı özelliklerini anlatan yazılara[5] medya, uzmanlar ve bazı araştırmacılar hiç ilgilenmezler. Bu bulgular çoğu zaman, tartışma bazında akademisyenler arasında kalır ve insanlara da ulaşamaz veya bilinçli olarak ulaştırılamaz!


‘Kolesterol düşürmek için statin kullanan insanlarda daha sık kanser hastalıkları görülebilir’ düşüncesine gelmeden önce, söz konusu kolesterol düşürücü olarak kullanılan statinlerin bazı kanser hastalarında nasıl olup ta iyi sonuçlar verebildiğini gösteren çeşitli araştırmalara[6] biraz değinmek gerekiyor. Statin ve kanser konusunda olumlu ya da olumsuz bir yığın araştırma, doğal olarak insanların kafalarını karıştırıyor.


Bu konuyu kavrayabilmek, konunun ilerleyen bölümlerindeki mantık zincirini oluşturmak ve pekiştirmek adına, konuyu ilk konular arasına almamız bu nedenle kaçınılmaz bir zorunluluk. Çünkü doğru düşünceler, sadece doğru düşüncelerin varlığında ortaya çıkmaz, yanlış bir düşüncenin neden yanlış olduğunu tamamıyla anlayabilirseniz, doğru düşünce kendi zihinlerinizde düşündüğünüzden çok daha iyi netleşecek, daha çabuk şekillenecektir. Yanlış bir düşüncenin, neden yanlış olduğunu kavrayabilmek, doğrulara ulaşmanın sadece farklı bir yoludur.


Aslında yapılmakta olan ‘kanser ve statinler’ araştırmalarının bizzat kendileri, neden sadece kolesterol düşürmek için bu ilaçların kullanılmaması gerektiğini gösteren en iyi örneklerden biridir. Sadece kolesterolü düşürmek için hastalarına statin kullandıran bazı doktorlar, statin ve kanser araştırmalarını genellikle takip etmek istemezler. Neden mi?


Kolesterolü yüksek hastalara verilen statin temelli ilaçların, aynı zamanda kanser hastalarında da kullanıldığını size söylemiş olsalar, bu konuda neler düşünmeniz gerekir? Hayır bence bu durumu olumlu karşılamak, söz konusu düşünceyi bilim adına alkışlamak tamamen saçmalamaktır. Yani ‘ben statin kullanıyorum, artık hem kolesterolüm düşüyor hem de kanser riskini[7] azaltıyorum düşüncesi’ mantık sınırlarının oldukça dışında kalır. Bu durum statin temelli ilaçların gücünü değil, tam tersine güçsüzlüğünün işaretidir, kolesterolü yüksek hastalarda bu ilaçların kullanılmaması gerektiğini göstermektedir. Nasıl mı?


Statinler bilindiği gibi kolesterol sentezinin (mevalonat) bir aşamada durmasını sağlayan ilaçlardır ve hücrenin temel steroid oluşumunu, kolesterol molekülünün oluşmasını teorik olarak hücre içinde engeller. Kolesterol ise en temelde hücre zarının vazgeçilmez temel yapısal bileşenidir. Şayet önceleri iddia edildiği gibi ‘statinler kansere iyi geliyor’ araştırmaları çok uzun süre devam etse, geri adım atılmasaydı ve gündemde kalmış olsaydı oldukça farklı sorunlar ortaya çıkardı.


Gelecek günlerde ‘bu ilaçlar kansere iyi geliyor’ şeklindeki yayınlar devam ederse mutlaka bazı sorular sorulmak zorundadır. Böyle bir durumda akla gelen ilk soru, statinlerin kanserli hücreler dışında kalan, sağlıklı hücrelerin yapısını nasıl etkilediğidir.


Öyle ya statin ve kanser araştırmaları yapılıyorsa, kanser olmayan sağlıklı hücrelere statinlerin etkisi daha da ciddi bir şekilde de sorgulanması gerekmez mi sizce? Bizce evet, kanserli hastalarda statinler kullanılacaksa, söz konusu ilaçların sağlıklı hücrelere ne yaptığı sorgulanacaktı! Bir ilaç kanseri engelliyorsa, aynı zamanda kanser de yapabilir miydi!...
Kaldı ki kolesterolün masum olduğunu düşünen araştırmacılar uzun zamandan beri kolesterol düşürücü olarak statin türevlerini kullananlar insanlar arasında kanser vakalarının arttığı üzerinde oldukça ısrarlıydılar ve ilginç olan onlarda elde ettikleri bulgularda da son derece haklıydılar! Düşük veya ilaçla düşürülen kolesterol düzeylerinde damar sertliği hastalığı bir an için bunların dışında tutulsa bile, kanser dahil bir çok hastalığın artabileceğini, değişik nedenlerle ölüm olaylarının (mortalite) arttığını gösteren sayısız bulgu da gerçek anlamda ‘statinleri seven’ araştırmacıları oldukça zor durumda[8] bırakıyordu. Fakat ısrarla kolesterolü yüksek olan hastalarına statin öneren bazı uzman ve doktorlar, bu konuyla pek ilgilenmek istemiyor ve tartışmaktan sürekli kaçıyorlardı.


Statin üreten bir ilaç fabrikanızın olduğunu düşünün şimdi: Statin kullanan, lipitleri ve kolesterolü yüksek sağlıklı bireyler mi size daha çok parasal getiri sağlar, yoksa kanser hastaları mı? Sizce hangi grubun sürekli olarak ilaç, özellikle statin kullanma potansiyeli daha yüksek? Ben olsam ilaç kullanma potansiyeli en yüksek olan hasta grubunu elde tutmaya çalışır, bu gruba daha çok yoğunlaşırdım ki, şu an onlarda bunu yapmaya çalışıyorlar. Kolesterolü yüksek olan hastalara oranla, kanser hastaları oldukça az bir grubu oluşturuyor, şayet statinler kanser ilacı olursa şirketlerin satışları ve gelirleri azalacak!...


Statinler ve kanser araştırmaları, düşünüldüğü gibi gerçekten en azından kanserin bazı türleri için ‘doğru ise’, statin ilaçları kanseri hangi mekanizma ile etkileyebilirdi ki? Statinler sürekli bölünen kanserli hücrelerde DNA’ların oluşumunu bilindiği kadarıyla, direkt ve doğrudan etkilemiyordu!


Peki statinler kanser türlerinin en azından bazılarına iddia edildiği gibi gerçekten de etkiliyse ki, ben bazı gerekçelerle öyle olabileceğine inanıyorum, bu mekanizma bilimsel olarak nasıl açıklanabilirdi? Hücre içinde, bilindiği kadarıyla, statin türevi ilaçlar primer olarak sadece teoride steroid sentezini yani kolesterol molekülü oluşumunu etkileyebilirdi. Bu durumda da sürekli bölünen ve çoğalan kanserli hücrelerin, hücre zarındaki kolesterol oluşumu ve kolesterol kullanımı engellenirdi elbette! Başka türlü kontrolünü kaybetmiş hücre çoğalmasını (kanseri[9]) statin ilaçları nasıl durdurabilirdi?


Statin adı verilen ilaçlar; kanserli hücreleri öldürebiliyorsa, normal sağlıklı hücreleri de öldürüyor olabilir miydi? Elbette, bu bir sır değil! Bunu aslında bütün doktorlar biliyor…
Bütün bu yapılan çalışmaların fantezi tarafına bakıldığında ise kafanızda çok farklı düşünceler ve yorumlar kendiliğinden beyninizde canlanır ki; bu konuda biraz yorum yapmaya bizimde hakkımızın olduğunu düşünüyorum.


‘Hem statinler kolesterol düşürmek için kullanıldığında kanser yapabilir, hem de statinler kanseri olan hastalarda, kanseri önler diyen araştırmacılar haklı olabilir ’ diyecek olursam, bana oldukça fazla kızacaksınız ve beni yalakalıkla veya ‘oportünist’ olmakla suçlayacaksınız. Ama kızmadan ve yargılamadan önce bir kez de olsa dinleyin lütfen!…


Statin adı verilen kolesterol sentezini durduran ilaçları şayet organizmada bulunan sağlıklı olan hücreleri, dokuları ve organları etkilemeden, sadece bakteri zarına etkili bir çok benzer antibiyotiklerde olduğu gibi, doğrudan kanserli hücrelere ve dokulara yönlendirebilecek olursanız, statin-kanser ilişkisi gerçekten hasta lehine olumlu ve mükemmel sonuçlar verebilecek şekilde gerçekleşebilir. Hayır, şaka yapmıyorum, bu konuda ciddiyim. Statinlerin kanserli doku ve hücrelere doğrudan yönlendirilebileceği teorik mekanizmalar üzerinde düşünülüp, pratik olarak uygulama imkanı bulunduğu zaman kanser hastaları adına statinlerden gerçekten olumlu sonuçlar bekleyebilirsiniz. Kanserli bir hücre sürekli çoğalıyorsa, hücre zarında ve hücre metabolizmasında da kolesterol molekülü olmak zorundaysa, kolesterol ve steroid sentezini sürekli bölünen (kanserli) hücrelerde durdurabilirseniz, kanserin gelişimini de teorik olarak durdurmuş olursunuz, bunu kavramak için mutlaka dahi olmaya gerek yok!


Bu durumda kanser hastalarının iyileşmesi olasılığı da dahil, hastanın en azından daha iyi bir durumda olması bu gün olmasa bile bir gün mutlaka sağlanabilecektir! Bence onkoloji (kanser bilimi) uzmanları bu konuda hemen çalışmaya başlamalı, fakat statinleri doğrudan kanserli doku ve hücrelere yönlendirecek mekanizmalar üzerinde düşünmeye başlamalıdırlar! Hayır amacım ukalalık yapmak değil, biraz konu üzerinde gerçekten düşünmenizi sağlamak!


Bütün kanser hastalarına ağız yoluyla (oral) tabletlerle statin vermek; tıptı parmak ucu büyüklüğündeki ki bir tümör için bütün vücuda, bütün organizmaya radyoterapi[10] vermekle (ışınla tedavi) aynı anlamı taşır ve bundan sakınmakta gerçekten fayda var!?


Radyoterapi alanında çalışan gelişmiş laboratuarlar artık kanserli hastanın organındaki kanserli bölüme göre yapılandırılmış kalıplarla çalışmaya başladılar bile, bütün vücuda ışın vermiyorlar, bu daha güvenli.. Diğer türlü yapılan ışınla tedavi, bir bölgedeki hücreleri öldürerek (!) kanser hastalığını durdurup hastalığı tedavi ederken, radyoaktif ışınlar farklı bölgelerdeki hücre yapılarını bozarak yeni kanser odakları oluşturabilir!. Günümüz doktorlarının hepsi bu durumu mutlaka bilir. Çünkü, radyasyonun kendisi hücre yapısını ve DNA’yı bozması nedeniyle zaten kanser yapıcı (kanserojen) özellik taşır. Kanserli doku ve hücrelere ışın (radyoterapi) verdiğinizde hücrenin gelişimini, bölünme ve çoğalmasını engelleyebilir; daha doğru deyimle kanserli hücre veya dokuları öldürebilirsiniz. Fakat sağlıklı hücrelere radyasyon, yani ışın verdiğinizde, kanserli hücreler ortaya çıkarırsınız!


Radyoterapi olayında gerçekleşen durumun benzer mekanizması, şaşırtıcı olsa da statinler için geçerli (?). Bu konuyu tartışmak bile gerçekten komik çünkü hemen hemen her uzman ve doktor kolesterol düşürücü olarak kullanılan statinlerin hücre öldürücü özelliğini zaten bilir, bilmek zorunda; ama bu durum hastalara nedense hiç söylenmez. ‘Size kolesterolünüzü düşürmek için verdiğim bu ilaç, aynı zamanda, hücre öldürücüdür (sitotoksik) kanser ilacı olabilir ve bu sizi kanserden de koruyabilir’ düşüncesi, gerçekten komik olur, hiç kimse gülmese de, ben bu duruma -lütfen kimse alınmasın kahkalarla- gülerim…


Peki statin türevi ilaçlar hücre çekirdeğinin bölünmesine etki ederek söz konusu kanserli hücreleri öldürebiliyorsa ki, bunu da mutlaka savunanlar olacaktır, böyle bir durum kanserli hastalar lehinde çok olumlu bir durum gibi görünüyor olsa da; kanseri olmayan sadece kolesterolünü düşürmek isteyen hastalar için durum gerçektende çok daha vahim boyutlarda olacaktır. Sadece kolesterol düzeyini düşürmek için ilaç kullananlar insanlar adına, hep birlikte umalım ki, statin türevi ilaçların DNA ve genetik mekanizmalar üzerinde birincil etkileri olmasın, etki mekanizması sadece steroid ve kolesterol sentezini durdurmakla sınırlı olsun?!


Bir başka soru: Kolesterolü yüksek olduğu için statin kullanan insanlarda kanser vakalarında artış olur mu?


Söz konusu statinlerin, yeni kanser odakları da ortaya çıkabileceği olasılığının en iyi göstergesi, yapılan statin ve kanser araştırmalarının bizzat kendisidir demiştik, bizce başka ve ayrıca bir kanıt ve tartışma gerektirmez! Yine de açıklamaya çalışalım.


Kolesterol düzeyi statin ilaçlarının etkisiyle azalınca sağlıklı olacağını düşünen insanlar, sanıldığının tam tersine yepyeni kanser odaklarına istatistiksel olarak sahip olabilirler[11], kendi sağlık durumlarını olduğundan daha trajik bir hale getirebilirler, bunu iddia edilen araştırmacılar da vardır.


Kolesterolü bu ilaçlarla düşürülmüş bireylerde daha sık kanser vakaları görülebildiğini iddia eden Uffe Ravnskov gibi bazı araştırmacıların olmasının temel mantığını okuyucu olarak kavrayabildiniz değil mi?


Söz konusu durumun ve sağlıklı fakat sadece kolesterolünü düşürmek için bazı mantarlardan[12] izole edilmiş statin türevi ilaçları kullanan kişilerde ne anlama geldiğine isterseniz okuyucu olarak bu aşamada sizler karar verin! Hala kolesterol yüksekliği için statin kullanmakta kararlıysanız ve bu konuda ısrar ediyorsanız bu aşamadan, yani bu satırları okuduktan sonra yapacağınız seçimler tamamen sizin kendi tercihinizdir.


Statin ve kanser araştırmalarına bazı kardiyoloji ve dahiliye uzmanlarının kulakları tıkayıp, kolesterolü yüksek olan insanlara statin verilmesi ve söz konusu ilaçların yan etkilerine hala küçümseyerek bakması, işte bu nedenle hiçte (en azıdan kendi adıma) hiç hoş karşılayamadığım, affedilmesi zor bir durumdur.


İşte sizler için ortaya koyduğumuz yeni düşünce, değişik bir bakışla iki farklı paradoks! İki farklı paradigma! İstediğinizi seçmekte ve düşünmekte okuyucu olarak tamamen özgürsünüz!
Unutmayın bu kitap bir manifesto, kabul veya reddetmek sizin sadece ve sadece kendinizi ilgilendiriyor. Bazen ne düşündüğünüz değil, nasıl düşündüğünüz gerçekten önemlidir!


Özellikle günümüzde kolesterol konusunda yapılan araştırmaların çoğu birbirine yakın-benzer görüşlere odaklıdır. Farklı düşünmeniz, farklı düşünseniz bile bunu bilimsel bir platformda dile getirmeniz çeşitli nedenlerden dolayı zor hatta imkansızdır. Bir çok kurumu, kuruluşu, şirketi ve bir çok konusunda uzman sayılan kişiyi zorunlu olarak karşınıza almanız gerekir. Siz ayırım yapmadan bir genel olarak uygulamadaki yanlış gördüğünüz bir durumu bilimsel olarak teori temelinde eleştirmeye çalışıyorsunuzdur, fakat söz konusu uygulamaları yapanlar, çoğunlukla sizin sunduğunuz verileri değerlendirmeyi düşünmek yerine: kendilerinin eleştirildiğini noktaları ısrarla ön plana taşır. Olayı tamamen kişiselleştirir ve söylemeye çalıştığınız her şeyi bireysel anlamda kendilerine, mesleklerine saldırı olarak algılar, hemen savunmaya geçerler:’…biz yanlış yapmıyoruz. Sen yanlış düşünüyorsun! Sen kendini ne sanıyorsun vs vs’ uzar gider tartışma, yeni düşünceler üretmek yerine, bir şeyler söyleyip birilerine bağırınca tuhaf bir şekilde tatmin olurlar. Bilim açısından sizin söylediklerinizin çoğu sadece bu nedenle kişilikler, hırslar ve tutkular ön plana taşınmak istendiği için asla dikkate alınmaz. Bu nedenle okuyucu olarak içiniz rahat olsun, bu konuda bilimsel çalışmalar büyük bir ihtimalle yapılmayacak.
Başka nedenlerde var. Bu çalışmaları yapmak için her şeyden önce, deneylerde kullanacağınız statin türevi için, ‘patent yasası’ gereği söz konusu ilaç fabrikasından, araştırma yapmak isteyenler yazılı bir izin almak zorundalar. İlacın aleyhine çıkacak bilimsel sonuçlar ise, ilaç fabrikası sizinle anlaşma yapmış ve araştırmanıza destek vermişse, hiçbir zaman bilimsel bir dergide (patent yasası nedeniyle) yayınlanamaz…


Örneğin konuyla ilgili hiçbir uzman statin ilaçlarını direkt olarak kanserli doku örneklerine vererek, bu paradoksal durumu (sitolojik) hücre kültürlerinde test etmek araştırmak istemez çünkü muhtemelen bu teorik deney çok önceden statin üreten çeşitli ilaç şirketleri tarafından araştırılmış fakat sonuçları yaygın bir şekilde insanlara ve doktorlara açıklanmamıştır. Yapılan araştırmalar da başka bir zaman yayınlanmak üzere yüksek bir rafa kaldırılmıştır. Bu ilaç şirketlerinin kasalarında, ilerleyen bir zamandaki ‘kanser ilacı olacak’ notuyla birlikte bu çalışmalar bir köşeye mutlaka ayrılmış olmalıdır. Yeri ve zamanı geldiğinde, yani kolesterol düşürmek için statin kullanımı bittiğinde, söz konusu kanser çalışmalar bütün bilimsel dergilerde tek tek yayınlanacak, kolesterol düşürmek için olmasa da, statinler kanser hastaları için mutlaka kullanılacaktır.


Hala statinlerle yüksek kolesterolünüzü düşürmek istiyor musunuz? Kolesterolün düşük ve normal olması sizler için gerçekten iyi mi?


Damar sertliği, kalp krizi gibi hastalıklarla ilişkilendirilen yüksek kolesterolün, hastalıklardan bağımsız ölüm oranlarıyla karşılaştırılmasının defalarca yapıldığını söylersek, bu durumda okuyucu olarak nasıl bir sonuç bekleyebilirsiniz?


Bu konudaki, yani ‘yüksek kolesterol düzeyi’ ve ‘ölümler’ konusundaki bazı gerçekler ve bazı araştırmalar, tartışmalı olsa da, sizin düşündüğünüzden oldukça farklı sonuçlar ortaya çıkarmıştır. İşin uzmanlarının çoğu, kolesterol yüksekliği ve uzun yaşam ilişkisindeki kafa karıştıran araştırmaları bildiği halde dikkate almamayı, üstelik bir de size haber vermemeyi tercih etmektedir.


En azından kolesterol düşürücü ilaç alacağınız zaman, kendinize bir iyilik yapın, bir bilgisayara bulun ve internet arama motoruna sadece iki sihirli kelime girin; ‘cancer statin’. Statin almadan önce, yazılanlar üzerinde bir kez daha, ama mutlaka kendiniz düşünün!


Düşük kolesterol ya da ilaçla kolesterol düzeyini düşürmenin iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum, çünkü düşük kolesterol düzeylerinde ölüm olayları artıyor! Evet yanlış duymadınız! Artıyor…Artacak….”[13]



[1]Alsheikh-Ali AA, Maddukuri, Han H, Karas RH. Effect of the Magnitude of Lipid Lowering on Risk of Elevated Liver Enzymes, Rhabdomyolysis and Cancer. J Am Coll Cardiol, 2007; 50:409-418, doi:10.1016/j.jacc.2007.02.073
[2] 3-hydroxy-3-methyglutaryl COA reduktaz adlı kolesterol sentezinde görevli bir enzimin çalışmasını durdurur.
[3] Dale KM, Coleman CI, Henyan NN, Kluger J, White CM.(2006). Statins and cancer risk: a meta-analysis. JAMA. 2006 Jan 4;295(1):74-80.(PubMed)
[4] Ravnskov U. (2003). Statins increase the risk of cancer among the elderly. [Article in Swedish]. Lakartidningen. 2003 Mar 13;100(11):974. (and The Cholesterol Mits).
[5] Newman TB, Hulley SB. (1996). Carcinogenicity of lipid-lowering drugs. JAMA. 1996 Jan 3;275(1):55-60.(Pub Med. Abs)
[6] Michael J. Campbell et all (2006). Breast Cancer Growth Prevention by Statins. Cancer Research 66, 8707-8714, September 1, 2006
[7] Hawk, E., Viner, J. L. (2005). Statins and Cancer -- Beyond the "One Drug, One Disease" Model. NEJM 352: 2238-2239
[8] Carlos Iribarren et al (1995). Low Serum Cholesterol and Mortality. Which Is the Cause and Which Is the Effect. Circulation. 1995;92:2396-2403
[9] Kelvin K. W. Chan et al (2003). The Statins as Anticancer Agents. Clinical Cancer Research Vol. 9, 10-19, January 2003
[10] Kanserli hücreye ışın verdiğinizde onun gelişimini engelleyebilirsiniz. Aynı şey statinler içinde geçerli (?) Bu konuyu tartışmak bile gerçekten komik.
[11] Anne Fagot-Campagna et al (1997). Serum Cholesterol and Mortality Rates in a Native American Population With Low Cholesterol Concentrations. Circulation. 1997;96:1408-1415
[12] İlerleyen bölümlerde ele alınacak.
[13] Mevlüt Durmuş (2007). Manifesto: Çarmıha gerilen molekül ve modern bilimin kolesterol masalları. Platin Yayınları. Şubat. Ankara. ISBN 978-9944-137-07-2